
Nedir “Mutlak Butlan” diye sorulduğunda, yasalardaki uyduruk anlatımları, hukuki tanımlarını bir kenara bırakıp siyasal anlamdaki gerçek tanımını açıkça ifade edip deşifre edelim. Faşist iktidar açıkça kitlelere diyor ki, sizin iradenizin hiçbir önemi yok, ben istediğimi vezir yaparım, istemediğimi de rezil ederim. Bunu bugün kitleler tarafından seçilmiş CHP’nin seçilmişlerine uyguluyor. Buradan, CHP’yi savunduğumuz kesinlikle anlaşılmasın. Hâkim sınıflar arasındaki iktidar, hatta bir rejim kavgası da olsa, yaşanmakta olan objektif bir gerçeğin altını çiziyoruz. “Mutlak Butlan”, mutlak bir faşizmdir. Hem de faşizmin en karanlık uygulama biçimidir.
Evet, filler tepişiyor; ama ezilen, iradesi elinden alınan, burjuva anlamda dahi vatandaşlık hakları yok sayılan geniş halk yığınları oluyor. Yani birileri koltuğundan olurken, kitlelerin en demokratik hakları tümden yok sayılıyor. Bunun bir diğer benzeri de kayyum atamaları değil midir? Halk kendi yerel yönetimlerini seçiyor; ama daha seçilmiş yöneticiler göreve doğru dürüst başlamadan, faşist iktidar, “Hayır, ben sizin seçtiklerinizi beğenmedim. Sizin iradenizin hiçbir hükmü yok. Ben kendi irademle yenilerini, bana biat edecek olanları yönetime getiriyorum” diyor ve öyle de yapıyor.
Muhalif televizyonlarda, yazılı basında, sosyal medyada bıkmadan usanmadan uygulamaların hukuk dışı uygulamalar olduğunu, anayasaya uyulmadığını kendilerince haklı olarak tekrarlayıp duruyorlar. Ama iktidardakiler onları ne duyuyor ne de kale alıyor. Çünkü faşist iktidarın hukuk diye bir kaygısı yok. Doğal olarak, sabahtan akşama hukuk diye yanıp tutuşmanın da bir anlamı yok. Hukuksuzluğu kural haline getirenlerden, hukuka uymalarını istemek, en hafif deyimiyle safdillik olur. Bütün dünya âlem biliyor ki “Mutlak Butlan” hukuki değil, siyasi bir karardır. Türk- İslam sentezli Cumhur İttifakı’nın, emperyalistlerin Orta Doğu’daki sömürgeci projelerinin gerçekleştirilmesi adına iktidarda kalması projesinden başka bir şey değildir. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’si ta başından beri bu projenin bir parçası olarak görevlendirilmiş, kendilerine uslu “muhalefet” etme, halkın öfkesini dindirme görevi verilmişti. Kılıçdaroğlu, her televizyona çıktığında halka demiyor muydu “sakın sokağa çıkmayın yoksa iç savaş çıkar.” “Namuslu”, “dürüst”, “adaletli” Kılıçdaroğlu değil miydi? Referandum seçimlerinde, halk tek adam diktatörlüğüne hayır oyu verince, kanunsuz bir biçimde iki buçuk milyon geçersiz oyun geçerli kılınmasına bir tek itirazda bulunmayan o değil miydi? Kürt halkının kendi iradesiyle seçip meclise gönderdikleri millet vekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması O’nun sayesinde olmadı mı? Daha seçim sandıklarının önemli bir kısmı açılmamışken, “atı alan Üsküdarı geçti” diyen Erdoğan’a, en ufak bir itirazda bulunmayan gene O değil miydi? Hangi birini sayalım. Televizyonlarda AKP aleyhine atıp tutmalar, sadece göstermelik, “sert” muhalefet yapıyor görüntüsünü vermekten öte bir şey değildi. Kılıçdaroğlu’na el sallayarak, “bay bay Kemal” diyen Erdoğan, ne oldu da bugün seçmenin iradesini çiğneyerek usulsüz bir biçimde tekrar Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına getirdi.
Tabii, eski dost düşman olmaz. CHP kurultayında rüşvet dağıtıldı mı, dağıtılmadı mı türünden iddialar, bir kurultayın yok sayılması için yeterli neden sayılabilir mi? Tek gerekçe gerçekten bu mu? Eğer bu ise, değil partiler, bu devlet toptan yok hükmündedir demek gerekir. Rüşvet, burjuva ahlakının temel taşıdır ve bu ahlaksızlık, burjuva devletin ayakta kalmasının olmazsa olmazıdır. Milyonlarca emekçinin nefesi açlıktan kokarken, bir avuç haraminin saltanat içinde yüzmesi hangi ahlakın ürünüdür? Bu yüzden iddia edilen gerekçe belli ki burjuvazinin tek değil, hiçbir gerekçesi olamaz. O halde demek ki mesele, hırsızın, hırsıza ahlak dersi vermesi meselesi değil; Cumhur İttifakı’nın iktidarda kalması ve devletin bekası için Kılıçdaroğlu’na duyulan ihtiyaç meselesidir. O da her zaman olduğu gibi bu görevi seve seve kabul etmiş oldu. Kılıçdaroğlu ve Erdoğan cephesinde olan bu. Yani emperyalistlerin (özellikle de ABD emperyalizminin) Türkiye- Kuzey Kürdistan’a uygun gördükleri “ılımlı İslam” rejimi projesinin tamamlanmasının adımları atılıyor. Bunun için öncelikle referanduma gidilmeden, (çünkü referanduma gidildiğinde halkın önemli bir kesiminin evet deme ihtimali oldukça zayıf) parlamentoda yeni bir “Anayasa’nın hazırlanıp kabulü ön görülmektedir. Mevcut milletvekili dağılımıyla bu pek mümkün görülmemektedir. O halde CHP’nin parçalanması, Kılıçdaroğlu kesiminin desteğinin alınması gerekiyor. Bu izlenecek yollardan biri. Bir başka seçenek, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi ve daha güçlü bir şekilde iktidara gelerek oluşturulmak istenen rejimin yarım kalan kısımlarının kolayca tamamlanması. Bunun için de CHP’nin bölünmesi ve Kılıçdaroğlu’nun koltuk değneği rolünü oynaması bir zaruriyettir. Üçüncüsü; erken veya baskın bir seçim için CHP’nin dağıtılıp eritilmesi gerekiyor. Bunun yolu da “Mutlak Butlan” dan geçiyor. Kılıçdaroğlu bunun için biçilmiş kaftandır. Gerçi, seçimin veya seçim sandığının Erdoğan açısından hiçbir anlamı yok. Çünkü seçilenler her an görevinden alınıp, biat edenler sorgusuz sualsiz göreve getirilebiliyor. Seçimler, TC tarihinde görülmemiş bir biçimde anlamsızlaştırılmıştır. Hiçbir diktatör, seçim kaygısı taşımaz, Erdoğan diktatörü de taşımamaktadır. Ama bu hep böyle gider mi, elbette ki hayır. Hiçbir faşist diktatörlük ve diktatörler sonsuza kadar sürmemiştir, bunların da sonu yakındır. Bu sonu hâkim sınıf partileri değil, halkın kendisi hazırlayacaktır.
CHP, atanmışlar ve seçilmişler olarak resmen ikiye bölünmüş veya böldürtülmüş durumda. Atanmışların görevi belli. Peki ya seçilmişler ne yapmaya çalışıyorlar. Özgür Özel ve çevresi, ABD emperyalizminden çok, AB emperyalistleriyle yol almaktan yana oldukları bilinen bir gerçek. Cumhur İttifakı’yla aralarındaki sorun ise, elbette ki iktidar olmak kavgasıdır. Ve bir diğer mesele iktidarlarını hangi veya nasıl bir rejim altında sürdürecekleri meselesidir. Cumhur İttifakı, “ılımlı İslam”, aslında şeriat ve tek adam rejiminin kavgasını yürüttükleri tartışmasızdır. Bu kavga bugünün kavgası da değildir. “Cumhuriyetin” kuruluşundan bu yana devam eden bir kavgadır. CHP’nin seçilmişler kanadınınsa iktidarlarını dünden bugüne süregelen Kemalist faşist rejim altında sürdürmekten yana oldukları bilinen bir durumdur. Yani tekelci komprador burjuvazinin iki ayrı kanadı, iki ayrı rejimin kavgasını yürütüyorlar. Şeriatçı faşizm mi, burjuva faşist diktatörlük mü? Al birini vur diğerine demek elbette ki biz sosyalistlerin stratejik duruşunu ifade eder. Ancak taktik anlamda, içinde bulunulan somut durumda halkın çıkarları açısından ve hatta devrimci mücadelenin geleceği açısından okun sivri ucu hangisine yönlendirilmelidir denilecekse bu, şeriat rejimi heveslileri olmak durumundadır. Tıpkı, bugün en saldırgan güç olan ABD emperyalizminin dünya halklarının baş düşmanı olduğu gerçeğinin ifadesi gibi. Bu diğer emperyalist güçleri temize çıkartmak olmadığı gibi; burada da Özgür Özel ve takımını temize çıkartmak anlamına gelmemektedir. Söylemek istediğimiz taktik anlamda ilk olarak, şeriata gidecek yolun önünde bir barikat oluşturmak ve devamında sosyalizm önündeki engelleri bir bir kaldırmak. Yani sosyalist mücadele yolunun taktiksel seyrini tanımlamaktır. Kaypakkaya yoldaş şöyle der: Eğer burjuva demokrasisi ile faşist diktatörlük arasında bir tercih yapmak durumunda kalınırsa (esasta böyle bir tercihimiz olmaz), tercih elbette burjuva demokrasisi olur. Bugünkü somut durum da benzer bir durumun devrimci somut ifadesidir. Kaypakkaya’dan da öte, Lenin’de de Mao’da da benzer taktik mücadelelerine bolca tanıklık etmekteyiz.
“Mutlak Butlan”ı kabul etmeyen veya doğru bulmayan, bunun siyasal iktidar oyununun bir parçası olduğunu söyleyen İmamoğlu, Özgür Özel ve takım arkadaşlarının, hâkim sınıfların bir kanadının temsilcileri olduğu, emperyalist bloklardan, özellikle AB bloğunun işbirlikçileri oldukları su götürmez bir gerçek. Halkın yükselen radikal öfkesini “barışçıl” mitinglerle pasifize etme gayreti içinde oldukları da tartışmasızdır. Doğal olarak, bunlardan gerçek anlamda bir demokrasi, hatta burjuva demokrasisi beklemek, kendi kendini kandırmak olur. Böyle olmakla birlikte gerek halkın çıkarları bağlamında ve gerekse devrimci mücadelenin geleceği açısından, bugün halka kan kusturan ve babadan- oğula bir rejim heveslisine okun sivri uçlarını yönlendirmemek gibi bir tutum da muğlak ve belirsizliklerle dolu bir tutum olur. Bu mücadele içinde, eğer devrimin ve halkın yararına olacaksa, tutum ve düşüncelerimizi cesurca ifade etmekten kesinlikle kaçınmayız. Okun sivri ucu menzilinin dışında kalanlarla ittifaklarımız, birlikte yol yürümelerimiz elbette olacak, olmak da zorundadır. Ancak bu yürüyüş, kiminle hangi temelde ve nereye kadar olacağının kararını sosyalistler en doğru bir biçimde vermek durumundadırlar.
Ülkedeki ekonomik ve siyasal kriz alabildiğine derinleştiği gibi, buna dönük “çözüm” yöntemleri de bir dizi farklılıklar içermektedir. Her sınıf, her ezilen kesim ve bunların sahadaki temsilcilerinin talep ve arzuları, mücadeledeki yol ve yöntemleri çeşitli farklılıklar göstermektedir. İşte bu nedenle, komünistler taktik mücadele biçimlerini belirlerken sık eleyip, sık dokumak durumundadırlar. Bunu yaparken “kargadan başka kuş tanımam” sığlığına düşmek gibi bir lüksleri yoktur, olamaz. Çünkü sınıf mücadelesi, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm ezilen halk kesimlerini, muhalifleri yerine ve duruma göre bir araya getirebilme becerisidir. Yollar, bazı durumlarda birleşir, o durumlar bittiğinde ayrışır ve yeni duruma göre, yeni ittifaklar, birliklerle yola devam edilir. Bu sadece devrim öncesi için böyle değildir. Devrim sonrası dönem için de böyledir. Kısacası, siyasette, düşüncede, örgütlenmede her şeyde, ama her şeyde “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”
Komünistlerin, Sosyalistlerin Tutumu Ne Olmalı!
Her şeyden önce yukarıda özce ifade etmeye çalıştığımız devrimci bir tutum içinde olmamız halkın ve devrimin yararına olacağından kuşku yok. Gerek emperyalist barbarlıktan kaynaklı gerek ülkedeki tek adam diktatörlüğünün faşist saldırılarından kaynaklı, gerekse devrimci cephedeki tesfiyeciliğin yarattığı ideolojik yozlaşmalardan kaynaklı zor bir süreçten geçtiğimiz inkara gelmez. “At iziyle, it izinin birbirine karıştığı”, birçoğunun yönünü bulmakta zorlandığı, bugünün ve geleceğin “açıklanamazlıkla”, “bilinmezlikle” kodlanmaya çalışıldığı ve düşün dünyamızı etki altına alma salvolarıyla beynimizin felce uğratılıp çölleştirilmek istendiği bir zaman dilimini yaşıyoruz.
Geçmişle, gelecek arasında kurduğumuz bağların önemli oranda aşındığı, somut durumlara ilişkin söz söyleme ve siyaset – politika belirlemede ki ketumluk, kendi kendimize yabancılaşma olgusu, bizleri olumsuz olarak çevreleyen bu toplumsal gidişattan elbette ki ayrı olarak ele alınamaz. Ne biz toplumlar üstü bir varlığız ne de mücadele topluma rağmen kendi başına var olan bir durumdur. Ama bu durumu kabullenmek, müdahale etmemek anlamına da gelmiyor. İliklerimize kadar hissettiğimiz değerlerimizin korunması ve geliştirilmesindeki erozyon, tasfiyeci saldırılara karşı yeterli bir donanıma sahip olamayışımız, örgütsüzlüğün güçlü bir şekilde propaganda edildiği, bireyciğin kutsandığı, biz yerine “ben”in ikame edildiği gerici saldırganlık koşullarında “biz nerede duruyoruz” sorusunu kendimize sormak durumundayız. Toplumsal yaşamdaki günlük uğraşlarımıza bakıldığında bu rahatlıkla anlaşılabilir. Haksız savaşlar, işgaller, on binlerce masum insanın katledilmesi, açlık, yokluk, yoksulluk, kar, daha fazla kar hırsıyla sömürünün zorbalığın artması, iş cinayetleri, kadın katliamları, çocuk istismarları, göçmen ve yabancı düşmanlığı vb. vs. gibi haksızlıklar karşısındaki tavrımız, ideolojik ve politik tutumumuz önemlidir. Bunca yaşanan olumsuzluklar karşısında kitleleri örgütleyebiliyor muyuz? Kitlelere, kendi kurtuluşlarının, kendi ellerinde olduğu bayrağını ellerine tutuşturabiliyor muyuz? Yoksa karşı devrim fırtınası her yeri kasıp kavururken, kendi küçük bakkalımızın kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmayı kurtuluş mu sayıyoruz/ sanıyorsunuz.
Gerçek olan şu ki, yaratılan bu kargaşa içinde, kendimizi de muaf tutmadan yönümüzü bulmakta zorlanıyoruz. Postmodern revizyonizmin ve tasfiyeciliğin etki alanında kalarak ya da bir dizi ele avuca sığmayan sorunu bahane ederek, kolektifin dışına çıkmayı hüner sayıp sözüm ona üç-beş kişilik gruplarla devrim yapacaklarını sanan hayalperestler türeyebiliyor. Aslında bu türden davranış sahipleri, devrimci mücadelenin geliştirilmesine değil, geriletilmesine bilinçli ya da bilinçsizce hizmet ettiklerinin ya farkında değiller ya da bunu, zorluklar karşısındaki yılgınlıklarını gizlemenin bir yöntemi olarak görüyorlar. Devrim, üç-beş “kahraman”ın marifeti değil de kitlelerin eseri olacaksa ve bu ilke koşulsuz kabul görüyorsa, kitlelere rağmen devrime soyunma hevesi, kaçkınlık değilse hayalperestlikten başka ne olabilir? Bu davranış sahipleri her ne kadar bir “örgütlülük”ten söz ediyor olsalar da gerçek olan şu ki; bu türden bir davranış, aslında örgütsüzlüğün sessiz propagandasıdır.
Tek adam diktatörlüğünün insanlığa karşı işlemediği büyüğünden- küçüğüne bir tek suç kalmadı. İşlemeye de devam ediyor. “Mutlak Butlan” belki de işlediği suçların en hafiflerinden. Peki daha nereye kadar bu suçların işlenmesine müsaade edilecek. Sosyalistler ne zaman yeter artık demek için, anti- faşist bir cephede bir araya gelmeyi becerecekler. Artık bıçak kemiğe dayanmanın ötesinde, kemiği burgu burgu oyuyor. Halk bu acı içinde kıvranırken, bir takım küçük hesaplar peşinde koşmanın acıyı dindireceğini mi sanıyoruz.
İğneyi başkalarına batırırken, çuvaldızı kendimize batırmaktan zerrece korkmayız. Bir komünist partisinin ciddiyetinin ölçütlerinden birinin de bu olduğunun bilincindeyiz. Payımıza düşen, emeğimize, sınıfa, halka ve değerlerimize karşı yabancılaşmadaki aşınmayı gidermek, tamamıyla kendi ellerimizde ve mümkün. Her türlü saldırı ve dejenerasyona karşı ideolojik, politik ve kültürel donanımla, Leninist anlamda örgütlü yaşamda ısrar, irade, kararlılık ve köklerimize sarılarak yürümek bizim önceliğimiz olmak durumundadır. Bizi biz yapacak olan budur. Yani MLM bilimine, bilimsel anlamda, her koşulda sarılıp, geri yanlarımızdan arınarak, kendi gerçekliğimizle yüzleşmeyi becerdiğimiz oranda, sınıfa ve geniş halk kitlelerine önderlik etme vasfına sahip olabiliriz. Hatalarımızın ve yetmezliklerimizin olmadığı iddiasında değiliz. Olmaması da zaten mümkün değil. Ama aşacağımızdan da eminiz. Bir Hazreti Musa asası kudretiyle bir gecede değil, diyalektik materyalizmin bilimsel gücü ve emin adımlarla sosyalist yürüyüşümüzü kesintisiz devam ettireceğiz. Bu güç ve irade var; yeter ki yaşamdan kopuk “sol” sloganlara kapılmadan, sosyalizmden uzaklaşmış sistem içi bataklığa batmadan, kitlelerin gücünü ve komünist iradeyi doğru kullanıp seferber edelim.
Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü’nde yayımlanmıştır.









