11 Temmuz 2026’da yaşamdan koparılan Türkan İ.’nin şahsında, hayatı dokurken yaşamın kozasından koparılan bütün kadınların anısına, saygıyla.
Kozanın Sessizliği
Bir metre ipek kumaşın ardında binlerce kozanın sessizliği vardır. Bir metre ipek kumaş… Parmaklarımızın arasından usulca kayan o ince dokunun yumuşaklığını hissederiz. Işığı nasıl taşıdığına hayran kalırız. Zarafetini konuşuruz. Oysa çoğu zaman o zarafetin ardında saklı kalan sessizliği görmeyiz. Bir metre ipek kumaşın ardında binlerce kozanın sessizliği vardır. Bir güzelliğin uğruna yarım bırakılmış binlerce yaşam… Belki de insanlık tarihi de böyle dokundu.
Bugün medeniyet dediğimiz büyük hikâye, yalnızca taş üstüne taş koyanların değil, hayatı görünmeden taşıyanların da hikâyesidir. Tarih bize kralları anlattı. Komutanları anlattı. Fetihleri, savaşları ve imparatorlukları anlattı. Oysa hayatı gerçekten ayakta tutanlar çoğu zaman tarihin dipnotlarında kaldı. İlk ateşi söndürmeyen eller… İlk tohumu saklayan sabır… İlk şifayı bulan bilgi… İlk ninniyi söyleyen ses… İlk masalı anlatan hafıza… İnsanlık yalnızca avlanarak hayatta kalmadı. Birbirini yaşatarak hayatta kaldı. Ve o yaşatmanın içinde çoğu zaman kadın vardı.
Avcı ve toplayıcı topluluklarda kadın yalnızca çocuk doğuran biri değildi. Doğayı okuyordu. Bitkileri tanıyordu. Hangi kökün şifa, hangisinin zehir olduğunu biliyordu. Topluluğun hafızasını taşıyor, çocukları büyütüyor, yaşlıları koruyor, yaşamın sürekliliğini sağlayan bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarıyordu. Dil, önce annenin sesiyle şekillendi. Kültür, onun anlattığı masallarla büyüdü. İlk yas, ilk umut, ilk dayanışma onun ellerinde anlam buldu. Kadın yalnızca yaşamı doğurmadı. Yaşamı dokudu.
Her kuşak, kendinden öncekinden aldığı dili onun sesiyle öğrendi. Türküler onun hafızasında taşındı. İnançlar onun anlattığı hikâyelerle kuşaktan kuşağa aktarıldı. Yaralar onun ellerinde sarıldı. Açlık onun sabrıyla aşıldı. Bir toplumu toplum yapan görünmeyen bağlar, çoğu zaman onun emeğiyle örüldü. Sonra dünya değişti. Toprak sahiplenildi. Mülkiyet büyüdü. İktidar büyüdü. Savaşlar büyüdü. Hayatı kuran eller, hayatın en ağır yükünü taşımaya başladı. Kadının emeği görünmez oldu. Fedakârlığı erdem sayıldı. Sessizliği övüldü. Kendinden vazgeçmesi sevgi diye anlatıldı.
Oysa hiçbir sevgi sınırsız değildir. Hiçbir emek sonsuz değildir. Hiçbir omuz bütün insanlığın yükünü tek başına taşıyamaz. Yüzyıllar geçti. Çağlar açıldı. Çağlar kapandı. İnsan okyanusları aştı. Gökyüzüne ulaştı. Atomu parçaladı. Yapay zekâ üretmeye başladı. Ama erkek egemen düzen de her çağda kendini yeniden üretti. Adı değişti. Gerekçeleri değişti. Yöntemleri değişti. Ama en kırılgan halka değişmedi.
Daha Kaç Kadın Hayatın Kozasından Koparılacak?
Takvimler değişiyor. Aylar yılları, yıllar yüzyılları kovalıyor. Ama haberlerin dili değişmiyor. Her sabah bir kadının adı daha düşüyor haber bültenlerine. Bir anne. Bir kız çocuğu. Bir kardeş. Bir dost. Takvimin yapraklarından daha hızlı dökülüyor kadınlar hayattan. Dün töreydi. Sonra namustu. Sonra kıskançlıktı. Sonra “aile meselesi” dendi. Bugün başka bahaneler bulunuyor. Bahaneler değişiyor. Ama sonuç değişmiyor.
Türkiye’de yalnızca bu yılın ilk altı ayında yüzlerce kadın erkek şiddeti sonucu yaşamdan koparıldı. Her biri bir evin ışığıydı. Bir çocuğun annesiydi. Bir annenin kızıydı. Bir arkadaşın gülüşüydü. Bir mahallenin sesi, bir işyerinin emeği, bir hayatın tamamlanmamış cümlesiydi.
Gazze’de bombaların altında kalan kadınlar da aynı sessizliğin içindeydi. Suriye’de yurdunu kaybeden anneler de… Sudan’da açlığın pençesindeki çocuklar da… Coğrafyalar değişiyordu. Acının dili değişmiyordu.
Birleşmiş Milletler raporları, kadın örgütlerinin kayıtları ve insan hakları savunucularının tuttuğu veriler aynı gerçeği söylüyordu. Savaşların da… Yoksulluğun da… Şiddetin de… En ağır yükünü kadınlar ve çocuklar taşıyordu. Rakamlar büyüyordu. Vicdan küçülüyordu. Oysa hiçbir istatistik, annesini bekleyen bir çocuğun sessizliğini anlatamaz. Hiçbir sayı, yarım bırakılmış bir hayatın ağırlığını taşıyamaz. Her sayı bir isimdir. Her isim bir hayattır.
Yazının başında bir kozanın sessizliğinden söz etmiştik. Belki mesele hiçbir zaman yalnızca ipek değildi. Mesele, insanlığın en parlak kumaşlarını dokurken en sessiz hayatları gözden çıkarabilmesiydi. Kadın yüzyıllardır hayatı dokudu. Rahminde yalnızca çocuk taşımadı. Dili taşıdı. Kültürü taşıdı. Belleği taşıdı. Umutları taşıdı. İnsanlığı taşıdı. Ama çoğu zaman kurduğu hayatın içinde en ağır bedeli de kendisi ödedi.
Belki de artık kadınlardan biraz daha fedakârlık beklemeyi bırakmanın zamanı gelmiştir. Çünkü hiçbir toplum, kendisini ayakta tutan elleri tüketerek yükselemez. Hiçbir medeniyet, hayatı dokuyan kadınları sessiz fedakârlığın simgesine dönüştürerek geleceğini kuramaz. Bir metre ipek kumaşın ardında binlerce kozanın sessizliği vardır. Belki de artık yeni bir kumaş dokumanın zamanı gelmiştir. Kimsenin sessizce kaynar sulara bırakılmadığı… Hiçbir kadının sevgisinin, emeğinin ve yaşamının başkalarının iktidarı uğruna tüketilmediği… Hiçbir çocuğun savaşların dipnotu olmadığı… Hiçbir insanın daha parlak bir dünyanın görünmeyen bedeline dönüşmediği bir hayatı birlikte dokuyabilmek. Çünkü gerçek uygarlık, daha güzel kumaşlar üretmekte değil, o kumaşı dokuyan hiçbir canı gözden çıkarmamayı öğrendiğimiz gün başlayacaktır.