Zeynep Hayır/Almanya
25 Temmuz 2026 Cumartesi günü saat 22.00 sıralarında Almanya’nın başkenti Berlin’in Tiergarten semtinde düzenlenen Christopher Street Day (CSD) (LGBTQ+ Onur Yürüyüşü) etkinliğinin sona ermesinin ardından meydana gelen araçlı saldırıda bir kadın yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı.
Polis, olay yerinden kaçan failin 21 yaşındaki Abdül B. olduğunu açıkladı. Güvenlik makamlarınca daha önce radikal İslamcı çevrelerle bağlantısı nedeniyle tanındığı belirtilen zanlının, Mayıs 2026’da gençlik cezaevinden tahliye edildiği bildirildi. Soruşturma, İslamcı terör şüphesi kapsamında sürdürülüyor.
Saldırının, nefret suçlarına karşı farkındalık oluşturmak ve LGBTQ+ bireylerin eşit hak taleplerini görünür kılmak amacıyla düzenlenen etkinliğin sona erdiği sırada gerçekleşmesi, olayın toplumsal etkisini daha da artırdı.
Benzer saldırılar tesadüf mü?
Berlin’deki saldırı, Almanya ve Avrupa’da son yıllarda art arda yaşanan benzer eylemleri yeniden gündeme taşıdı. Özellikle kalabalık alanlara araçla dalma ve bıçaklı saldırılar, son on yılda Avrupa’nın birçok ülkesinde sivilleri hedef alan en yaygın terör yöntemlerinden biri haline geldi.
2016 yılında Berlin Noel Pazarı’na düzenlenen saldırıda 13 kişi yaşamını yitirdi. 2020 yılında Dresden’de eşcinsel iki turist radikal İslamcı bir saldırgan tarafından hedef alındı ve bir kişi hayatını kaybetti. 2025 yılında Münih’te bir gösteriye araçla düzenlenen saldırıda can kayıpları yaşandı. Aynı yıl Berlin Holokost Anıtı’nda gerçekleştirilen bıçaklı saldırı da ülke genelinde büyük yankı uyandırdı.
Bu örnekler, Avrupa’nın radikal terör tehdidinden kurtulamadığını ve kamusal alanların hâlâ ciddi güvenlik riskleri taşıdığını gösteriyor.
Kamuoyunun yanıt beklediği soru
Berlin’deki son saldırının ardından en çok tartışılan konu, failin güvenlik makamları tarafından zaten tanınıyor olması.
Bizim de aralarında bulunduğumuz çok sayıda demokratik çevrenin sorduğu soru açık:
Radikal İslamcı bağlantıları nedeniyle güvenlik birimlerinin kayıtlarında bulunan, terör suçlamalarıyla yargılanan ve kısa süre önce cezaevinden tahliye edilen bir kişi neden daha yakından takip edilmedi?
Risk değerlendirmesi doğru yapıldı mı?
Tahliye sonrasında herhangi bir denetim mekanizması işletildi mi?
Hukuk devletlerinde cezasını tamamlayan herkes süresiz olarak gözetim altında tutulamaz. Ancak yüksek risk grubunda değerlendirilen kişiler için hangi denetim mekanizmalarının uygulandığı ve bu mekanizmaların yeterli olup olmadığı bugün yeniden tartışılıyor.
Terörü de, onu besleyen koşulları da sorgulamak gerekiyor
Bu saldırının ardından dikkat çeken noktalardan biri de zanlının kimliğinin sunuluş biçimi oldu. Resmî açıklamada “Abdül B.” isminin öne çıkarılması, göçmen karşıtlığının ve aşırı sağın güç kazandığı bir dönemde, İslamofobiyi besleyen söylemlerin nasıl üretildiğine ilişkin soruları da akla getiriyor.
Ancak terörü lanetlemek kadar, onu besleyen tarihsel ve siyasal koşulları sorgulamak da önem taşıyor. Bugün Avrupa’da yaşanan radikal İslamcı saldırılar yalnızca bireysel fanatizmin ürünü olarak değerlendirilemez. Ortadoğu’yu yıllardır savaş alanına çeviren işgaller, vekâlet savaşları, devlet yapılarını çökerten müdahaleler ve bölgesel istikrarsızlık, IŞİD gibi radikal örgütlerin ortaya çıkıp güçlenmesine zemin hazırlayan etkenler arasında yer alıyor.
Bu nedenle teröre karşı çıkmak ile İslamofobiye karşı çıkmak birbirinin alternatifi değil, aynı mücadelenin iki ayrılmaz parçasıdır. Bir yandan masum insanları hedef alan radikal terör açık biçimde mahkûm edilmeli, diğer yandan bu saldırıları bütün Müslümanlara ve göçmenlere mal ederek ırkçılığı ve İslamofobiyi büyüten anlayış da aynı kararlılıkla reddedilmelidir.
Berlin’deki saldırı yalnızca bir terör eylemi olarak değil; güvenlik politikalarının etkinliği, radikalleşmeyi besleyen uluslararası koşullar ve Avrupa’da giderek güçlenen nefret siyasetinin sonuçları bakımından da değerlendirilmelidir. Aksi halde hem terör hem de ırkçılık birbirini beslemeye devam edecek, bedelini ise yine masum insanlar ödeyecektir.




