İkinci Bölüm- Zindandan Hapishaneye
İnsanlık neden insanları hapsetmeye karar verdi? İnsanlık tarihine dönüp baktığımızda, bugün bize son derece doğal görünen birçok kavramın aslında oldukça yeni olduğu fark edilir. Bunlardan biri de hapishanedir. Bugün bir suç işlendiğinde akla gelen ilk yaptırım çoğu zaman hapis cezasıdır. Suç işleyen yakalanır, yargılanır ve cezaevine gönderilir. Modern insan için bu süreç hayatın olağan akışı içinde sorgulanmayan bir durumdur. Oysa insanlık tarihinin büyük bölümünde suç ile hapishane arasında böyle bir ilişki kurulmamıştı. Tam tersine, insanlık binlerce yıl boyunca suçluları hapsetmemişti. Çünkü özgürlüğün uzun yıllar boyunca elinden alınması henüz başlı başına bir ceza olarak görülmüyor, hapishane insanlık tarihinin en eski değil, en genç cezalandırma kurumlarından biri olarak ortaya çıkıyordu.
İlk insanların yaşadığı dünyada bugünkü anlamıyla merkezi devlet henüz ortaya çıkmamış, yazılı hukuk kurumsallaşmamış ve insanı yıllarca dört duvar arasında tutmayı amaçlayan bir infaz sistemi gelişmemişti. İnsan toplulukları kabilelerden, aşiretlerden ve küçük yerleşimlerden oluşuyor, yaşamın devamlılığı her şeyin üzerinde tutuluyordu. Bu nedenle toplumsal düzeni bozduğu düşünülen davranışlara verilen karşılık da bugünkünden oldukça farklıydı. İlk cezalar çoğu zaman doğrudan insan bedenini ve yaşamını hedef almıştı. Bir suçun karşılığı ölüm olabiliyor, bazı toplumlarda suçlu mağdurun ailesine teslim edilerek intikam alma hakkı onlara bırakılıyor, bazılarında kısas uygulanıyor, bazılarında ise diyet adı verilen tazminat sistemiyle kan dökülmeden uzlaşma sağlanmaya çalışılıyordu.
Suçlu sürgüne gönderiliyor, yaşadığı topluluktan çıkarılıyor, köleleştiriliyor, ağır işlerde çalıştırılıyor, damgalanıyor, kırbaçlanıyor, uzuvları kesiliyor ya da herkesin gözü önünde idam ediliyordu. Çünkü o çağların dünyasında cezanın amacı suçluyu yeniden topluma kazandırmak değildi. Amaç, bozulan düzeni yeniden kurmak, topluma korku salmak ve iktidarın gücünü görünür kılmaktı. Üstelik bunun yalnızca siyasal değil, ekonomik bir nedeni de vardı. Bir insanı üretimden çekerek yıllarca beslemek, korumak ve gözetim altında tutmak eski dünyanın devletleri için büyük bir maliyet anlamına geliyordu. Bu nedenle öldürmek, sürgüne göndermek, köleleştirmek ya da zorla çalıştırmak çok daha uygulanabilir cezalar olarak görülmekteydi.
Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen bu anlayış bütünüyle ortadan kalkmamıştı. Yakın tarih bile bunun örnekleriyle doluydu. 12 Eylül faşist askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in hafızalara kazınan “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü yalnızca bir dönemin siyasal zihniyetini değil, insanlık tarihinin çok eski bir cezalandırma anlayışının modern çağdaki yankısını da gözler önüne sermekteydi. Değişen yalnızca cezanın biçimi olmuştu. İktidarın kendisini koruma refleksi ise binlerce yıldır varlığını sürdürmekteydi. Peki ya zindanlar?
Eğer hapishane henüz doğmamışsa, antik kentlerin altında bulunan karanlık taş odalar, kalelerin nemli mahzenleri, sarayların gizli hücreleri ve hükümdarların zindanları hangi amaçla kullanılmaktaydı? İşte burada tarih bize önemli bir ayrım yapmamız gerektiğini göstermektedir. Zindan ile modern anlamdaki hapishane aynı kurum değildi. Eski çağlarda insanların kapatıldığı yerler bulunuyordu. Ancak bunlar bugünkü anlamıyla hürriyeti bağlayıcı cezanın infaz edildiği kurumlar değildi. Çoğu zaman yargılanmayı bekleyen kişiler burada tutuluyor, ölüm cezasına mahkûm edilenler infaz gününe kadar bekletiliyor, bazıları ise iktidarın gözünden düştüğü için yıllarca unutuluyordu. Fakat zindanların en önemli işlevlerinden biri, iktidarı korumaktı.
Tarih boyunca zindanların kapısını yalnızca hırsızlar ya da katiller çalmamıştı. Tahtın diğer varisleri, kardeşler, şehzadeler, komutanlar, vezirler, muhalif din adamları, isyan eden köylüler ve egemen düzeni tehdit ettiği düşünülen sayısız insan da aynı taş duvarların ardına kapatılmıştı. Roma’da imparatorlar rakiplerini zindanlara göndermişti. Bizans’ta taht mücadeleleri kör edilerek ya da manastırlara kapatılarak sona erdiriliyordu. Osmanlı’da uzun yıllar kardeş katli uygulanmış, daha sonraki dönemlerde bunun yerini kafes sistemi almıştı. Tahta çıkma ihtimali bulunan şehzadeler, yıllarca sarayın içinde dış dünyadan kopuk bir yaşam sürmeye mahkûm edilmişti. Avrupa’da krallar ve derebeyleri de kendileri için tehdit oluşturduğunu düşündükleri soyluları, komutanları ve siyasal rakiplerini kalelerin karanlık mahzenlerinde tutmuştu.
İktidar değiştiğinde yalnızca taç el değiştirmiyor, zindanın kapısı da çoğu zaman başka biri için açılıyordu. Dünün hükümdarı bugünün mahkûmu olabiliyor, dünün celladı ertesi gün aynı taş duvarların arasında yaşam mücadelesi vermek zorunda kalabiliyordu. Belki de insanlık tarihinin ilk politik esirleri böyle ortaya çıkmıştı. Çünkü onlar suç işledikleri için değil; iktidarın karşısında durdukları, tahtı tehdit ettikleri, egemen düzeni sorguladıkları ya da farklı düşündükleri için özgürlüklerinden mahrum bırakılmışlardı.
Tarih boyunca iktidarlar yalnızca yasaları ihlal edenlerden korkmamıştı. Onlar, kendi iktidarlarını sarsabilecek düşüncelerden de korkmuşlardı. Bu yüzden zindanlar yalnızca “suçlularla” dolmamıştı. Filozoflar, şairler, yazarlar, sanatçılar, bilim insanları, gazeteciler, din bilginleri, sendikacılar, devrimciler ve politik esirler de o taş duvarların ardına kapatılmıştı. Kimileri sürgüne gönderilmişti. Kimileri susturulmuştu. Kimilerinin eserleri yasaklanmış, kitapları yakılmış, şiirleri toplatılmış, resimleri parçalanmıştı. Kimi işkence altında yaşamını yitirmiş, kimi ise ömrünün en verimli yıllarını zindanlarda geçirmek zorunda kalmıştı. Ancak tarihin değişmeyen bir gerçeği vardı.
İktidarlar yalnızca insanlardan değil, onların düşüncelerinden de korkmuşlardı. Çünkü bazen tek bir şiir bir ordunun başaramadığını başarabiliyor, tek bir kitap yüzyıllardır değişmez sanılan düzenleri sarsabiliyor, tek bir düşünce ise kılıçların, zincirlerin ve demir kapıların aşamadığı sınırları aşabiliyordu. İşte bu nedenle hapishanenin tarihi yalnızca suçun tarihi değildir. Aynı zamanda devletin, iktidarın, mülkiyetin, sınıf mücadelelerinin, direnişin ve insan özgürlüğünün de tarihidir.
İnsanlık tarihi boyunca idam da yalnızca suçun karşılığı olarak uygulanmamış, siyasal iktidarların en sert ve en görünür baskı araçlarından biri olarak kullanılmıştı. İngiltere Kralı VIII. Henry döneminde on binlerce kişinin idam edildiği, bazı tarihî kaynaklarda ise bu sayının 72 bine kadar ulaştığı ileri sürülmektedir. Rakamın kesinliği tarihçiler arasında tartışmalı olsa da dönemin cezalandırma anlayışının sertliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Aradan yüzyıllar geçmiş, imparatorluklar yıkılmış, krallıklar tarihe karışmış, modern hukuk sistemleri kurulmuştu. Ancak idam cezaları, politik tutuklamalar ve hapishaneler insanlığın gündeminden bütünüyle çıkmamıştı.
Bu yazı Temmuz 2026’da yayına hazırlanırken de tarih susmamıştı. İran İnsan Hakları Merkezi’nin yayımladığı rapora göre, yalnızca bir hafta içinde İran’da en az 20 kişi idam edilmişti. Aynı günlerde protestolar nedeniyle gözaltılar sürüyor, öğrenciler üniversitelerden uzaklaştırılıyor, siyasal muhaliflere yönelik baskılar artıyordu. Böylece hapishaneler ve idam cezaları, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de siyasal iktidarların muhaliflerini susturmak, sindirmek ve toplumu denetim altında tutmak için başvurdukları en görünür baskı araçlarından biri olmayı sürdürüyordu.
Yararlanılan Kaynaklar
Bu yazının hazırlanmasında, ceza infaz sistemleri, hapishanelerin tarihsel gelişimi ve hukuk tarihi alanındaki akademik çalışmalar ile genel başvuru kaynaklarından yararlanılmıştır.
*Mehmet Emin Artuk – Mehmet Emin Alşahin, Hapis Cezalarının ve Cezaevlerinin Tarihî Gelişimi, Mehmet Akif Aydın’a Armağan.
*Vikipedi’nin Hapishane (Prison), History of Prisons, History of Capital Punishment ve konuyla ilgili diğer maddeleri.




