İHD 40 yaşında: Hakikat, adalet ve barış mücadelesi sürecek

İnsan Hakları Derneği, kuruluşunun 40'ıncı yılında hakikat, adalet ve barış mücadelesini sürdürme kararlılığını yineledi.

2026-07-17 2026-07-17
İHD 40 yaşında: Hakikat, adalet ve barış mücadelesi sürecek

İnsan Hakları Derneği (İHD), kuruluşunun 40’ıncı yıl dönümü nedeniyle Türkiye-Kuzey Kürdistan kentlerinde bulunan şubeleriyle beraber eş zamanlı basın açıklaması gerçekleştirdi.

İHD İstanbul Şubesi, İHD’nin 40’ıncı kuruluş yıl dönümü dolayısıyla İstanbul Fatih’te bulunan Sultanahmet Tramvay Durağı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya çok sayıda kadın örgütü, siyasi kurum, hukuk ve insan hakları savunucuları katıldı. Ortak metni İHD İstanbul Şubesi Başkanı Jiyan Tosun okudu.

TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, İHD’nin kırk yılı aşkın bir adanmışlığın ve tavizsiz bir duruşun eseri olduğunu vurguladı. Ümit Efe, bu köklü mücadele mirasını bugün de aynı kararlılıkla sürdürdüklerini ifade etti. 

Açıklamaya dair ortak metinde şu ifadeler yer aldı: 

“Kırk yıl önce, insan haklarının ağır biçimde ihlal edildiği, korkunun ve suskunluğun egemen kılınmaya çalışıldığı bir dönemde bir söz söylendi: İnsan onuru, hiçbir koşulda vazgeçilemeyecek bir değerdir. 

İnsan Hakları Derneği (İHD), bu sözün etrafında kuruldu. 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı baskı ortamında; hukukun askıya alındığı, işkencenin sistematik bir uygulama olarak sürdüğü, ifade özgürlüğünün yok sayıldığı ve cezaevlerinin ağır hak ihlallerinin yaşandığı mekânlara dönüştüğü bir dönemde 98 cesur kadın ve erkek insan hakları savunucusu bir araya geldi. Mahpus yakınları, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, avukatlar, hekimler, mimar ve mühendisler ile öğretmenlerden oluşan bu insanlar, 17 Temmuz 1986 tarihinde İnsan Hakları Derneği’ni kurdu. 

Bu yalnızca bir derneğin kuruluşu değildi. Aynı zamanda korkuya karşı cesaretin, inkâra karşı hakikatin, cuntaya karşı demokratik hukuk devletinin, tekçiliğe karşı çoğulculuğun ve şiddete karşı barışın örgütlü bir ifadesiydi. 

İHD, kuruluşundan itibaren insan haklarını bütünlükçü bir perspektifle ele almış; işkence görenlerin, cezaevlerinde hakları ihlal edilenlerin, yakınları kaybedilenlerin, düşünceleri nedeniyle baskıya uğrayanların ve sesi duyulmayanların yanında durmuştur. Çünkü insan hakları mücadelesi yalnızca belirli dönemlerin veya belirli kesimlerin meselesi değildir. İnsan hakları mücadelesi; herkes için adalet, özgürlük ve eşitlik arayışıdır. 

Kuruluş yıllarında askeri darbenin toplum üzerindeki ağır sonuçlarıyla mücadele eden İHD, özellikle cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini görünür kılmak için büyük bir çaba göstermiş, mahpusların insan onuruna uygun koşullarda yaşaması, işkence ve kötü muamelenin sona ermesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması için faaliyet göstermiştir. Ancak Türkiye’nin insan hakları sorunları yalnızca darbe döneminin mirasıyla sınırlı değildi. Devletin güvenlikçi anlayışı, farklı kimlikleri ve talepleri dışlayan politikalar, ifade özgürlüğünü sınırlandıran uygulamalar ve demokratik siyaseti daraltan yaklaşımlar sonraki yıllarda da varlığını sürdürdü. Hak ihlallerindeki bu çeşitlilik insan hakları savunucularının da zamanla mücadele alanlarını genişletmesine sebep olmuştur. 

İHD bu nedenle yalnızca hak ihlallerinin sonuçlarıyla değil, bu ihlalleri ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal anlayışlarla da mücadele etmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca tartışılması engellenen konuların demokratik biçimde konuşulmasını savundu. Resmi ideolojinin ‘kırmızı çizgi’ olarak belirlediği alanlarda dahi hakikatin ortaya çıkması gerektiğini dile getirmiştir. Çünkü geçmişle yüzleşmeden, ayrımcılıkla mücadele etmeden ve farklılıkları eşit yurttaşlık temelinde kabul etmeden gerçek bir demokrasi kurulamayacağına inanmaktadır. Bu demokratik ve insancıl tutum, İHD’yi de sistematik bir baskının ve şiddetin hedefi haline getirmiştir. 

Özellikle 1990’lı yıllarda yoğunlaşan çatışma ortamı, güvenlikçi politikalar ve cezasızlık pratiği, ülkenin yakın tarihinde derin yaralar açmış, binlerce insan yaşamını yitirmiş, köyler boşaltılmış, binlerce kişi zorla kaybedilmiş ve faili meçhul cinayetler sonucunda yaşamını yitirmiştir. Mağdur yakınlarının hakikat, adalet ve yüzleşme talepleri dahi şiddet ve engellemelere maruz kalmış, bu engelleme ve cezasızlık politikası halen de katı şekilde uygulanmaya devam etmektedir. 

Bu dönemde kaybedilen insanların aileleri, hakikati ve adaleti aramak için büyük bir mücadele verdi. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın İHD’nin öncülüğünde Galatasaray Meydanı’nda başlattığı ve yıllardır sürdürdüğü barışçıl oturma eylemleri, kayıpların bulunması, faillerin ortaya çıkarılması ve cezasızlık politikalarına son verilmesi talebinin simgesi haline geldi. 

Kayıp yakınlarının adalet arayışının yalnızca geçmişe ilişkin bir talep olmadığını; hukuk devletinin, insan onurunun ve demokratik toplumun temel gereği olduğunu vurgulayan İHD, bu mücadelenin en önemli dayanışma noktalarından biri oldu. Kayıpların akıbetinin açıklanması, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması ve geçmişle yüzleşilmesi için yıllardır mücadele etmeye devam ediyor. 

Bu hakikat ve adalet arayışının bedeli derneğimiz açısından da ağır oldu. Üyelerimiz ve yöneticilerimiz tehdit edildi, gözaltına alındı, yargılandı. 23 insan hakları savunucusu arkadaşımız faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitirdi. Şubelerimiz bombalandı, kapatıldı ve çalışmalarımız engellenmeye çalışıldı. Ancak bütün bu baskılar karşısında değişmeyen bir şey vardı: İnsan hakları mücadelesinden vazgeçmeme kararlılığı.

1998 yılında Genel Başkanımız Akın Birdal, barış ve insan hakları savunuculuğu nedeniyle gerçekleştirilen silahlı saldırıda ağır yaralandı. Bu saldırı yalnızca bir kişiye değil; barış talebine, demokrasi mücadelesine ve insan hakları savunucularının sesine yönelmişti. 2002 yılında ise Genel Başkanımız Hüsnü Öndül, derneğimizin genel merkezinde saldırıya maruz kaldı.

Tüm bu saldırılar karşısında İHD, insan hakları mücadelesini sürdürmekten geri durmadı. Çünkü biliyoruz ki insan hakları mücadelesi, insan onurunu koruma mücadelesidir ve bu mücadele hiçbir koşulda terk edilemez, ertelenemez. Kırk yıl boyunca değişmeyen temel yaklaşımımız şudur: Bir ülkede gerçek demokrasi, ancak herkesin haklarının güvence altında olduğu demokratik, eşit ve özgür bir düzenle mümkündür. Bu nedenle Kürt meselesinin de çatışma ve güvenlik politikalarıyla değil; demokrasi, hukuk ve barış temelinde çözülmesi gerektiğini savunduk. Savaşın ve şiddetin yarattığı acıların sona ermesi, toplumsal barışın kurulması ve eşit yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek yaratılması için mücadele ettik. 

Bugün de aynı inançla söylüyoruz: Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; adaletin, özgürlüğün, eşitliğin ve insan onurunun güvence altına alındığı bir yaşam düzenidir. Ve biz, kırk yıl önce olduğu gibi bugün de bu yaşam için mücadele etmeye devam ediyoruz. 

Hakikatin ve barışın peşinde

Aradan geçen kırk yıla rağmen, insan hakları mücadelesini zorunlu kılan temel sorunların önemli bir bölümü hâlâ varlığını korumaktadır. Hukukun üstünlüğü ve temel hakların güvence altına alınması, demokratik bir toplumun vazgeçilmez koşuludur. Ancak bugün Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin ortadan kalktığı, temel hak ve özgürlüklerin korunmasında ciddi sorunların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Uygulamada hakları koruması gereken mekanizmalar, çoğu zaman hak ihlallerinin bizzat faili olduğunu görüyoruz ve biliyoruz. Erkler ayrılığı ilkesi terk edilmiş, yargı başta olmak üzere tüm denge-denetleme mekanizmaları ortadan kalkmıştır. 

Yaşam hakkı, işkence yasağı, ifade özgürlüğü, protesto hakkı, örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği ve ayrımcılık yasağı başta olmak üzere birçok temel hak ve özgürlük ihlal edilmeye devam etmektedir. Devlet, insan haklarını korumak ve güvence altına alma yükümlülüğünü terk etmiştir. İfade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskılar, demokratik toplumun temel unsurlarından biri olan çoğulculuğu zedelemektedir. Eleştirel düşünceler, farklı siyasal görüşler ve toplumsal talepler çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle sınırlandırılmakta; gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, insan hakları savunucuları ve sivil toplum temsilcileri yargısal baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. Yargı mercileri bu konuda ‘seçici’ davranmakta, söylemin ve eylemin içeriğinden ziyade kimin söylediğine göre aksiyon almakta, tutum belirlemektedir. Oysa demokratik bir toplumda şiddet ve nefret içermeyen düşünceler suç değildir. Farklılıklar tehdit değil, toplumun zenginliğidir. Eleştiri ise bastırılması gereken bir davranış değil, demokratik yaşamın temel unsurlarından biridir.

Hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri de insan hakları gündemimizin önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Uzun süreli tecrit uygulamaları, mahpusların sağlık sorunları, hasta mahpusların durumu ve infaz hukukunda yaşanan sorunlar, insan onuruna uygun bir ceza infaz sisteminin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin de temel haklara sahip olduğu unutulmamalıdır. Hapishaneler, insan haklarının askıya alındığı alanlar değil; hukukun ve insan onurunun geçerli olduğu kurumlar olmak zorundadır. 

Kadınların eşitlik mücadelesi de bugün ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef alan politikalar, kadınların yaşam hakkını, özgürlüğünü ve kamusal alandaki varlığını doğrudan etkilemektedir. 2021 yılında İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararı, 2025 yılının aile yılı olarak ilan edilmesi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen, cinsiyet eşitliği fikrini toplumsal alandan silmeye yönelik politikalardır. Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık, kadınların örgütlenme, söz söyleme ve mücadele etme hakkına yönelik kısıtlama ve engellemeler bu politik tutumun neticesidir. Kadınların 8 Mart ve 25 Kasım gibi günlerde gerçekleştirmek istedikleri barışçıl gösterilerin engellenmesi, yalnızca bir toplantı hakkı ihlali değil; kadınların eşit yurttaşlar olarak kamusal alanda var olma hakkına yönelik bir müdahaledir. 

LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı ve nefret söylem ve uygulamaları da insan hakları açısından ciddi bir kaygı kaynağıdır. LGBTİ+ hareketini hedef alan yargı tacizi sistematik bir hal almış, bu grubun fikir ve örgütlenme özgürlüğü ağır şekilde ihlal edilmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler biteylerin kimliği, yönelimi veya yaşam biçimi nedeniyle ayrımcılığa uğramamalarını güvence altına aldığını bir kez daha vurgulamak istiyoruz. 

Eşit yurttaşlık ilkesi, herkes için geçerli bir insan hakkıdır. İnsan hakları mücadelesi yalnızca çoğunluğun haklarını değil; toplumdaki bütün bireylerin ve grupların haklarını savunmayı gerektirir. Farklılıkların tehdit değil, demokratik yaşamın zenginliği olarak kabul edildiği bir ülke için mücadele etmeye devam edeceğiz. 

İşçi ve emekçilerin hakları bugün de önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Sendikal örgütlenme hakkının önündeki engeller, güvencesiz çalışma koşulları, ekonomik eşitsizlik ve emekçilerin demokratik taleplerine yönelik baskılar, sosyal hakların korunması gerekliliğini göstermektedir. 

İnsan hakları yalnızca siyasal haklardan ibaret değildir. İnsanca çalışma, adil ücret, sosyal güvence ve ekonomik adalet de insan onurunun ayrılmaz parçalarıdır. Dünyaya baktığımızda ise savaşların, çatışmaların ve otoriter siyasetlerin güç kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de, Filistin’de, Ukrayna’da, Yemen’de ve dünyanın birçok bölgesinde yaşanan savaşlar ve silahlı çatışmalar milyonlarca insanın yaşamını tehdit etmektedir. 

Savaş politikalarının bedelini her zaman olduğu gibi yine halklar, siviller, çocuklar, kadınlar ve emekçiler ödemektedir. İHD, kuruluşundan bu yana savaşların ve çatışmaların karşısında barışı savunmuştur. Çünkü biliyoruz ki gerçek güvenlik, daha fazla silahlanmayla değil; adaletin, demokrasinin ve insan haklarının güçlendirilmesiyle mümkündür. 

Barış için yeni bir dönem 

Türkiye’nin önünde bugün önemli bir tarihsel fırsat bulunmaktadır. Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümü için ortaya çıkan yeni sürecin, geçmişte yaşanan acıların tekrarlanmaması ve ortak bir geleceğin kurulması açısından değerli olduğunu düşünüyoruz. 1 Ekim 2024 tarihinde başlayan sürecin, çatışmaların sona ermesi ve demokratik siyasetin güçlenmesi açısından önemli bir imkân yarattığı kanaatindeyiz. Bu süreçte atılan her demokratik adım değerlidir. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesine yönelik açıklamalar, çatışmasız bir geleceğin kurulması açısından önemli gelişmelerdir. Ancak kalıcı barış yalnızca tek taraflı iradelerle değil; devletin de demokratikleşme, hukuk ve insan hakları temelinde somut adımlar atmasıyla mümkündür. 

Toplumun ihtiyacı olan şey belirsizlik değil; güven veren, şeffaf ve demokratik bir yol haritasıdır. 

Bu nedenle; 

‘*Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları eksiksiz uygulanmalıdır. 

*İfade ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan bütün düzenlemeler gözden geçirilmeli, demokratik toplumun gereklerine uygun hale getirilmelidir. 

*Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri sınırlayan mevzuat, kaldırılmalı ya da insan hakları standartları doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir. 

*Ceza infaz sistemi insan onurunu esas almalı; ağır sağlık sorunları bulunan hasta mahpusların yaşam hakkı korunmalı ve gerekli koşulları taşıyan mahpuslar barış sürecinden bağımsız olarak gecikmeksizin tahliye edilmelidir. 

*Kadınların, çocukların, LGBTİ+ bireylerin, işçilerin, emekçilerin ve toplumun tüm kesimlerinin eşit haklara sahip olduğu demokratik bir düzen kurulmalıdır. 

*Barış sürecinin başarıya ulaşması için bütün tarafların eşit koşullarda sürece katılımı sağlanmalı, diyalog kanalları açık tutulmalı ve toplumsal barışın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu bağlamda çatışma çözümünde güven inşası ve alınan kararların uygulanması açısından hayati öneminden yola çıkarak sürecin önemli aktörlerinden olan Abdullah Öcalan’nın tutulma koşulları yeniden düzenlenmeli, dış dünya ile iletişim kurması, müzakere sürecine doğrudan katılması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. 

*Temel bir mahpus hakkı olan umut hakkı süreçten bağımsız olarak yasallaşmalıdır.’

Kırk yıl önce İHD’yi kuranlar, en zor koşullarda insan haklarını savunmanın mümkün olduğunu gösterdiler. Onlar bize yalnızca bir dernek değil; bir mücadele ve dayanışma kültürü, hakikatten vazgeçmeme iradesi bıraktılar. Bugün bizlere düşen görev, bu mirası geleceğe taşımaktır. Çünkü hakikat, üzeri örtüldüğünde ortadan kaybolmaz. Adalet, ertelendiğinde değerini yitirmez. Barış, imkânsız görüldüğünde vazgeçilmesi gereken bir ideal değildir. Barış; geçmişle yüzleşmenin, eşitliğin, özgürlüğün ve ortak bir geleceğin birlikte kurulmasıdır. 

İnsan Hakları Derneği olarak kırk yıldır bu sorumlulukla yürüyoruz. Bundan sonra da yürümeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Çünkü sözümüz açıktır: Hakikatin peşindeyiz. Barışta ısrarlıyız. İnsan haklarını savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.”

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir