Connect with us

Gençlik

Taylan Akarsu yazdı | ODTÜ’deki Provokasyona İçeriden Bir Bakış

Bugünün milliyetçiliğe savrulan; bayrak, devlet ya da kimlikler üzerinden sahte bir aidiyet arayan 2000’liler kuşağını analiz ederken düşülebilecek en büyük hata onların mevcut iktidardan bağımsız, salt bir “muhalif” refleks olarak görmektir. Bu gençler, hayatları boyunca yalnızca AKP hükümetine, onun neoliberal talanına, liyakatsizliğine ve kültürel hegemonyasına maruz kaldılar. Başka hiçbir yönetim biçimi, hiçbir alternatif ya da “devlet aklı” görmediler. Dolayısıyla bu çocuklar, AKP hükümetine bir “tepki” olmaktan ziyade, doğrudan doğruya AKP iktidarının ve onun yarattığı sosyo-ekonomik enkazın gerçek sonuçlarıdır.

yazı odtü

Yazar: Taylan Akarsu

İsyanın Düzen İçi Hale Gelmesi ve Dijital-Seküler Milliyetçilik

Gençliğin mevcut durumu, ODTÜ’deki yaşanan son bayrak provokasyonu özelinde incelendiğinde ilk bakışta kampüs sınırları içine hapsolmuş sembolik bir çatışma gibi görünse de özünde ülkemizin içinden geçtiği tarihsel, ekonomik ve ideolojik krizin en net çıktılarından biridir. Gençliğin, özellikle de “Z kuşağı” olarak adlandırılan 2000 doğumluların radikal bir milliyetçiliğe kaymasını, devletin ideolojik aygıtlarından ve son 20 yılın somut koşullarından bağımsız okumak, bizi siyaseten yanılgıya götürür.

Bugün ODTÜ gibi devrimci öğrenci hareketi geleneğinin tarihsel hafızasına sahip bir alanda dahi karşımıza çıkan milliyetçi reaksiyonları ve sembol fetişizmini anlamak için, öncelikle bu tepkiyi üreten “faili” doğru tanımlamak zorundayız. Türkiye’de gençliğin politik yönelimleri, devletin dönemsel ihtiyaçlarına ve sermaye birikim modellerine göre şekillendirilmiş tarihsel bir inşa sürecinin içindedir. Bu süreci, ülkenin siyasi iklimini belirleyen yirmişer yıllık kırılmalar üzerinden okumak mümkündür. Elbette ülkenin geçmişine damgasını vuran, geleceğini de şekillendirecek olan gençliği kategorize etmek çok doğru değildir ancak coğrafyamızdaki ve dünyadaki siyasal gelişmeler, tüm toplumsal iklimi ve haliyle gençliğin yönelimlerini de belirlemiştir.

40’lı ve 60’lı Doğumlular; Devrimci Arayış…

Soğuk Savaş’ın kutuplaşmasında, sınıf mücadelesinin ve anti-emperyalist uyanışın yükselişine tanıklık ettiler. Bu kuşak, sokakta, fabrikada ve okulda politikleşti; ancak bu politikleşme, devletin kaba kuvveti ve art arda gelen faşist müdahalelerle (1971 ve 1980) kanla bastırıldı. Anti emperyalizmin popüler olduğu bir süreçten komünist devrimci kopuşa evrilen bu tarihsel kesit, ülkemizdeki devrimci geleneğin de köklerini aradığı, tartıştığı bir düzlemi önümüze koymaktadır.

80’liler ve 90’lılar; Darbe Sonrasının Nesli

Bu kuşak, 12 Eylül faşist darbesinin yarattığı enkazın üzerine doğdu. Sermayenin neoliberal restorasyonu (Özal dönemi) ile birlikte, apolitikleşmenin, bireyciliğin ve sınıf bilincinin iğdiş edilmesinin ilk laboratuvar denekleri oldular. Devlet, “tehlikeli” bulduğu devrimci sınıf siyasetini ezmiş, yerine hali hazırda elli yıldır üzerinde hareket ettiği Türk-İslam sentezini bir devlet doktrini olarak gençliğe enjekte etmiştir.

Bu dönemde de devrimci sınıf siyaseti kendine yeni direniş kanalları yaratmasına rağmen gerek öznel gerekse de nesnel sınırlardan dolayı mücadeleyi diri kılamadılar. Doksanlı yıllar romantizmi, Kürdistan’da boşaltılan köyler, işkencehanelerde yaşanan cinayetler, faili meçhuller, asit kuyuları arasından bize göz kırpmaktadır ama esas olan, gerçek olan, darbenin tüm ağırlığının emekçi halkların üzerine binmesidir.

2000’liler… Geldik Bugüne…

Bugünü anlamanın kilit noktası bu kuşaktır. Bu kuşak darbelerin, katliamların ve 90’ların karanlık vukuatlarının ardından, siyasal İslam’ın devletleştiği, kurucu devlet ideolojisiyle de sentezlendiği bir Türkiye’ye gözlerini açtılar. Doksanlı yıllar, darbenin etkisine kısmi olsa da direnen, en azından lokal, korunaklı alanlar içerisinde bir kültür yaratabilen bir geçiş kuşağını taşıdı ancak darbenin bütün ideolojik yükü AKP sonrası doğan çocukların üzerine kara basan gibi çöktü…

Bugünün milliyetçiliğe savrulan; bayrak, devlet ya da kimlikler üzerinden sahte bir aidiyet arayan 2000’liler kuşağını analiz ederken düşülebilecek en büyük hata onların mevcut iktidardan bağımsız, salt bir “muhalif” refleks olarak görmektir. Bu gençler, hayatları boyunca yalnızca AKP hükümetine, onun neoliberal talanına, liyakatsizliğine ve kültürel hegemonyasına maruz kaldılar. Başka hiçbir yönetim biçimi, hiçbir alternatif ya da “devlet aklı” görmediler. Dolayısıyla bu çocuklar, AKP hükümetine bir “tepki” olmaktan ziyade, doğrudan doğruya AKP iktidarının ve onun yarattığı sosyo-ekonomik enkazın gerçek sonuçlarıdır.

Devlet; eğitim sistemi, medya, diyanet ve militarist söylemler aracılığıyla son 20 yılda sınıf bilincini tamamen yok etmiş, gençleri güvencesizliğe ve geleceksizliğe mahkûm etmiştir. Bugün barınamayan, beslenemeyen, emeği daha piyasaya çıkmadan ucuzlatılan bu gençlik, içine hapsolduğu bu derin yabancılaşmayı ve öfkeyi yöneltecek bir “sınıf düşmanı” bulamamaktadır. Çünkü onlara bu perspektif hiç verilmemiştir.

Sınıf bilincinden yoksun bırakılan bu öfke, iktidarın ustalıkla inşa ettiği ideolojik aygıtlar sayesinde en güvenli kanala, yani milliyetçiliğe kanalize edilmektedir. Gençlerin, ülkedeki mülteci krizinden ekonomik çöküşe kadar her sorunu salt bir “beka” ve “milli kimlik” meselesi olarak okuması; devletin politikalarının bir sonucu değilmiş gibi, faturayı sistemin kendisine yani kapitalizme ve burjuva devlete değil, sistemin ürettiği sonuçlara kesmesi tam da egemen sınıfın arzuladığı tablodur. ODTÜ’de veya başka bir mecrada bayrak gibi kutsanan semboller üzerinden yapılan gövde gösterileri, aslında gençlerin düzene karşı bir isyanı değil; aksine devlete ve onun kutsallarına olan ideolojik teslimiyetidir. Devlet, kendi bekasını sürdürmek için gençliği milliyetçilik hapıyla uyuşturmakta; kendi yarattığı krizlerin faturasını ödeyen gençleri, paradoksal bir biçimde yine kendi bayrağı ve bekası etrafında kenetlemektedir. Dolayısıyla bugün gençliğin anlamı bir kısmının milliyetçiliğe kayması, bir uyanış değil; aksine, AKP eliyle tahkim edilen kapitalist devlet aklının en büyük zaferidir. Bizler, bu sembol fetişizmini, devletin konumunu ve sermayenin ihtiyaçlarını deşifre etmeden ele alamayız.

Cevap Üretemeyen Bir “SOL”

Madalyonun diğer yüzünde, Türkiye sosyalist hareketinin bu neslin maddi kaygılarına yanıt üretememesi, tarihsel bir tıkanıklık yaşaması ve kendi yarattığı yankı fanuslarına hapsolması yatar. Eğer bir kuşak, geleceksizliğinin öfkesini patronlara, sermayeye ve düzene değil de kendi yanındaki mülteciye, bu topraklarda kendisi kadar hakkı olan Kürde, ya da “dezavantajlı” guruplara yönlendiriyorsa; burada solun, o öfkeyi örgütleyecek bir sınıf bilinci inşa edemediği gerçeğiyle yüzleşmesi gerekir. Sosyalist hareketin bu milliyetçileşmeye neden çare üretemediğini ise üç temel kırılma noktası üzerinden okuyabiliriz.

Türkiye solunun önemli bir kesimi, dili, estetiği ve örgütlenme pratikleriyle 1970’lerin nostaljisine ya da 90’lar romantizmine sıkışmış durumdadır. 2000’liler kuşağı; sadece fabrikalarda değil, kurye motorlarında, çağrı merkezlerinde, freelance güvencesizlikte ve taşeron sisteminde sömürülüyor. Sosyalist hareket, bu yeni nesil proleterleşmeyi, KYK borçlarını, barınma krizini ve “diplomalı işsizlik” cehennemini teorik olarak tahlil etse de pratik bir örgütlenme zeminine dönüştüremedi. Güvencesiz gençliğin önemli bir bölümü, kendi hayatlarındaki somut, yakıcı yıkıma (kirayı ödeyememe, markette fiyat hesaplama) dair dişe dokunur, kazanım odaklı bir mücadele hattı göremedikleri için; kendilerine hızlı, keskin ve “radikal” görünen sağ-popülist hatta faşist söylemler üreten figürlerin ardına sıralanmayı tercih ettiler. Sosyalist solun akademik dili veya tersinden bir sembol siyaseti, bugünün kurye gencinin, güvencesizlik kıskacındaki işsizin veya umudu tükenmiş üniversitelisinin yarasına merhem olamadı.

Sosyalist hareketin en büyük sınavı ve belki de en ağır yenilgisi mülteci krizi başlığında yaşanmıştır. Sermaye sınıfı, göçmenleri “yedek sanayi ordusu” olarak kullanarak ücretleri baskılamış, sendikasızlaştırmayı dayatmış ve işçi sınıfı içinde vahşi bir rekabet yaratmıştır. Emekçi mahallelerinde ve gençlik kitlelerinde bu durumun yarattığı maddi baskı (artan kiralar, düşen ücretler, işsizlik tehdidi) çok gerçekken; solun büyük bir kısmı bu meseleyi sınıf perspektifiyle değil, soyut bir liberal-insani ahlakçılıkla ele aldı. Gençlerin hissettiği ekonomik daralma ve güvenlik kaygısı “faşizm” veya “ırkçılık” yaftasıyla kestirip atıldı. Sosyalist sol, sermayenin mülteciler üzerinden yürüttüğü sömürü çarkını deşifre edip iki halkın emekçilerini sermayeye karşı birleştirecek bir politika üretemeyince; meydan, bu gerçek ekonomik korkuyu ustaca köpürtüp ırkçılığa tahvil eden sağcı demagoglara kaldı.

AKP’nin 20 yıllık iktidarı boyunca toplumu kutuplaştırdığı “kültür savaşları”, solu da kendi tuzağına çekmiştir. Sosyalist hareket, asli görevi olan sınıf çelişkilerini derinleştirmek yerine, sık sık sistemin izin verdiği sınırlar içindeki kültürel muhalefet alanlarına hapsoldu. 2000’liler kuşağı, ailelerinin ve iktidarın muhafazakar baskısından bunalmış, seküler bir yaşam tarzı talep etmektedir. Ancak sol, bu haklı laiklik ve özgürlük talebini, anti-kapitalist bir eksene oturtamadı. Gençlik, kültürel olarak iktidara tepkili olsa da ideolojik olarak sistemin (kapitalizmin) kendisine dokunmayan, sadece mültecileri veya “liyakat” sorununu hedef alan bir milliyetçi-seküler hibrite (Örn: Zafer Partisi çizgisi veya seküler milliyetçilik) kaydı. Sosyalist sol, “Sorun sadece kötü yöneticiler veya eğitimsiz kitleler değil, sorunun kaynağı kapitalist sistemin kendisidir” diyerek o kültürel öfkeyi sınıfsal bir talebe dönüştüremedi, bu meselede pratik bir siyaset üretemedi.

Tüm bu örgütsel hantallığa rağmen, sosyalist hareketlerin son 20 yılda doğru okuduğu, doğru müdahale ettiği ve filizlendirdiği direnişler Tekel direnişi, Metal Fırtına, Gezi Direnişi; kurye eylemleri, barınamayanlar hareketi, doğa talanına karşı mücadeleler elbette oldu. Ancak sosyalist solun bu süreçte en çok hafife aldığı cephe, yeni medya ve dijital kültür savaşı oldu. Sistemin elindeki devasa ana akım medya tekelinin yanına, sosyal medyayı manipüle eden algı aygıtları (trol orduları, fonlu “haber” sayfaları, isimsiz popülist hesaplar) eklendi. Devlet, bu aygıtlar aracılığıyla solun ürettiği her meşru eylemi, her hak arayışını anında “terör”, “provokasyon” veya “dış güçlerin oyunu” etiketiyle damgaladı. Hak arayan işçi, itiraz eden öğrenci veya barınma hakkı isteyen genç, bir gecede ana akım ve sosyal medya linçleriyle kriminalize edildi. Sol, haklılığını anlatmanın sadece sokakta değil, bu devasa dijital yankı odalarında da yeni bir dil gerektirdiğini çok geç fark etti ve iletişim savaşını büyük ölçüde kaybetti.

Bu kriminalizasyon politikasının 2000’liler kuşağı üzerindeki etkisi yıkıcı oldu. Hayatı boyunca sadece baskı gören, adliye koridorlarıyla ve polis copuyla korkutulan bu nesle, medya aracılığıyla şu kültür enjekte edildi: “Hakkını aramak, örgütlenmek veya sisteme başkaldırmak hayatını karartır.”  Sokakta bildiri dağıtmanın, sendikalı olmanın ya da bir protestoya katılmanın “geleceğini yakmak”, “fişlenmek” ve “terörist ilan edilmek” ile eşdeğer tutulduğu bir toplumda; gençler itiraz etmekten, yan yana gelmekten çekinir hale getirildi. İşte gençliğin milliyetçiliğe ve bayrak fetişizmine kaymasındaki en kilit mekanizmalardan biri de budur: Milliyetçilik, devletin izin verdiği tek “güvenli isyan” biçimidir. Bir genç, ekonomik krizin öfkesini patronlara veya burjuva iktidara yöneltirse anında kriminalize edilir ve devletin şiddetiyle tanışır. Ancak aynı genç, öfkesini mültecilere, solculara veya “dış güçlere” yöneltirse, eline bayrak alıp şovenist sloganlar atarsa; ne polis ona dokunur ne de medya onu linç eder. Hatta sistem tarafından “vatansever” olarak sırtı sıvazlanır. Dolayısıyla bugünün dijital milliyetçiliği, gençliğin cesaretinin değil; aksine kriminalize edilme korkusunun, sokağa çıkamamanın ve düzene boyun eğmişliğin bir tezahürüdür.          

Enseyi karartmaya hiç gerek yok. Üniversiteler yeniden canlanıyor, maden işçileri baskıya boyun eğmiyor, tarlalardan emek fışkırıyor… Bereketli topraklarda yaşıyoruz, köklerimiz sağlam ve derinde. Elbette süreci doğru okuyan, bu okumayı pratik hayatın içinde test eden komünistlerin de günü gelecek, gün kızıla dönecek…



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Gençlik