Metecan Kısaoğlu yazdı | Onur ve Devrim

Proleter devrimci siyaset, kimliklerin basitçe yan yana gelmesi değildir. Ortak düşmanın, ortak çıkarların ve ortak kurtuluş programının tanımlanmasıdır. İşçi sınıfının farklı kesimlerini, kadınları, LGBTİ+’ları, göçmenleri ve ezilen halkları birleştirecek temel, kapitalist sömürü ve devlet baskısına karşı ortak mücadeledir.

15 Temmuz 2026 15 Temmuz 2026
Metecan Kısaoğlu yazdı | Onur ve Devrim

Yazar: Metecan Kısaoğlu

Bir Onur Ayı’nı daha geride bırakırken LGBTİ+ mücadelesinin yönü, kapsamı, ittifakları ve siyasal hedefleri üzerine yürütülen tartışmalar yeniden gündeme geldi. Bu tartışmalar yeni de değil. Her yıl haziran ayında sokaklarda, sosyal medyada, siyasi partilerin açıklamalarında ve şirketlerin reklam kampanyalarında benzer gerilimlerle karşılaşıyoruz. Bir yanda devletin yasakları, polis saldırıları, gözaltılar, nefret söylemleri ve dinsel gericiliğin kuşatması; diğer yanda gökkuşağı renklerine bürünmüş markaların, bankaların ve tekellerin “çeşitlilik” reklamları bulunuyor.

LGBTİ+’ların varlığı egemenler tarafından bir taraftan kriminalize edilirken, diğer taraftan satın alma gücüne sahip bir tüketici grubuna dönüştürülmeye çalışılıyor. Onur Ayı boyunca logolarına gökkuşağı ekleyen şirketler, aynı anda LGBTİ+ çalışanlarını güvencesiz koşullarda çalıştırabiliyor, sendikalaşma girişimlerini bastırabiliyor, işçileri işten çıkarabiliyor ve gerici iktidarlarla ekonomik ilişkilerini sürdürebiliyor. Bu çelişki, “pembe kapitalizm” olarak adlandırılan olgunun özünü oluşturuyor.

Pembe kapitalizm, LGBTİ+’ların özgürlüğünü değil, kimliklerin pazarlanabilir yönlerini sahiplenir. Sistemin kendisini sorgulamayan bir görünürlük üretir. Baskının maddi temellerini ortadan kaldırmak yerine, sömürünün üzerini renkli reklamlarla örter. Böylece Onur Ayı, devlete, sermayeye ve gericiliğe karşı bir mücadele dönemi olmaktan çıkarılarak tüketim kampanyalarına indirgenir.

Bu nedenle LGBTİ+ mücadelesinin geleceği üzerine yapılacak tartışma yalnızca görünürlük, temsil veya hukuki tanınma sınırlarında kalamaz. Esas olarak LGBTİ+’ların kurtuluşu mevcut düzenin sınırları içinde mümkün müdür, yoksa bu kurtuluş kapitalist toplumun köklü biçimde dönüştürülmesini mi gerektirir?

Kesişimsel Hak Mücadelesi mi, Devrimci Bütünlük mü?

Son yıllarda sol, feminist ve LGBTİ+ hareketler içinde en sık kullanılan kavramlardan biri “kesişimsellik” oldu. Kesişimsellik, bireylerin aynı anda sınıfsal, cinsel, etnik, ulusal veya toplumsal cinsiyete dayalı farklı baskı biçimleriyle karşılaşabileceğini vurgular. Bu tespit, baskı biçimlerinin birbirlerinden tamamen bağımsız olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

Gerçekten de yoksul bir trans kadın ile sermaye sahibi bir eşcinsel erkeğin yaşadığı toplumsal deneyim aynı değildir. Göçmen, işsiz ve barınma güvencesinden yoksun bir kuirin karşılaştığı şiddet ile yüksek gelirli, mülk sahibi ve sistem içinde belirli ayrıcalıklara sahip bir kuirin yaşadığı baskılar aynı düzeyde değildir. Sınıf, toplumsal baskının etkisini belirler ve derinleştirir, biçimlendirir ve çoğu durumda ölümcül hâle getirir.

Ancak kesişimsellik kavramı siyasal bir programa dönüştürüldüğünde ciddi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Farklı baskı biçimlerinin yan yana sıralanması, bu baskıları üreten toplumsal düzenin açıklanması anlamına gelmez. Bütün ezilen kimliklerin kendiliğinden ilerici, devrimci veya dayanışmacı olduğu varsayımı tarihsel ve güncel gerçeklikle uyuşmamaktadır. Esas olarak kesişimsellik, sınıf kavramını belirsizleştiren liberal bir safsatadır!

Bir insanın ezilen bir kimliğe sahip olması, onun otomatik olarak devrimci ya da ilerici bir bilince ulaşacağı anlamına gelmez. Ezilenler de milliyetçi, ırkçı, kadın düşmanı, göçmen karşıtı veya emek düşmanı fikirleri benimseyebilir çünkü egemen ideoloji yalnızca egemen sınıfın üyeleri arasında değil, toplumun bütün katmanlarında yeniden üretilir.

Son yıllarda Batı ülkelerinde ortaya çıkan ve kendisini “LGB hareketi” olarak tanımlayan bazı oluşumlar bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Transları dışlayan bu çevrelerin bir bölümü sağcı, göçmen karşıtı ve otoriter siyasi hareketlerle ittifak kurmuştur. Trumpçılık, Avrupa’daki aşırı sağ akımlar ve benzeri gerici odaklar, LGBTİ+ topluluğu içindeki bazı kesimleri trans düşmanlığı üzerinden kendi politikalarına eklemlemeye çalışmaktadır.

Burada ezilen kimlik, kişiyi kendiliğinden ilerici bir hatta taşımamaktadır. Tam tersine bazı bireyler, egemen düzen tarafından kabul edilmek amacıyla kendilerinden daha fazla ezilen kesimlere saldırabilmektedir. “Makul vatandaş” olma arzusu, kişinin kendi kimliğini düzene kabul ettirme çabasına dönüşürken; translar, göçmenler, yoksullar veya diğer ezilenler dışlanabilmektedir.

Benzer bir tablo Türkiye’de de görülmektedir. Eşcinsel veya trans olmak, bir kişiyi otomatik olarak şovenizmden, sınıfsal kibirden veya devletçi egemen ideolojiden kurtarmaz. LGBTİ+’lar arasında da mülteci düşmanlığı, Kürt düşmanlığı, milliyetçilik, militarizm ve işçi sınıfına karşı küçümseyici tutumlar görülebilmektedir. Çünkü kimlik, sınıfsal konumdan ve ideolojik mücadeleden bağımsız bir özgürleşme garantisi değildir.

Bu gerçek, LGBTİ+ mücadelesini küçümsemeyi değil, onu daha güçlü bir siyasal zemine oturtmayı gerektirir. Ezilen kimliklerin taşıdığı demokratik ve isyancı öz ancak kapitalist toplumun yapısal çelişkileriyle bağ kurduğunda yıkıcı bir güce dönüşebilir.

Dolayısıyla sorun, farklı baskı biçimlerinin varlığını inkâr etmekten ziyade, bu baskıları yatay bir kimlikler toplamına indirgeyerek onları üreten sınıfsal düzeni görünmez hâle getirmektir. Proleter devrimci yaklaşım, baskı biçimlerinin özgüllüğünü kabul eder; fakat bunları birbirinden kopuk alanlar olarak değil, kapitalist toplumsal bütünlüğün parçaları olarak ele alır.

Sınıf, Kimlik ve Egemen İdeoloji

Sermaye diktatörlüğü yalnızca fabrikada, büroda veya atölyede gerçekleşen ekonomik sömürüden ibaret değildir. Kapitalizm aynı zamanda belirli aile biçimlerini, toplumsal cinsiyet rollerini, vatandaşlık normlarını ve ahlaki değerleri yeniden üretir.

Burjuva toplumunun ihtiyaç duyduğu “makbul insan” tipi bellidir. Çalışabilir, itaatkâr, üretken, tüketici, borçlu, aile içinde yeniden üretimi sürdüren ve devletin tanımladığı vatandaşlık sınırlarına uyan birey en “makbul” bireydir. LGBTİ+’ların varlığı, bu düzenin doğal ve değişmez olmadığını gösterir. Bu nedenle egemen ideoloji LGBTİ+’ları yalnızca “ahlaki” gerekçelerle hedef almaz. LGBTİ+ varoluşlar, aile, cinsiyet, miras, bakım ve mülkiyet ilişkilerinin sorgulanmasına imkân tanıdığı ölçüde düzen için siyasal bir tehdit potansiyeli taşır. Bununla beraber kapitalizm son derece esnek bir sistemdir. Karşısına çıkan her farklılığı doğrudan yok etmek yerine, onu belirli sınırlar içinde soğurabilir ve metalaştırabilir. Eşcinsel evliliklerin tanınması, şirketlerde çeşitlilik programlarının geliştirilmesi veya LGBTİ+ temsillerinin artırılması, eşitlik mücadelesinin önemli kazanımları olabilir ancak bu kazanımlar, kapitalist düzeni kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Sermaye, kendisine doğrudan tehdit oluşturmayan farklılıklarla uzlaşabilir. Yeter ki özel mülkiyet, ücretli emek, kâr düzeni ve sınıf egemenliği sorgulanmasın. Böylece LGBTİ+’ların bir bölümü sisteme dâhil edilirken, yoksul ve güvencesiz LGBTİ+’lar dışarıda bırakılır.

Bir şirketin yönetim kurulunda eşcinsel bir yöneticinin bulunması, aynı şirkette çalışan trans işçinin ayrımcılığa uğramasını engellemez. Reklamlarda kuir temsillerin artması, evinden atılan gençlerin barınma sorununu çözmez. Polis teşkilatlarının gökkuşağı sembolleri kullanması, aynı polisin Onur Yürüyüşü’ne saldırdığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle devrimci LGBTİ+ politikası temsille yetinemez. Temsilin kimin için, hangi sınıfsal koşullarda ve hangi siyasal amaçla üretildiğini sormak zorundadır.

Bugün sol / sosyalist hareketlerin önündeki sorunlardan biri, birbirinden farklı mücadele alanlarında görülen siyasetsizliktir. Birçok sol yapı hemen her konuda söz söylemek istemekte, ancak kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine o alanda hâlihazırda egemen olan dili tekrar etmektedir.

Kadın mücadelesinde, ekoloji hareketinde, LGBTİ+ mücadelesinde veya işçi direnişlerinde sosyalist örgütlerin görevi yalnızca mevcut taleplere destek açıklaması yapmak değildir. Sosyalistlerin görevi, tekil talepler ile kapitalist düzenin bütünü arasındaki bağı kurmak, hareketin ufkunu genişletmek ve kitlelere devrimci bir çıkış yolu göstermektir. Bunun yerine birçok yapı, kitlenin o anki en alt ortak paydasına uyum sağlamaktadır. “Herkesi bir arada tutma” kaygısıyla sınıfsal ve devrimci ayrımlar silikleştirilmekte, liberal çevrelerle sosyalistler arasındaki fark görünmez hâle gelmektedir. Bu durum siyasetin yerine temsili dayanışmanın geçirilmesine yol açmaktadır. Bir eyleme katılmak, bir açıklamayı imzalamak veya sosyal medyada dayanışma mesajı yayımlamak, siyasal müdahalenin kendisi sayılmaktadır.

“Sen de eziliyorsun, ben de eziliyorum; öyleyse birlikte hareket etmeliyiz” biçimindeki yaklaşım tek başına yeterli değildir. Birliktelik ancak ortak bir siyasal hedefe bağlandığında kalıcı hâle gelebilir. Aksi hâlde farklı kesimler geçici olarak yan yana gelir, ancak kriz anlarında egemen ideolojinin baskısıyla yeniden ayrışır.

Proleter devrimci siyaset, kimliklerin basitçe yan yana gelmesi değildir. Ortak düşmanın, ortak çıkarların ve ortak kurtuluş programının tanımlanmasıdır. İşçi sınıfının farklı kesimlerini, kadınları, LGBTİ+’ları, göçmenleri ve ezilen halkları birleştirecek temel, kapitalist sömürü ve devlet baskısına karşı ortak mücadeledir.

Reformlar ve Devrim Arasındaki Bağ

Devrimci bir politika, günlük hak mücadelelerini küçümsemez. Her durumda tam eşitlik, ayrımcılığın yasaklanması, nefret suçlarının cezalandırılması, barınma hakkı, sağlık hizmetlerine erişim, iş güvencesi ve Onur Yürüyüşü yasaklarının kaldırılması gibi talepler hayati önemdedir.

“Her şeyi devrimden sonraya bırakmak” gerçek bir devrimci tutum değildir. Böyle bir yaklaşım, ezilenlerin bugünkü acılarına sırtını dönmek anlamına gelir. Proleter devrimci siyaset günlük mücadelelerin içinde gelişir, kitlelerin deneyimleriyle şekillenir ve somut kazanımlar için savaşır.

Ancak reformlar devrimci bir stratejiden koparıldığında düzenin sınırları içine hapsolur. Reformların kendisi değil, reformizmdir sorun. Reformizm, kapitalizmin temel yapısına dokunmadan adım adım özgürleşmenin mümkün olduğunu savunur. Buna rağmen kapitalizm bir eliyle bazı hakları tanırken diğer eliyle sömürüyü, yoksulluğu ve baskıyı yeniden üretir. Bu nedenle her demokratik talep, onu doğuran yapısal çelişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Barınma hakkı savunulurken konutların neden sermayenin yatırım aracına dönüştüğü anlatılmalıdır. İş yerinde ayrımcılığa karşı mücadele edilirken patronların işçi üzerindeki sınırsız iktidarı sorgulanmalıdır. Sağlık hakkı savunulurken sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı çıkılmalıdır. Bir reform talebinin devrimci niteliği, yalnızca talebin içeriğinden değil, onun hangi mücadele yöntemiyle ve hangi siyasal hedefle savunulduğundan doğar. Haklar devletin lütfu olarak değil, örgütlü mücadelenin kazanımı olarak görülmelidir.

Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde translar istihdam, barınma, eğitim ve sağlık alanlarında sistematik ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Aileleri tarafından dışlanan, eğitim hayatı kesintiye uğrayan ve iş bulamayan transların önemli bir bölümü ağır bir yoksullukla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Bu koşullar bazı transları fuhuşa yönelmeye veya zorlanmaya açık hâle getirmektedir. Buradaki temel mesele, bireylerin ahlaki olarak yargılanması değildir. Sorulması gereken soru, neden belirli toplumsal kesimlerin başka geçim araçlarından sistematik biçimde mahrum bırakıldığıdır.

İşverenlerin ayrımcılığı, devletin sosyal politika üretmemesi, aile baskısı, ev sahiplerinin ayrımcı tutumu ve polis şiddeti birleştiğinde translar mafyatik yapılara ve çetelere karşı savunmasız hâle getirilmektedir. Fuhuş ağları, uyuşturucu ticareti, borçlandırma ve şiddet ilişkileri bu dışlanmışlık zemininde gelişmektedir. Liberalizm, bazen bu koşulları yalnızca “seks işçiliği de bir emektir” ifadesiyle ele almakta ve sömürü ilişkilerinin maddi nedenlerini ikincil plana itmektedir. Proleter devrimcilik, insanların hangi koşullarda bu alana sürüklendiğini ortaya koymak ve gerçek çıkış olanakları yaratmaktır.

Devrimci Bir Onur Siyaseti

Onur kavramı, yalnızca bireysel kimliğin kabul edilmesi anlamına gelemez. Onur, sömürüye, yoksulluğa, aşağılanmaya ve devlet şiddetine boyun eğmemektir. Onur, insanların kimliklerini gizlemek zorunda kalmadığı kadar, patron karşısında da diz çökmek zorunda kalmadığı bir yaşamı savunmaktır. Devrimci Onur siyaseti, LGBTİ+’ların mevcut toplumda daha görünür tüketiciler veya daha “makul” vatandaşlar olarak kabul edilmesini hedeflemez. Onların kendi kurtuluş mücadelelerinin öznesi hâline gelmesini amaçlar. Bu özneleşme, yalnızca kişinin kimliğini ifade etmesiyle sınırlı değildir. Özneleşme, insanın kendi yaşadığı baskının toplumsal kaynaklarını kavraması, kolektif mücadeleye katılması ve dünyayı değiştirme gücünün farkına varmasıdır.

LGBTİ+’lar yalnızca korunması gereken mağdurlar değildir. İşçi sınıfının, gençliğin ve ezilen halkların devrimci mücadelesinin etkin unsurlarıdır.

Öncelikle LGBTİ+’ların barınma, çalışma, eğitim ve sağlık hakları etrafında sürekli örgütlenmeler kurulmalıdır. Onur Ayı’yla sınırlı kalan kampanyalar yerine yıl boyunca faaliyet yürüten dayanışma ağları oluşturulmalıdır ve nihayetinde bütün bu mücadeleler sosyalist bir toplum hedefiyle bağlanmalıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine, ücretli köleliğe ve sermaye egemenliğine son verilmeden insanların gerçek anlamda özgürleşmesi mümkün değildir.

Sosyalizm, yalnızca ekonomik kaynakların daha adil dağıtılması değildir. Aynı zamanda insan ilişkilerinin rekabet, mülkiyet, patriyarka ve zorunlu aile bağımlılığından kurtarılmasıdır. Barınmanın, sağlığın, eğitimin ve bakım hizmetlerinin kamusal hak hâline geldiği bir toplumda LGBTİ+’ların aileye, patrona veya mafyatik yapılara bağımlılığı önemli ölçüde ortadan kaldırılabilir. Sınıfsız toplum hedefi, farklılıkların yok edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, farklılıkların sömürü ve baskı nedeni olmaktan çıkarılmasıdır. İnsanların cinsel yönelimleri, cinsiyet kimlikleri veya yaşam biçimleri nedeniyle dışlanmadığı; aynı zamanda hiç kimsenin başkasının emeğini sömürerek ayrıcalık elde edemediği bir dünya mümkündür.

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir