Muzaffer Oruçoğlu Ahmet Telli’yi anlattı: Ahmet Telli’nin şiiri yaratılmış dünyadan kurulu dünyaya geçen bir şiir

10 Temmuz'da yaşamını yitiren yazar ve şair Ahmet Telli üzerine, Zafer Yılmaz'ın yıllar önce KomünTV'de Muzaffer Oruçoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi, Telli'nin şiirini tarihsel, toplumsal ve sınıfsal yönleriyle ele alıyor. Oruçoğlu, Telli'nin şiirini "yaratılmış dünyadan kurulu dünyaya geçen bir şiir" olarak tanımlıyor.

12 Temmuz 2026 12 Temmuz 2026
Muzaffer Oruçoğlu Ahmet Telli’yi anlattı: Ahmet Telli’nin şiiri yaratılmış dünyadan kurulu dünyaya geçen bir şiir

10 Temmuz’da tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren yazar ve şair Ahmet Telli üzerine, Zafer Yılmaz’ın yıllar önce KomünTV‘de yazar-ressam Muzaffer Oruçoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi, Telli’nin şiirini tarihsel, toplumsal ve sınıfsal yönleriyle ele alıyor. Oruçoğlu, Ahmet Telli’nin şiirini kurulu düzene yönelen güçlü bir itiraz olarak değerlendirirken, onun dizelerindeki hüzünü, direnişi ve toplumsal belleği kapsamlı biçimde yorumluyor.

Zafer Yılmaz’ın, Muzaffer Oruçoğlu ile Ahmet Telli üzerine gerçekleştirdiği söyleşi şöyle:

ZY: Türk edebiyatında bugün son programımız olacak bu. Bugüne kadar daha çok hayatta olmayan insanları, onların bıraktığı kültür sanat mirasını konuştuk. Bugün biraz Ahmet Telli konuşacağız.  Ahmet Telli, nevi şahsına münhasır şairlerimizden biridir. İz bırakan bir şairler kuşağındandır. Sözü sana bırakıyorum Oruçoğlu, neler söylemek istersin……

MO: Biliyorsunuz bir yaratılmış dünya var. Bir de kurulmuş veya kurulu dünya var. Yaratılmış dünyanın yaratıcıları bellidir. Kol ve kafa emeği. İşçi sınıfından düşünürlere, filozoflara kadar uzanan bir emek silsilesinin eseridir yaratılmış dünya. Bir de bunun kurulmuş hali var. Yani yaratıcı kurmuyor bunu. Servet ve sermaye sahipleri, onların dünyası kuruyor bu yaratılmış dünyayı. Neyini kuruyor, hukukunu kuruyor. Hiyerarşik bir şekilde kuruyor. Tüm bu yaratılmış değerleri düzene sokuyor. Ahlakını kuruyor. Bekçisini kuruyor değil mi, devlet. Ondan sonra ne bileyim, törelerle birlikte yaşam tarzını belirliyor.

ZY: Hatta düşünüş tarzına kadar uzanıyor bu.

MO: Düşünüş tarzına, edebiyatına kadar uzanıyor dediğin gibi. Kurulmuş dünya ile yaratılmış dünya arasında şüphesiz sıkı bağlantılar ve geçişler vardır. Bazan ikisi bir gibi görünür. Bu, yabancılaşmanın bir etkisidir. Şimdi bunu niye anlattım, şundan dolayı, Ahmet Telli’nin şiiri yaratılmış dünyadan kurulu dünyaya geçen bir şiir. Yaratılmış dünyadan gelir ama gezindiği alan kurulu dünyadır. Yani ayağının çamuruyla o dünyadan gelmiş ve küresel dünyada gezintiye çıkan bir şiir gibi görünüyor bana. Her okura öyle görünmez tabi. Bana öyle görünüyor. Gezinti halinde olan bu şiir, kurulu dünyanın sıkıntılarını ve kurulu dünyanın biçimini, özünü bize anlatan bir şiirdir. Zaman ve mekân, gecenin seciyesini kuşanmış gibidir. Şiir bu gece dokusu içinde gezinerek mırıldanıyor ve bize bu kurulu dünyayı anlatıyor.

İmge, teşbih ve mecazla anlatılan bu kurulu dünya, kuşların konduğu kuru bir dal gibidir; okuduğu ve okuttuğu kitaplar paramparçadır. Bu kurulu dünyanın zamanı ise kekmedir. Kentleri, belleklerini yitirmiştir. İnsanlar dönüp dolaşıyorlar ve konuştukları hep birbirine benziyor. Yoruldukları zaman da kendi gölgelerinde uyuyorlar. Birbirlerini anlamayan insanların dolaştığı bu belleksiz kentlerde kuşlar intihar ediyor. Çiçekçiler, çiçek yerine kuş ölüleri satıyor. Şiirlerin bize anlattığı dünya böyle bir dünya. Ahmet Telli’nin şiirlerinde renk şeritleri var. Gökkuşağı gibi. Yalnızlık bir renktir. Acı bir renktir.

ZY: Hüzün bir renktir.

MO: Evet. Hüzün bir renktir ama ana renktir. Yalnızlık, acı ile kimsesizliğin, acı ile bekleyişin iç içe geçtiği karmaşık bir durumdur. Uğuldayan bir durum. Acı ise kanayan, sessiz bir acıdır. Buradaki sessizlik, sayı emziren bir sessizliktir. Şiire sinen, onu devindiren sevda, tarihi zorluyor; devrimi çağrıştıran, çağıran bir güç olarak beliriyor benim dünyamda.

ZY: Veysel Öngöner, bir yazısında diyor ki Ahmet Telli’nin şiiri bilinç durumunun doğru alınmış bir analizidir. Bunun kaçınılmaz başlığı olarak nesnel gerçekliğe getirilen analiz bilinç analizinin gerektirdiği kadar ileride, gerektirdiği kadar iledir. Bundan ötürü bu şiir çocuk kadar saftır diyor mesela ve ancak bir çocukta ayırmaktadır. Hakikaten Ahmet Telli’nin çok naif bir yanı var.  Benim Türk edebiyatında gördüğüm en naif insanlardan biri Ahmet Telli. O yüzden de şiirleri bana çok içli gelir. Bu hüzün falan da bunu çok tetikleyen bir şey. Sen şimdi söylüyorsun da bu aklıma geldi. Ahmet Telli kişi olarak da hakikaten öylede bir insan. Yani konuşurken yüzü kızaran insanlardan biri. Gerçi o zaman bana bunu söylerdi ama hakikaten böyle konuşurken yüzü kızaran, mahcup olan bir insan. Çok derin bir hassasiyeti olan bir insan. Hüznü de oradan geliyor anladığım kadarıyla. Dünyaya itirazı oradan geliyor.

MO: Ahmet Telli şiirinin hakim rengi hüzündür. Ama tabi bu bana göre statik, durağan bir hüzün değil. Yani bir yolda olma hali gibidir. Devingendir. Hüzünlü bir yolcunun ömre yayıldığı bir hüzün gibi, yani her şiirin yolda olma halini düşünelim. Yol hüzünlüdür. Yolda olma hali de hüzünlüdür. Bu bir acele etme veya eskilerin deyimiyle tevhiye yürüyüşüdür ki ömür boyu sürer. Mistik ve mütevekkil bir hüzün değil. Düşünen, çıkış arayan, devingen bir hüzündür. Telli’nin külliyatı bize kararmış, kendi iç uğultusuna ram olmuş gibi görünür. Bana kararan ve kabaran bir okyanusu çağrıştırıyor. İyi okur değilsek, Ahmet Telli’nin şiiri sıkar. Ama çok iyi okursak, Ahmet Telli’nin şiiri bizi derinliğine çeker. Çağrışımlarla, değişim, dönüşüm halleriyle yükler, sorun haline getirir. Şiir, çıktığı küresel gezintide, mesela bir dilin öldüğü yerde yalnızlaşan bir dünyaya dönüşür. Şiirin duyarlılığında hayvanların, kuşların, dilin ölümü beni, yükünü bırakıp gitmiş yitik bir anlamın izini sürmeye zorluyor. Her okurda bu olur mu bilmiyorum. Burada, benim bulunmam gereken ama bulunmadığım bir yerde, her an kırılabilecek, kırıntılarını alıp gidebilecek bir incelik doğuyor. Tarifi zor bir incelik. Dünya şüphesiz ölü dillerin, ölmekte olan dillerin bir alanıdır. Ama ölen bir dilin ucunda duran şiir yalnızlaşmış, bilincini yitirmiş, yabancılaşmış koca bir dünya gibi… Şiirin bende yarattığı izlenim bu. Bağıran bir şiir değil. Sessiz sessiz mırıldanan bir şiir. Kendi penceresinden günceldeki tarihi, ürpererek temaşe eden bir şiir. Tarihin bir sürü müştemilatı var. Şiir, bu müştemilat yığınında oyalanmıyor. Görülmesi gerekene yönlendiriyor bakışları. O pencereden tarihe bakışın can alıcı bir özelliği var; Şeyh Bedrettin’in Varidatı bir gerilla günlüğü, Dadaloğlu ise bir aşiret hançeri gibi görünüyor. İnce duyarlılıklarla, krizle, çıkış arayışıyla, tarihe yapılan göndermelerle bu şiirin bize anlatmak istediği bir şey var. Anlatmak istediğimi anlatmasam, anlatamasam da anlama gayreti içine gir diyor bu şiir. Okura, gayretinle tanış, onu abad et, diyor. Telli’nin şiiri, kurulu dünyayı korkutan bir şiir.

ZY: İtiraz eden bir şiir.

MO: Evet. İtiraz etmenin de ötesine geçen, belleğini yitiren bir kentin ancak aşkla yürüyerek belleğine kavuşacağını söyleyen bir şiir.

ZY: Evet masumiyet, çocuksu saflık, temizlik, sadakat, vefa gibi  kullandığı çok temel metaforları var. Bu da aslında, kurulu dünyanın içerisinden seçilmiş, arıtılmış iyi şeyleri ifade ediyor ve bu saflık, bu çocuksuluk dönüyor, kurulu dünyaya, onun adaletsizliğine, kötülüğüne, hafızasızlığına itiraza başlıyor. Hayatın diyalektiği şiirlere çok estetik bir şeyle giriyor, sirayet ediyor. Karşı koyuşu, itirazı, bağırıp, çağırmaya değil, saflığa, temizliğe, hüzün gücüne dayanıyor.

MO: burada güç toplayan duygunun, ayrıntı yaratıcılığının ve görünmeyen tarihin bir gücü var. Saf bir incelik var. En çok çocukta kendini gösteriyor bu durum. Bütün o görünmeyen, dikkate alınmayan ama gerçekte yaratıcı konumda olan, yaratan ve kahreden gücü buluyoruz içimizde. Hüznün gücünü, bir şiirinde evrenin gücünden daha güçlü olarak gösteriyor. Bu şiirin bir yerine yerleşmek, oradan işe başlamak arzusu uyanıyor içimizde. Tabi ince duyarlılıklarla donanmışsak kendimizi daha derinlemesine yerleştiriyoruz. Bu şiir bizi alıp götürüyor. Sessiz, ipeksi bir masal dili var bu şiirde. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum.

ZY: Müzikalitesi çok güçlü bazı şiirlerin.

MO: Müzikalitesi güçlü mü değil mi onu bilemem. Şiirin sessiz ve ipeksi iklimi beni çekiyor. Ayrıntının gücünü ayartma, tarih sahnesine sokma yönelimi çekiyor. 1983-84 aylarından birinde, Bartın Cezaevi’nde Ahmet’in şiirlerini okudum ilk kez. Hüznün İsyan Olur ile Su Çürüdü vardı koğuşta. O zaman şiir yazıyordum ve yazdığım şiirleri de sigara kağıdına, karınca yazılarla arkalı önlü geçiriyor, zulalıyordum. Orada beni bu kitap içine doğru çekti. Ama tabi bu tarz, dediğim gibi Nazım’a alışmış bir insanın okuduğunda hemen kendini bulacağı bir tarz değil. Bu, İkinci Yeni tarzına yakın bir tarz. Yani oda değil tabi. Klasik öğeler var. Modernist öğeler var. Tarihi çağrıştıran renkler, Yunusvari renkler var. Yaşayan dilin, yaşayan ruhun renkleri var. Bu Ahmet Telli’ye özgü bir tarz. Baktığımızda, haa.. bu Picasso’nun, haa.. bu Dali’nin resmidir diyoruz ya, bu da öyle bir şey.  Bunun kendine özgü, mahsus mahal bir tarzı var. Dediğin gibi derviş bir insan. Şiiri ile bunun duruşu…

ZY: Çok örtüşüyor.

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir