Sınıf Mücadelesi Öğretir…

Komünistler, geleceği inşa etmekten uzak “sol” salvolara meydanı bırakmak veya sistem içi arayışlara göre politikalarını belirlemek durumunda değildirler. Kitlelere yabancılaşmayarak, onların ne çok önünde koşarak ve ne de arkasında kalmayarak, kitlelerle canlı ve aktif ilişkilerini sürdürerek önderlik rollerini oynamak durumundadırlar.

12 Temmuz 2026 12 Temmuz 2026
Sınıf Mücadelesi Öğretir…

 “İnsanlık kendi önüne, ancak çözebileceği görevleri koyar,

çünkü yakından bakıldığında her zaman

görülecektir ki, görevin kendisi, ancak çözümünün

 maddi koşullarının mevcut olduğu ya da en azından

 oluşma sürecinde olduğu yerde ortaya çıkar.”

 (Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı)

En doğru öğretici pratik mücadelenin kendisidir. Buradan öğrenmeyenin veya öğrenmek istemeyenin ne sınıfa ve ezilen halk kitlelerine söyleyecek bir sözü olabilir, ne de mücadeleye önderlik etme becerisi olabilir. Bundandır ki materyalist dünya görüşünün en temel ilkelerinden biri olan “somut şartların somut tahlili” ilkesi, gerçeği görmemizi sağlayacak olan en önemli ilkelerden biridir. Ancak bu, teorik alanın ihmal edilmesi anlamına kesinlikle gelmez. Tam aksine, özellikle de günümüz şartlarında teorik çalışmalara ciddi bir şekilde yoğunlaşılması gerektiği çırılçıplak önümüzde duruyorken, teoriyi küçümsemek aptalca bir anlayış olurdu. Evet, teori en genel anlamıyla, pratikten çıkar. Ya da düşünce, maddenin bir ürünüdür. Ancak birinin esas olması, diğerinin önemsizleşeceği anlamını taşımaz.

“Teorinin Yokluğu, Devrimci Yönetimi Var Olma Hakkından Mahrum Eder ve Er Ya Da Geç, Kaçınılmaz Olarak Onu Siyasi Başarısızlığa Mahkûm Eder”

Artık şu gerçekleri söylemekten dilimizde tüy bitti. Emperyalist kriz ve bunalım bütün şiddetiyle sürüyor. İşsizlik artarak devam ediyor. Açlık ve sefalet işçi sınıfı ve ezilen tüm halk kitlelerini ateş çemberi gibi sarmış durumda. Gerek emperyalist haydutlar ve gerekse onların yerli işbirlikçileri, kitlelerin bütün siyasi ve ekonomik kazanımlarına karşı müthiş bir saldırı konsepti içinde. Emperyalistlerin pazar dalaşları, milyonlarca insanın kanını dökmeye, yaşadıkları ülkeleri işgal etmeye, kendi ülkelerinden göçe zorlamaya devam ediyor. Say sayabildiğin kadar. Peki sadece söylemek neye yarar. Oysa Marksizm bize, “dünyayı tahlil etmek yetmez, değiştirmek gerekir” öğretisini emretmiyor mu. O halde, bugün yaşananların bir benzerinin yaşandığı birinci ve ikinci emperyalist savaşları öncesi duruma ilişkin, komünistler neyi önermiş ve nasıl bir taktik mücadele hattının örgütlenmesi gerektiğine işaret etmişlerdir. Birebir olmasa da geçmiş, bugünün aynasıdır. Oradan öğreneceğimiz çok şeyler vardır.

“Almanya’da açık faşist diktatörlüğün kurulması, tüm ülkelerin milyonlarca işçisinin önüne, tüm acilliğiyle, burjuvazinin faşist saldırısına karşı ve her şeyden önce de işçi sınıfının tüm ekonomik ve siyasi kazanımlarını adım adım elinden alan ve işçi hareketini en vahşi terör yöntemleriyle bastırmaya çalışan Alman burjuvazisine karşı birleşik mücadele cephesinin örgütlenmesi zorunluluğu sorununu çıkarmıştır.” (Lenin Felsefe Defterleri Saf / 54)

Dün olduğu gibi, bugün de uluslararası proletarya ve ezilen dünya halkları, emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin kanlı saldırılarıyla karşı karşıyadır. Bu durum, uluslararası sermayenin saldırılarına, emperyalist savaş tehlikesine karşı, komünist partilerin enternasyonalist birliğini ve bunun önderliğinde dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının birleşik cephesini zorunlu kılmaktadır. Sanıyoruz “ehven-i şer” politikalar altında, burjuvaziyle iş birliği siyasetini savunanlar hariç, hiç kimse buna hayır demeyecektir. Ancak, evet demek yetmez, doğru pratik adımlar gerekmektedir. Buna ilişkin, Halkın Günlüğü olarak çokça makaleler yayınladık ve bu konuda ki samimiyetimizi açıkça ifade ettik. Bir kez daha uzun uzun tekrarlama gereği duymamaktayız. Bunun, komünistlerin önündeki acil bir görev olduğunu hatırlatmış olalım.

Türkiye – K. Kürdistan’daki gelişmelerin hızına ayak uydurmak ve bu gelişmelere uygun taktik mücadele biçimleri geliştirmek, içinden çıkılmayacak bir durum olmasa da epeyce düşündürür durumdadır. Gün geçmiyor ki, yepyeni bir durumla karşı karşıya gelinmesin. Komünistler, taktik olarak işçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerinin en yakın amaç ve çıkarlarına erişmek için mücadele etmekten sakınmazlar. Ama aynı zamanda, söz konusu olacak olan taktik mücadeleler içinde, stratejik mücadeleyi de temsil etmek, bir başka deyimle taktiği, stratejinin hizmetine göre ele alıp yürütmek durumundadırlar. Bazan bütün gücümüzü, dikkatimizi daha az önemliymiş gibi gözüken ama çözülmesi durumunda, sınıfı devrime yakınlaştırmada önemli bir yer tutacak olan çelişkiler üzerinde yoğunlaştırma durumunda kalabiliriz. Böylesi durumlarda, “devrimden vazgeçtiler” türünden “sol” gevezeliklere meydanı boş bırakmamak gerekiyor.

“Genel olarak tarih, özel olarak da devrimin tarihi en iyi partilerin, en ileri sınıfların en sınıf bilinçli öncü birliklerinin tahmin ettiklerinden daima içerik olarak çok daha zengin, daha renkli, daha çok yönlü, daha canlı ve “kurnaz”dır. Bu anlaşılırdır da çünkü en iyi öncü birlikler, on binlerin bilincini, arzusunu, tutkusunu, hayal gücünü dile getirir. Devrim ise, bütün insan yeteneklerinin, özel bir atılım ve özel bir gerilim anında, en keskin sınıf mücadelesi tarafından harekete itilmiş onlarca milyonun bilinci, iradesi, tutkusu ve hayal gücüyle gerçekleşir. Bundan, şu son derece önemli iki pratik sonuç çıkar. Birincisi; devrimci sınıf görevini gerçekleştirmek için toplumsal faaliyetlerin istisnasız bütün biçimlerine ve yönlerine egemen olmayı bilmedir. İkincisi; devrimci sınıf, gerektiğinde aniden bir biçimin yerine hızla bir diğerini koymaya hazırlıklı olmalıdır.” (Lenin age/7. defter/ saf. 15)

Bu alıntıları aktarmada ki amacımız, Ülkede ki gelişmeler karşısında, bugünkü koşullarda devrimci taktiğin ne olması gerektiği konusundaki zihin bulanıklılığının bir nebze de olsa önünü açmak, süreci doğru analiz etmek ve bunun eşliğinde doğru taktik mücadele biçimlerini geliştirebilmek içindir.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, komünistlerin meselesi, yaşananları tekrar edip durmak değildir. Bunun kitleler açısından ne öğretici bir yanı var ne de fazla bir önemi var. Bir insana her gün yaşadığı durumu anlatmanın bir anlamı olabilir mi. O zaten onu yaşıyor iliklerine kadar hissediyor. Önemli olan yaşananı veya yaşatılanı yaşayana dönüp dolaşıp anlatmak değil. O girdaptan nasıl kurtulacağını kavratıp, harekete geçirmektir. Örneğin; Maden işçilerine maaşlarının bile ödenmediğini, bu nedenle işçiler ve aileleri açlık ve sefalet içinde yüzdüklerini, işçilerin kendilerine anlatılması onların yaşamında neyi değiştirecek. Ya da işçi sınıfının öncülüğüne soyunmuş olanların, işçilerin yaşadıklarını onlara sadece anlatmakla yetinmiş olması, gerçek görev ve sorumluluklarını yerine getirmiş mi oluyor. Maden işçileri defalarca aç- susuz, çıplak ayak, emeklerinin “karşılığı” olan ücretleri için yollara düştüler. Her seferinde faşist iktidarın iki yüzlü yalanlarıyla karşılaştılar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar misali, işçilere verilen sözler yerine getirilmeyince, işçiler bir kez daha Beypazarı’ndan Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Maden işçilerinin bu haklı direnişi, tüm ezilen kitlelerin geleceği için, kuşkusuz umut vericidir. Mesele bunun farkında olmak veya bu direnişi dillendirmek değil. Onlarla omuz omuza olabilmek ve haklarını kazanabilmektir. Hem sınıfa güven vermek hem de komünistlerin görev ve sorumluluklarını yerine getirmek ancak bu biçimiyle mümkündür. Elbette yaşatılanları kamuoyuna duyurmak, teşhir etmek önemli, ancak tek başına bir çözüm değildir. Çözüm önermeyen veya önerilen çözümü pratikle birleştirmeyen hiçbir anlatımın en ufak bir değeri yoktur demek istiyoruz. Komünistlerin görevi sadece ajitasyon ve propaganda yapmak değildir. Süreci doğru tahlil etmek ve o süreci ezilenlerin lehine yönetebilme becerisini gösterebilmektir.

Günümüzde, emperyalist güçler sömürgeci ve işgalci politikalarını esas olarak “görünmez” bir biçimde, ama çok daha yağmacı- talancı siyasi politikalarla yürütmektedirler. Kuşkusuz bu, eski doğrudan işgal heveslerinden tamamen vazgeçtikleri anlamına gelmez. Ukrayna veya Orta Doğu’da yürütülen vekalet savaşları, doğrudan veya dolaylı işgal politikalarını sürdürdüklerinin canlı kanıtı olarak gösterilebilir. Ancak, yine de esas olan bu değildir. Esas olan “görünmez”, “gizli” veya “sessiz” adını ne koyarsak koyalım yürütülen sömürgeci- işgalci politikalardır. Okur, haklı olarak bununla neyi anlatmak istediğimizi soracaktır. Özet olarak şöyle ifade edelim;

Günümüzde, emperyalistlerin bir ülkeyi işgal için, oraya topuyla, tüfeğiyle, askeriyle gitmek yerine, sermayesini göndererek ülke borçlandırılır ve ekonomik bağımlılık sağlanır. Bu sayede, ülkenin önemli ekonomik alt yapısı (maden sahaları, enerji tesisleri, limanlar vb.) emperyalist tekeller tarafından ele geçirilir. Ülkenin en değerli tarım alanları, araziler, yok pahasına satın alınır, hatta halkın tapulu mülküne bile çökülür, halk kendi tapulu mülkünde kiracı durumuna sokulur. Bu durum, bugün ülkemizde bütün çıplaklığıyla yaşanmaktadır. Ülkenin her bir köşesi, emperyalist tekellere peşkeş çekilmiş maden sahaları durumundadır. Köylülerin bin yıllık tapulu zeytinlik arazileri ellerinden alınarak siyanürle zehirlenmekte hem doğa hem de doğadaki börtü- böcek tüm canlılar, üç- beş tekelin kazancı uğruna katledilmektedir. Doğal olarak, bugün artık ekolojik sorunlar ve doğanın yağmalanması, insanlığın geleceğini tehdit anlamında ciddi bir yerde durmakta ve sınıf mücadelesinin önemli bir gerekçesi durumundadır. Devam edelim, Yapılan sermaye ihracı sayesinde, merkez bankası da dahil, önemli bankalar emperyalistlerin değil borçlarını, borçlarının faizini bile ödeyemez duruma sokulur. Böylece hem ülke ekonomisinin büyümesinin hem de ülke burjuvazisinin kendi olanaklarıyla pazarda söz sahibi olmasının önü önemli derecede alınmış olunur. Emperyalistler, sermaye ihracı yaparken, sadece o ülkenin ekonomisiyle ilgilenmezler. Kültürüyle, sanatıyla, eğitimiyle, yönetimiyle, medya sistemiyle kısacası aklınıza gelen her durumla ilgili politikalar belirlerler. Bu politikalarını, kendi çıkarları doğrultusunda, kendilerine bağımlı kıldıkları ülkenin egemen sınıflarına uygulatırlar. Uygulatılan bu emperyalist politikalara karşı yükselen muhalif sesler, ele geçirilerek fonlanan medya sayesinde sansürlenir veya doğrudan devlet baskısıyla susturulmaya çalışılır. Göstermelik seçimlerle demokrasicilik oyunu oynanır. Kitlelerin öfkesi, bu yolla sönümlendirilmeye veya pasivize edilmeye çalışılır. Kitlelerin örgütlenme araçları (sendikalar, dernekler, meslek örgütleri, partiler vb.) dolaylı veya doğrudan kurulu sistemin hizmetine sokulmak istenir. Emperyalistlerin, geri bıraktırılmış ülkeleri nasıl kendilerine bağımlı hale getirdikleri ekonomik, politik ve siyasi uygulamalarını çoğaltarak sıralayabiliriz. Bu durum, ülke halkları açısından, doğrudan işgal hareketinden çok daha tehlikeli olduğu gibi, emperyalistler için çok daha “tehlike-siz” ve çok daha karlı bir durumdur. Çünkü doğrudan işgal, halkın ulusal bilincini ve refleksini kamçılar. İşgalcilere karşı olan öfkesini hızla kabartır. “Gizli”, “görünmez” veya “sessiz” “işgal” ya da yarı bağımlılık durumu, kitlelerde bir bilinç bulanıklığı yaratırken, emperyalistlerde ise daha “rahat” olmayı, yağmada, talanda ve sömürüde daha barbarca davranma ortamını sağlar.

Ülkedeki Gelişmelerin Kısa Bir Özeti…

Türkiye- K. Kürdistan’da yaşanan durum tam da budur. Fazlası var, eksiği yok. Ülkenin bütün yeraltı- yerüstü zenginlik kaynakları emperyalistlere peşkeş çekilmiş, ülke gırtlağına kadar borçlandırılmış, borcun faizleri bile ödenemez duruma sokulmuş, tarım ve hayvancılık neredeyse bitirilmiş, Kitleler, açlığın, yoksulluğun ve işsizliğin cenderesine sokulmuş, kültürel yozlaşma, çeteleşme tavan yapmış, parlamento ve burjuva hukuku bile işlevsizleştirilmiş, zindanlar tıka basa doldurulmuş, tek adam diktatörlüğü sınır tanımaz yetkilerle donatılmış, eğitim tamamen dini tarikatların inisiyatifine terk edilmiş, liyakatsizlik faşist iktidarın veli-nimeti haline getirilmiş, okullar askeri kışlalara dönüştürülmüş, hakkını isteyen öğretmenler ve öğretmen adayları sokak ortasında coplanıp gözaltı işkencelerine maruz bırakılmış, kadına yönelik taciz- tecavüz ve kadın katliamları resmen iktidarın açık- gizli politikalarıyla desteklenir bir hal almış, çocuklara uygulanan şiddet ve çocuk istismarlarının üstü yine bu iktidar tarafından her fırsatta örtülmeye çalışılmıştır.

Öte yandan hâkim sınıflar arasındaki çelişkiler giderek derinleşmekte, koltuk ve rejim kavgaları daha bir netlik kazanmaktadır. Mutlak Butlan olayı, bardağı taşıran damla olarak, hâkim sınıf klikleri arasındaki cepheleşmeyi daha net bir biçimde gözler önüne sermiştir. Koltuk sevdası ve rejim kavgası, burjuva sınıfları açık iki cepheye bölmüş durumda. Birinci cephe; Türk – İslam sentezli, tamamen ABD emperyalizminin uşaklığına soyunmuş Cumhur İttifakı ve Mutlak Butlanla, sarayın faşist zırhı giydirilen Kılıçdaroğlu ve çevresi de bu ittifakına eklemlenmiş durumda. İkinci ittifak; demokrasinin en ufak kırıntısına bile tahammülü olmayan tek adam rejimine karşı, parlamenter sistemi, laikliği, güçler ayrılığını ve kısmi demokratik hakları da savunan CHP’nin seçilmişler Kemalist kanadı, tek ulus, tek dil, tek din gibi ırkçılıkta ısrar eden Zafer Partisi, İYİ Parti, Liberal İslamcı Yeniden Refah Partisi vb. partiler, ayrıca bunlarla kesin olmamakla birlikte ortak hareket etmeyi benimseyen Sol Parti, EMEP, İşçi Partisi, kimi sendikalar, barolar, meslek ve sivil toplum kuruluşları resmi bir ittifaka dönüşmüş olmasa da, pratikte ortak bir duruş sergilediklerine tanıklık ediyoruz.

Bu sınıflar mücadelesinde Kürt ulusal hareketinin (Öcalan’ın bütünlüklü siyasi ve politik çizgisini bir kenara bırakarak, ki hem ulusal mücadele açısından hem Türkiye K. Kürdistan devrimi açısından olumlu bir yerde durmadığını düşünüyoruz) ne yana evrileceği konusunda bugünden kesin bir şey söylemek henüz çok erken. DEM’in tavrı, tamamen faşist iktidarın sözde “çözüm” tutumuna bağlı olarak ilerleyecektir. Ancak bizler, buradan Kürt halkı lehine ciddi bir ilerlemenin olabileceğine ihtimal vermiyoruz.

Oynanan bu oyun, faşist iktidarın, iktidar ömrünü uzatma ve ABD emperyalizmi ile Siyonist İsrail’in bölge menfaatlerini korumaya dönük bir oyun olarak görülmesi gerekiyor. Nihayetinde bugüne kadar doğru dürüst hiçbir adımın atılmayışı, bunun en açık göstergesidir. Konuya ilişkin kurulan “çözüm” komisyonu ve komisyonun raporunun dahi zerrece dikkate alınmadığı da bunun ispatıdır. O sözde raporda, bolca demokrasi vurgusu, kayyum politikalarının sonlandırılması gerek anayasa ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uyulması gibi hukuksuzluklara son verilmesi açıkça ifade edilmesine rağmen tam tersi uygulamaların, örneğin CHP’nin “seçilmişler” kanadına yönelik sürekli saldırıların pratiğe geçirilmesi, iktidarın ne yapmak istediğinin açık ifadesidir. Yaşanan bütün bu faşist saldırılara rağmen, bu faşist iktidardan, Kürt ulusu lehine olumlu adımların atılmasını beklemek safdillik olur. Belki faşist Türk devletinin bekasına zarar vermeyecek biçimde bazı unsurların hapishanelerden çıkartılması, hareketin bazı kadrolarının farklı ülkelere gitmelerine göz yumulması mümkündür. Ancak bu, bugüne kadar süregelen baskıların, katliamların, inkârcı ve tekçi politikaların sonlandırılacağı anlamına gelmez. Ve daha da önemlisi, yıllarca sürdürülen mücadele sürecinde ödenen bedellerin karşılığı bu olamaz /olmamalıdır.

Marksist Çözüm Ne Olmalı…

Ülkedeki gelişmelerin özeti böyle. Tam da bu noktada devrimcilerin- komünistlerin tutumunun ne olması gerektiği sorusu, sorulması gereken en önemli soru olsa gerek. Yeri gelmişken Stalin yoldaştan bir alıntı aktarmakta fayda var.

“Teorinin vardığı sonuçlardan hareket eden Marksizm’in programı, program maddelerinde bilimsel olarak formüle edilen proleter hareketin hedeflerini saptar. Program, ya kapitalizmin devrilmesini ve sosyalist üretimin örgütlenmesini göz önüne alarak kapitalist gelişmenin tüm dönemini hedef tutar, ya da kapitalizmin gelişmesinde sadece belirli bir aşamayı (…….) hedef tutar. Buna uygun olarak program, biri azami, biri asgari program olmak üzere, iki kısımdan oluşabilir. Programın asgari kısmını hedef tutan bir stratejinin, onun azami kısmını hedef tutan bir stratejiden mutlaka farklı olacağı açıktır. Stratejiye ise ancak, faaliyetinde Marksizmin programında formüle edilen hareketin hedeflerini kılavuz edinirse, gerçekten Marksist olabilir.” (Lenin age./ saf. 19)

Buradan rahatlıkla şunu anlıyoruz. Bir KP’sinin azami ve asgari programının olması gerekir. Azami program, hedefine iktidarlaşmak için bir bütün olarak mevcut sistemi koyarken, asgari program, iktidarlaşmaya giden yolun dönemsel taşlarını adım adım döşemek olmalıdır. Bugün ülkede an itibarıyla “tek yol sosyalizm” sloganı, sosyalist iktidarı hedeflemesi bağlamında ve genel olarak azami programı ifade etmesi bağlamında doğru bir sloganken, ancak, mevcut durumda kitlelerde bu slogan etrafında birleşip, doğrudan iktidar hedefli bir mücadeleye yönelmeleri pek mümkün gözükmemektedir. Bunun en büyük nedeni, devrimci durumun objektif şartları son derece olumlu olmasına rağmen, subjektif şartlarının yetersiz oluşu, yani geniş kitlelerle buluşmuş ve onlara güven vermiş bir komünist önderliğin olmayışıdır. İstesek de istemesek de gerçek olan bu durum karşısında, Stalin yoldaşın ifade ettiği gibi, “kapitalizmin gelişmesinde sadece belirli bir aşamayı hedef” alarak asgari programın devreye sokulması gerekiyor. Peki mevcut durumda bunun ülkemizdeki uygulama biçimi nasıl olmalı. Öncelikle, komünistlerin, devrimcilerin, demokratların faşizmin dizginsiz saldırıları karşısında bir devrimci birleşik cephe oluşturmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtelim.

Bu cephenin oluşturulmasından hemen sonra, açlık ve yoksulluk sınırı altındaki ücret politikalarına, emeklileri diri diri mezara gömen emekli maaşları uygulamalarına, kötü çalışma koşulları ve güvencesiz iş ortamına vb. vs. gibi sermayenin ve faşist iktidarın saldırılarına karşı kitlesel protestolar, sokak gösterilerinin örgütlenmesi, işçi grevlerinin, gençlik ve kadın eylemlerinin aktif olarak desteklenmesi ve öznesi olunması mücadelenin ön adımları olarak düşünülmek durumundadır. Siyasi olarak; İşçi sınıfının sendikal örgütlenme hakkı, gösteri ve yürüyüş hakkı, yargı alanında demokratik reformlar, kayyum uygulamalarının sonlandırılması, halkın seçme iradesi üzerindeki faşist baskıların kaldırılması, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin belirleme hakkı, azınlık milliyet ve ezilen inançlar üzerindeki faşist – ırkçı baskıların sonlandırılması, vs. vb. tek adam diktatörlüğü ve siyasi İslam rejimine karşı, kitlelerin de onay vereceği, tereddütsüz kabulleneceği demokratik bir programın hazırlanması, içinde bulunduğumuz sürecin hedef asgari programı olmak durumundadır.

Komünistler, sınıf mücadelesinin karmaşık koşullarında, nihai amacı göz ardı etmeden, günlük veya kısa vadeli mücadelelerde esnek manevralara alışmak ve daha da önemlisi bu manevraları başarmak durumundadırlar. “Komünistler, (…) her küçük grevde, sıradan gözlerin ilk bakışta fark etmediği her harekette ve ilk bakışta iddiasız görünen her davada, belirleyici mücadele bakımından onların gerçekten ‘son kavgalarından biri’ haline gelebilmeleri için bir başlangıç noktası bulabilmelidir. Bizim taktiğimiz sadece yarına hazırlık değildir; tam da bugünün devrimci kavgasıdır; partinin, işçilerin her ‘kısmi’ talebinden devrimci bir maya üretme kapasitesidir; kendisini duruma uyarlamaya ve oportünizme kapılmadan, sosyal demokratlarla uzlaşmadan bunu yapmasıdır.” Faşizmin azgın saldırıları karşısında, bir dönem için devrimci yapılanmaların kitlelerden kopup geri çekildiği, ancak, bugün kitlelerin hareketlendiği bir dönemde, sınıf mücadelesi adına bir çözüm, bir başlangıç noktası bulabilmek, kitlelerin “kısmi” demokratik taleplerinden “devrimci bir maya üretme-k” sınıf mücadelesini daha ileri mevzilere taşımaya hizmet edecektir.

Komünistler, geleceği inşa etmekten uzak “sol” salvolara meydanı bırakmak veya sistem içi arayışlara göre politikalarını belirlemek durumunda değildirler. Kitlelere yabancılaşmayarak, onların ne çok önünde koşarak ve ne de arkasında kalmayarak, kitlelerle canlı ve aktif ilişkilerini sürdürerek önderlik rollerini oynamak durumundadırlar. Sadece, kitle hareketlerine göre değil, burjuva sınıflar arasındaki çelişkileri doğru tahlil ederek, bu çelişkilerden yararlanmasını da bilmelidirler. Özellikle günümüzde hem uluslararası tekelci sermayedarlar arasında hem de özel olarak ülkemiz burjuva sınıfları arasındaki çelişkilerin alabildiğine yoğunlaştığına tanıklık ediyoruz. Bunlar doğru analiz edildiğinde ve doğru mücadele yöntemleriyle pekâlâ halkın lehine önemli kazanımlar elde edilebilinir. Bu kazanımlar, kitlelerde moral ve komünistlere- devrimcilere güven duymayı geliştirecektir. Bunun olabilmesi için, devrimcilerin asgari bir program etrafında bir araya gelmeleri gerekliliğin ötesinde zorunluluktur.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2026 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır.

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir