“Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 6

Ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde, devrim ve iktidar olma yolunu kapatan Öcalan, burjuva iktidarlarla uzlaşmayı teorileştirerek, tarihe “yeni” bir “ufuk kazandırma” iddiası ileri sürüyor. Ezilenleri, kendi kaderlerini tayin edecek siyasal çizgi ve araçlardan mahrum ederek, “istikbali”, burjuva siyasal çizgiye havale ediyor. Bunu kabul etmeyip devrimci ve direniş çizgisinde ısrar edenleri, “gerçeği ve süreci okuyamayan zavallılar” anlayışında ortaya koyması, Öcalan çizgisinin bir başka dramatik yanı.

14 Temmuz 2026
“Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 6

Devlet ve komün çekişmesi -veya uzlaşması- denkleminde tarihe yeni bir “ufuk kazandıran” Öcalan, esas anlayış olarak, burjuva devletle uzlaşarak, “demokrasi ve toplumsallaşma” kategorilerinin etrafında dolanarak, ezilenlerin dünyasına, politik iktidar alınmadan, bir kurtuluş reçetesi sunuyor. Bu burjuva devlete biat ekseninde tarihi tarih olarak anlamlandıran dinamiklerden soyutlamadır. Belirtileri daha önce görülen, İmralı süreciyle “tartışmalara” konu edilen ve “Manifestoda” somut-açık politik perspektif haline getirilen, Marksizm karşısında ters duran bu düzlem, “yeni koşullarda” var olmak için politik-teorik gerekçeler ortaya koyarak, özel olarak Kürt ulusuna, genel olarak ezilenlere “yeni” bir yol haritası sunma iddiasındadır. Kuşkusuz bir iddia. Ama bu iddianın Marksizm’i aşma olarak ortaya konulması, sadece Marksizm’in tahrifatı anlamında öne çıkmamakta, iddialardaki devrimci niteliği de tahrif etmektedir.

Öcalan, yeni koşullarda (uluslararası ve bölgesel ölçekte emperyalist sürecin belirlediği koşullar) var olma gerekçesini, özellikle yaşanmış sosyalizm deneyiminin yenilgisi sonrası, “yeniyi” bulma iddiasıyla teorik-politik karmaşalar üreten anti Marksist cenahtan beslenerek bulmaktadır. Buda Marksizm’in temel kolonlarına karşı açılan “savaşı” koşullamıştır. Materyalist tarih anlayışı, diyalektik materyalizm, bilimsel tarih bilinci, sınıf mücadelesi, devlet ve devrim gibi temel meselelerde Marksizm-Leninizm-Maoizm’e karşı beslenen husumet, politik olarak burjuva çizgide burjuvazi ile uzlaşma ve ezilenleri mücadele ve iktidar bilincinden yoksun bırakan çizgi üretimine dayanak yapılmaktadır. Yazı dizimizde bu temel saldırıları ana başlıkları ile işlemiştik. Son iki bölümde ele aldığımız, “devlet ve komün” ikileminde Öcalan’ın ortaya koyduğu görüşler, aynı burjuva ideolojik çizginin, tarihsel kategorilerin bilimsel içeriğini sulandırması olarak ifade etmek durumundayız.

Rus Ekim Devrimiyle başlayan, devrimci dalgayla Çin şafağında yeni bir nitel aşama olarak doğan sosyalizm pratiği, iktisadi-ideolojik-politik bağlamda dünyada kasırga etkisi yaratırken, daha sonra modern revizyonist önderliklerin kapitalizme dümen kırmaları, özellikle ezilenlerin dünyasında daha sarsıcı politik sonuçların yaşanmasına neden oldu. Paris Komünü deneyiminden ve bu deneyimin dersleriyle ortaya konulan Marksist paradigmaların politik iktidar zaferi sonucu ortaya kurulan sosyalist iktidarlar, esasta iç dinamiklerinde ortaya çıkan yakıcı hatalardan kaynaklı yenilgi alması, sadece kapitalizmin kendisini “yenilmez güç, tarihin son imparatorluğu” ilan etmesiyle sınırlı kalmadı, aynı paralellikte, burjuva ideolojik çizgiyle bütünleşen, ezilenlere politik iktidar dışı “özgürlük” yolu vaaz eden tasfiyeci borazanların, tarihsel öncellerinin omuzlarına basarak akortsuz seslerinin yükselmesine olanak sağladı. Kapitalist- emperyalist devletlerin büyük hegemonya ortamında, ortaya atılan bu “devletsiz özgürlük” dalgası, devlet iktidarına lanet okurken, burjuva devlet aygıtına el Fatiha demekle, ezilenlerin mücadelesini politik iktidar çizgisinden uzaklaştırıyorlardı. Öcalan bu çizgilerin güncel üretimi olarak öne çıkmaktadır. “Sınırsız bir güç tekeli” olarak ifade ettiği devleti, burjuva egemenlik aygıtı olması bağlamında karşı çıkmamakta, aksine politik çizgisinin ana belirlemesi olan “entegrasyonla” güçlendirmekte ve içi boşaltılmış bir “komün” fikriyle, ezilenlere “özgürlük” vaaz etmektedir. Burjuva devlete fiili olarak karşı olmadan, iddiasına göre, devlet aygıtını reddeden bir varlığı inşa etmenin başka bir anlamı yoktur.

Öcalan “sınırsız güç tekeli” olan devleti, sınıfsal bağlamından ve sınıf mücadelesinden koparılmış halde ortaya koyarken, bunun karşısına çözüm olarak “komünü” yine sınıfsal bağlamdan kopararak ortaya koyuyor ve güç tekeli olan devleti böyle tasfiye etmeyi öngörüyor. “Güç tekeline” karşı çıkarken, tüm politik argümanlarında gücü davet etmesi paradoksun bir yanı. Bir yanda özgürlükten bahsederken, “özgürlüğün ancak ki güç varsa yaşanabileceğini” vurgularken, diğer yandan bu gücü burjuva egemenlik kurumları karısında hedefsiz bırakmaktadır. Ezilen ve sömürülen halk sınıf katmanları mücadelesinde, örgütlü güç olma hali, burjuva egemenlik kurumlarının hedefi dışında tasavvur edilemez. Ezilen ve sömürülen her sınıf, halk katmanları, kendi sınıfsal çıkarları bağlamında güç olduklarında, bu mutlak biçimde burjuvazinin hedefi olması anlamı taşımaktadır. Kendi sınıfsal çıkarlarına göre bir güçsen ve kölelik dünyasını özgürleşme ütopyası ile aşmak istiyorsan, burjuva egemenler sisteminin hedefisin. Yok eğer burjuva egemenler sisteminin hedefi olmayan bir güçsen, bu demektir ki, ideolojik-politik-siyasal olarak kendi sınıfsal çıkarlarına göre konumlanmamışsın. Yani burjuva iktidarlara rağmen politik bir güç değilsen, burjuva iktidarlar varlığına hapsolmuş bir güçsün. Buda devrimci niteliğin direk ayrıştırıcı noktasıdır. Ya burjuva devlete karşı örgütlü bir güçsün -ki bu ezilen ve sömürülenlerin devrimci niteliğidir-, ya da şu veya bu kanaldan burjuva iktidarları besleyen bir güçsün. Her iki durum üzerinden soruna yaklaşsak dahi, Öcalan’ın teorilerinin ayakları yere basmamaktadır.

Öcalan Devleti, Burjuva Devletin Hegemonyasında, “Demokratikleştirme” Politikasıyla Tasfiye Etmeyi Öngörüyor!

Emperyalizm süreciyle, devasa güç odaklarına dönüşen burjuva devletler, güç yoğunlaşması olarak dönüştükleri örgütler olmaktan, kendi iç “dinamikleriyle” çıkarlar mı?… Tarihsel gerçekler bu soruya sınıf mücadelesinin penceresinden cevap olmaktadırlar. Proletaryanın sınıf bilinci önderliğinde ezilen ve sömürülenlerin örgütlü devrimci zoru olmadan, burjuva iktidarların, yani burjuva devletin kendi yapısal çelişkileriyle sönümlenmesi, toplum bilimi dışıdır.

Genel anlamda devleti, özel olarak burjuva devleti var eden iktisadi-toplumsal koşullar kökten tasfiye edilmeden, burjuva devletin kendi içindeki çelişkiler, burjuva devleti sönümlemeye götürmez, tersine burjuvazinin tarihsel özgün çıkarlarına göre dizayn edilir. Belirli tarihsel anlarda öne sürülen “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlükler” sorunu, burjuva devletin özgün tarihsel koşullar bağlamında, sermayenin çıkarlarına göre kendisini yapılandırma vesilesidir. Bur dan ezilen ve sömürülenlerin lehine nicel-nitel bazı sonuçlar beklemek, iç çelişmelerine demokrasi ile müdahale ile burjuva devleti güç tekeli olmaktan çıkarmayı planlamak, siyasal cehalet değilse, burjuva devlet kutsamasıdır.

Proletarya devleti dışında, tüm özel mülkiyet dünyası devlet biçimleri, onları ortaya çıkaran iktisadi-toplumsal gerekçeleri zayıflatan değil, zor ve şiddet araçları başta olmak üzere kapsamlı kurumsal yapılarıyla güçlendiren zeminde ele alırlar. Üretici güçlerin gelişimi, devasa teknolojik ilerlemeler, toplumsal yapılardaki karmaşık çelişkiler, burjuva klikler ve burjuva devletler (emperyalist devletler başta olmak üzere) arasındaki rekabet, pazar dalaşı, doğal zenginlik kaynaklarına çökme, artı değerin gasp edilişi ve sermaye birikim modelleri bütünlüğünde ele alındığında, her burjuva devlet egemenliği bu eksende askeri-siyasal- kültürel-ideolojik olarak hep kendisini güçlendiren politikalar benimsemektedirler. Buradan bir umutsuzluk hali çıkmasın. Burjuva iktidarlar bu gibi iktisadi-toplumsal düzlem üzerinden kendisini güçlendirmeye çalışıyor derken, genel niteliğini vurgulama bağlamında ifade ediyoruz. Yoksa “güç tekeli” burjuva iktidarları sarsılmaz, yıkılmaz demiyoruz. Karmaşık iç çelişkileri ve yapısal sorunları, ezilenlerin örgütlü öfkesi karşısında önemli dirençler oluştursa da yıkılmaz değildir, baki değildir. Yazı konumuzda esas tartışma konumuz bu değildir. Burjuva devlet iktidarının iktisadi-siyasal-toplumsal yapısına dokunmadan, “demokratik dönüşüm”, “devletin sönümlenemesi” gibi anti bilimsel fikriyatla olan devrimci münakaşamız, yazı konumuzun esas analizidir.

Yani, toplumsal varlığı belirleyen mülkiyet biçimi, üretim ilişkileri, sınıflı toplum gerçeğinin üretimi olan devletin var olma koşullarını unutarak, burjuva devlet mekanizmasını “demokratikleştirme” (demokrasinin niteliği ayrı bir tartışma konusu) siyasetiyle “eşitlik ve özgürlük” umudunu ezilenlere aşılamak, körüklenen-harlanan umutsuzluktur. “Sınırsız güç tekeli” olan burjuva devletten, (Öcalan bunu devlet eleştirisiyle genellemekte. Sosyalizmi, proletarya iktidarı olma niteliğiyle başından reddettiği hesaba katıldığında, Öcalan’ın elinde sadece burjuva ve türevi özel mülk dünyasının devlet biçimi kalmaktadır), “komün-toplumsallık” gibi kavram kategorileriyle devletsiz toplumsal bir varlık oluşturmak, Öcalan’ın toplumlar bilimi açısından bir çıkmazı olduğu kadar, siyasal- ideolojik savruluşudur aynı zamanda. Bir yandan Hegel’e “mektup” yazarak, uluslar açısından tarihsizliği, devletsizlik olarak açıklayacaksın, bir yandan var olmanın temel yasası olarak örgütlenmenin kaçınılmazlığını savunacaksın, sınıflı toplum gerçeğinde örgütlü mücadelenin varacağı noktalardan biri olan devleti, iktidarı, ezilen ulus, sömürülen sınıflara yasaklayarak, devlet denen mekanizmaya karşı çıkacaksın… Bu anlayışta karşı çıkılan devlet değildir. Bu anlayışta ezilen ve sömürülenlere iktidar olma bilinci yasaklanıyor. Toplumlar tarihi ve sınıf mücadelesi perspektifi, bugün “güçlenen” burjuva devletlerin varlıklarında yaşanan muazzam sınıf çelişkileri, burjuva devletleri, yani burjuva iktidarları aşmanın dinamiklerini temsil ediyor. Özel mülkiyet dünyasının günümüz “kalesi” olan kapitalizm var oluş koşullarını krizler olarak yaşamakta, kurtulamayacağı bu krizler sarmalında proletarya ve ezilenlerin devrimci mücadelesinin hışmıyla parçalanması durumunda ancak ki tarih sahnesinden silinecektir. Proletarya iktidarı, devletsizliğin başlangıcı değil, devletsiz topluma yürüyüş kulvarıdır. Ki bu durumu Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde ortaya koyar:

“Demek ki, devlet düşünülmeyecek bir zamandan beri var olan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet erkliği düşünü bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı olan belirli bir ekonomik gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi üretimde bu sınıfların varlığını yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel de olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte devlette kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, tüm devlet makinesini, bundan böyle kendisine layık olan yere, bir kenara atacaktır.”

Engels devletin sönümlenmesi anlayışını burjuva devlet üzerinden oluşturmadığı gibi, bu süreci devrimci zordan, proletaryanın siyasal iktidar çizgisinden bağımsız ele almaz. Engels’in genel anlayışı yok sayılarak, cımbızlanan bazı kavramlar üzerinden üretilen, toplumsal gelişmelerin doğrudan sonucu olarak burjuva devletin “sönümlenmesi” evrimci teorisi, burjuva uzlaşmacı salçalı oportünizmdir. Engels devletin sönümlenmesi meselesini proletaryanın zora dayalı devriminin bir süreci olarak ortaya koyar.

“Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet (proleter devlet) mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama bunu yapmakla, proletarya olarak kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrımları ile sınıf karşıtlıklarını ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır” (Anti Dühring; 3, Almanca baskı syf 301-303)

Son derece açık. Engels, devletin sönümlenmesi meselesini iki boyutu ile net ortaya koyuyor. Burjuva devleti proleter devrimle parçalama ve proleter devlet iktidarı eliyle proleter devleti sönümleme. Bu iki nitel durum birbirine karıştırıldığında, ortaya burjuva uzlaşma bulamacı çıkar. Bu nitel farkı en açık “Devlet ve Devrim” adlı eserinde Lenin yoldaş açıklar:

“Oysa böylesine bir “yorum” (oportünist-anarşist çarpıtmalar HG) Marksizm’ in yalnızca burjuvazi için yararlı ve teorik olarak, örneğin Engels’in in extenso aktardığımız “vargı”larında belirtilmiş bulunan başlıca koşul ve düşüncelerin unutulması üzerine kurulu en kaba çarpıtmalarından biri olmaktan başka bir şey değildir.

Birinci olarak usavurmasının başında, Engels, proletaryanın devlet iktidarını ele geçirerek “böylece devlet olarak devleti ortadan kaldırdığını” söyler. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek “adet” olmamıştır. Çoğunlukla ya bunun anlamı hiç anlaşılmıyor ya da burada Engels bakımından “Hegel’ci bir gevşeklik” gibi bir şey görülüyor. Gerçeklikte, bu sözler proleter devrimlerin en büyüklerinden birinin deneyini, sırası gelince üzerinde uzunca duracağımız 1871 Paris Komünü deneyini kısaca dile getirir. Engels burada, proletarya devrimiyle burjuvazinin devletinin “ortadan kaldırılmasından” söz eder. Oysa sönme üzerine söylediği şeyler, sosyalist devrimden sonra, proleter devletten ne kalmışsa onunla ilgilidir. Engels’e göre burjuva devlet “sönmez”, devrim sırasında proletarya tarafından ortadan kaldırılır. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir değişle yarı-devlettir.

İkinci olarak, devlet “özel bir baskı gücüdür.” Engels’in bu hayranlık verici ve son derece derin tanımlaması burada en yetkin bir açıklıkla dile getirilmiştir. Bundan şu sonuç çıkar; proletaryaya karşı burjuvazi tarafından milyonlarca emekçiye karşı bir avuç zengin tarafından kullanılan bu özel bir baskı gücü” yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir “özel baskı gücü” nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir. “Devletin devlet olarak ortadan kalkmasının anlamı işte budur. Ve toplum adına üretim araçlarına el koyma “eylemi”nin de anlamı budur. Kendiliğinden anlaşılır ki bir “özel gücün” (burjuva devletin) bir başka “özel güçle” (Proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi, hiçbir zaman “sönme” biçiminde olmaz.

Üçüncü olarak, bu “sönme”, ya da renkli bir deyimle “uykuya dalmayı”, Engels hiçbir anlam belirsizliğine yer vermeksizin, “devlet tarafından, toplumun tümü adına üretim araçlarına elkoyma’dan sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki döneme erteliyor. Hepimiz biliriz ki “devlet”in o andaki siyasal biçimi, en tam demokrasidir. Ama Marksizm’i utanıp sıkılmadan çarpıtan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki bu durumda Engels’te söz konusu olan şey demokrasinin “uykuya dalma”sı “sönmesidir. Bu ilk bakışta çok garip görünür. Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin de devlet olduğu ve bunun sonucu devlet yok olduğu zaman, aynı biçimde demokrasinin de yok olacağı gerçeğini düşünmeyen biri için “anlaşılmaz” bir şeydir. Burjuva devleti ancak devrim ortadan kaldırabilir. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise ancak “sönebilir.” (Devlet ve Devrim Lenin, Syf 23-24-25)

“Devlet ve Devrim” eserinde, anti Marksist çarpıtmalara cevap vererek devam eden Lenin, Engels’in fikirlerini referans alarak, zora dayalı devrim üzerine bir usavurmayı ortaya koyar:

“Zora dayanan devrim olmaksızın (Engels’in zorun devrimci rolü üzerine değerlendirmesini güncel politik sürece göre yorumlayarak), burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek olanaksızdır. Proleter devletin kaldırılması, yani tüm devletlerin kaldırılması ise, ancak “sönme” yoluyla olanaklı olabilir.”

Bilimimizin Maoizm aşamasıyla ortaya çıkardığı gibi, bu sönümlenme süreci tek düze bir gelişme değil, geri dönüşler dahil, kültür devrimleriyle ilerleyen bir süreçtir. Yani ezbere birkaç kategori ile tanımlanacak, somut toplumsal koşullara karşın teorik özgürlük nutuklarıyla açıklanacak bir süreç değildir. Yaşanan deneyimler bunu yeterince açıklar mahiyettedir.

Ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde, devrim ve iktidar olma yolunu kapatan Öcalan, burjuva iktidarlarla uzlaşmayı teorileştirerek, tarihe “yeni” bir “ufuk kazandırma” iddiası ileri sürüyor. Ezilenleri, kendi kaderlerini tayin edecek siyasal çizgi ve araçlardan mahrum ederek, “istikbali”, burjuva siyasal çizgiye havale ediyor. Bunu kabul etmeyip devrimci ve direniş çizgisinde ısrar edenleri, “gerçeği ve süreci okuyamayan zavallılar” anlayışında ortaya koyması, Öcalan çizgisinin bir başka dramatik yanı. Ama bu dramatik teorik senaryoların yaman paradoksa döndüğü kesit tam bir trajikomedi. Bir yandan devlete karşı mücadele tarihini, sahipleneceğin bir tarih olduğunu ileri süreceksin, diğer yandan burjuva devletle birlikte “demokratik- komünal” bir uygarlık kurmayı hedefleyeceksin. Bu paradoks, Öcalan’ın komün anlayışının da tam merkezinde ve tarih bilimine karşı, toplumsal gerçeğe karşı, anti bilimsel güzellemelerle bir başka eğik düzlemi ifade etmektedir. Yani Öcalan, tüm kategorilerini Marksizm’in karşı yamacına atlayarak oluşturuyor. Bu karşı yamacın ilk ikametçisi Öcalan değildir tabii ki. Son ikametçi de olmayacaktır. Ulusal hareketin politik tercihi olarak ortaya konulan bu siyaseti, kuşkusuz başka düzlemde tartışırız. Ama bu politik tercihin, ezilen ve sömürülen yığınların “kaderi” haline getirmek ve bura üzerinden proletaryanın bilimine hasımlık geliştirmek başka bir meseledir. Tartışma konumuzun ana halkası budur.

Toplumlar Tarihi Biliminden Kopuş, İdealizmin Hamurunda Kapitalizme Şekil Vermeye Çalışma ve “Demokratik Komünal Toplum” Projesi!

Tarih bilimi, tarihsel özne, diyalektik materyalizm, devlet, sınıf, devrim vb. gibi temel meselelerde burjuva uzlaşmacı çizgide teorik-politik saptamalar yapan Öcalan, komün konusunda da aynı düzlemde anlayış belirlemektedir. Öcalan’ın “yeni toplum tasavvuru” olarak ifade ettiği “komün- yer yer komünalizm” (her iki tanımın içeriği farklıdır), sınıflar mücadelesinden azade edilmiş toplumlar tarihi bakış açısının mantık bütünlüğündedir ve teorik-politik temeli burjuva çizgi ekseninde, toplumlar tarihinde gerici muhtevası ortaya konulmuş fikir ve kurumları, kendi anlayışına göre “uyandırma” anlayışına dayanıyor. Doğanın ya da toplumsal koşullar karşısında, gönüllü ya da zora dayalı her toplumsal birlik, ekonomik-kültürel, inançsal oluşmuş tüm cemaatler, aşiretler, kabileler, dini örgütlenmeler, kooperatifler, Öcalan için, deneyimlenmesi gereken birer komündür. Ve Öcalan, ilerici-gerici niteliği birbirine harmanlayarak toplumlar tarihinden aldığı bu referanslarla, aşiretler gibi özel mülkiyet dünyasının ilişki kalıntılarını, mezhepsel, etnik, dini tarikatları, cemaat ilişkilerini “aile ekonomisi-kooperatifçilik” vb. modellerle birleştirerek, kapitalizme karşı ekonomik-politik bir direnç noktası oluşturabileceğini savunması, bununla da yetinmeyip buradan bir komün türetmesi, liberal-reformist kulvarda küçük burjuva ütopizmidir. Devletsizliği savunma anlayışını zayıflatmamak için, aşiret ve cemaatlere, dini örgütlenmelere “devlet dışı” şerhini koyuyor ama, sermayeye dokunmayan teorik-politik tutumuyla, devletli toplumu yaratan koşulları görmemezlikten geliyor. Sermayeyi, özel mülkiyet baronlarını, aşiretleri, cemaatlerin, dinleri, (bu kadar toplumsal kategori sıralanırken, işçi sınıfının komün anlayışında esamesinin dahi okunmaması, nasıl bir talihsizliktir acaba), “demokratik” siyasetle yan yana getirmeye indirgediği “geçimlik kooperatifçilik”, Öcalan’ın komün ufku.

Özetle, Öcalan’ın komün anlayışındaki sorun ve açmazlar, sayfalarca analize muhtaç. Komun bir cemaat ya da tarikat birliği değildir. Komünde yönetim konseyleri, kan bağı, kılan, dini lider, sermaye sahibi kişilerin otoritelerine değil, tabandan gelen iradeye dayanır. Öcalan bir yandan “demokratik komün” işleyişi demekte, diğer yandan lider kültürüne dayalı aşiret- tarikat- cemaat kültürünü canlandırarak komünü ilan etmektedir. “Devlet dışı” yanılsaması ile, kapitalist ilişkilerin bir parçası olmuş, kapitalist üretim ilişkilerinin dişleri olarak işleyen, sömürü ve artı değer-emek- üzerinden palazlanarak, kalıcılaşmış otoritesini, sermaye birikimiyle pekiştiren, ataerkilliğin “kaleleri” (Öcalan’ın komünlerde anacılık esastır anlayışının bir başka paradoksu) Öcalan komünlerinin “dinamiği. Daha da ileri giderek, İslam’ı, Budizm’i, komün olarak görmesi, bu yaman paradokstaki zirve noktasıdır. Öcalan tarih karşısında kendisine nasıl bir rol biçmiş tartışmalı ama, tüm toplumsal kategoriler gibi komünün içini boşalttığı tartışma götürmez bir durum.

Öcalan, kapitalizme karşı, sınıf mücadelesini yadsıyan, devrimsiz geçiş modeli olan demokratik komünal toplumu, “manifestoda” şöyle tarif etmektedir:

 “Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl-toplum özelliklerinin yeniden topluma hâkim getirilmesini hedefler. Toplumun kök hücresi komün ise, bugün de toplumsal varlığın yaşaması için yeniden kök hücrenin aktif hale getirilmesi gerekir. Demokratik toplum esas olarak öz-yönetime ve öz-savunmaya dayanır. Komünalite, farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları tercih etmeyen demokratik toplumsal sistemin adıdır.”

“Biz önceleri ‘aşiretçilik kötüdür’ diyorduk. ‘Hemen ortadan kaldıralım’ diyorduk, oysa binlerce yıllık bir kültürdür. Pozitif yönleri de var. Onu demokratikleştirmek, çağdaşlaştırmak gerekiyor. Demokratik ulus kavramı da bunlarla ilgilidir. Bütün bu etnisiteleri, tarikatları, mezhepleri hatta dinleri kapsayacak bir derinlik ve genişliktedir.”

“Tarihsel sosyolojinin temel konusu olan toplumsal yarılmanın bir ucu olan komünal toplum, Ortadoğu’da temel bir varlık ve direniş gücüdür. Toplumun direniş dinamiği olan kabile, aşiret, devlet dışı inanç, mezhepler ve tarikatlar tortu halinde de olsa günümüzde varlığını korumaktadır. Demokratik komünalizmin dayanacağı temel toplumsal unsur bunlardır.”

“Kapitalizmin korkunç yok edici gücüne karşı tekrar komünaliteye dönüş -ki burada burjuva ve proletarya ayrımı yok-.”

Döne döne aynı şeyi tekrarlayalım. Kapitalizmin tüm ilişkileri korunuyor. Sömürü, özel mülkiyet, sermayenin iktisadi-politik egemenliği, sermaye birikim modellerine, kapitalist sisteme sac ayağı olacak bir model uyarlanıyor ve buna da devletsiz toplum diyor. Burada ortaya konulan “komün demokrasisi”, kapitalist sermayenin daha yaygınlaşacak sac ayaklarıyla, toplumu, doğayı, emeği talan etme hukukudur. Emek- sermaye uzlaşmaz karşıtlığının bu projede yadsınmasının ana nedeni de budur. Bu anlayışın varacağı nokta şudur: Öcalan, tarihin “kastik katili” olarak devlet komünü gasp etti önermesi kurmaktadır. Bu önermenin anti bilimsel oluşu meselenin bir yanı. Anlayış bağlamında bir diğer önemli yanı, Öcalan’ın komün anlayışı devleti çağırır hem de burjuva devleti. Farklı ve geniş bir analiz konusudur. Ama güncel örnek olarak vurgulamadan geçmeyeceğiz. Devrim, komünal yaşam olarak ifade edilen Rojava pratiği, Öcalan’ın komün anlayışı kapsamında analize muhtaçtır. Sonuçlarıyla ele alındığında, Öcalan’ın genel çizgisi ve öngördüğü “demokratik konfederalizm- demokratik komün” projesi Rojava pratiğinde “çökmüştür.” Sosyalizm deneyimlerini “eleştirirken”, proletaryanın sınıf bilimine karşı kuralsız davranan Öcalan’ın, daha bilimsel bir yöntemle Rojava sürecini analiz etme bilimsel cesaretini ortaya koymasını bekleriz.

Komün Sınıflı Toplum İmparatorluklarının Anti- Tezidir, Komünist Toplum Yürüyüşüdür!

Komün, her türlü topluluk, dayanışma aracı, ekonomik-sosyal iş birliği, yerel örgütlenme gibi sosyolojik-ekonomik kategorilerin, sınıfsal çelişkilerden azade bir anlayışla yan yana getirildiği bir oluşum değildir. Tarihsel ve teorik olarak komün bütün bu toplumsal kategorilerden daha ilerisini ifade eder. Marksist-Leninist-Maoist perspektifle, komün sınıfsal çatışmalar ortamında, hangi sınıf çıkarları ekseninde toplumsal süreci örgütleyeceği, hangi sınıfın demokrasi anlayışını yaşama geçireceği, iktisadi-politik çizgisiyle hangi sınıfın dünya görüşünü inşa edeceği ve bunu hangi araçlarla yeniden tanımlayacağı sorularına proletarya ve ezilenlerin dünyasından cevap olan siyasal iktidar biçimidir. Marx, Paris Komünü çözümlemesinde, bu niteliği rastlantısal bir tarihsel olay olarak öne çıkarmadı. Komün, burjuva devlet aygıtına, bazı kavramsal soyutlamalarla entegre olmak olmadığı gibi, burjuva devlet aygıtının ele geçirilmesi de değildir. Devrimci zorla burjuva devlet aygıtının parçalanıp, insanlığa özgürlük-kardeşlik- barış getirecek devrimci bir siyasal formun kurulmasıdır. Yani “yerel demokrasi”, “radikal demokrasi”, “dilsel-dinsel kökenlere”, genel “toplumsallık” kavramına, yaslanarak içi boşaltılacak bir form değil, yeni ve ileri dünyanın iktidar formudur.

İnsanlık tarihi, doğal-toplumsal zorunlulukların baskılanması ve özel mülkiyetten söz edemeyeceğimiz ilk aşamasında ilkel komünal toplum sürecini yaşamıştır. Bu anlamıyla insanın ilk doğal hali komünaldır. Toprağın işlenmeye başlanması, yerleşik hayata geçiş, artık ürün, kabile otoritesinin artık üründen palazlanması ve özel mülkiyet dünyasına geçiş… Bu süreç kapsamlı bir analize muhtaç ve yazı konumuzu bura üzerinden sürdürmeyeceğiz. Ama “ilkel komünal toplum” dışında, komün kavramının modern siyasal nitelik kazandığı tarihsel moment 1871 Paris Komünü’dür. Bunun temel nedeni Paris Komünü, yerel-idari bir içerik ile değil, burjuva devlet aygıtına karşı proletaryanın burjuva devlet aygıtına karşı geliştirdiği alternatif bir iktidar organı olmasıdır. Yani temel niteliği, burjuva devlet mekanizmasını ele geçirmek değil, burjuva devlet egemenliğine son verip proletaryanın dünya görüşüne göre, proleter demokrasiye göre örgütlenmiş, seçme ve geri çekme ilkesiyle yeni bir iktidar yapısı koymayı hedeflemektedir. Bundan anlaşıldığı gibi 1871 Paris Komünü, devlet merkeziyetçiliğine karşı “yerelliği”, temsili demokrasi yerine “doğrudan demokrasiyi”, sınıfsal çizgisi muğlak, sınıflar ittifakına dayanan bir form olarak tasavvuf edilemez. Komün Özel olarak burjuva devlete, genel olarak devlet iktidarına karşı başka bir siyasal formdur.

Oportünistler, sınıf uzlaşmacı burjuva yolcular, ezilenlerin siyasal iktidar araçlarını burjuva devlete entegre eden yapısalcı vb. gibi çizgiler, komünü, belediyecilik, kooperatifçilik, yerelcilik anlayışını “radikalleştirme” anlayışında formüle ede dursunlar, Marx yoldaşın da özellikle vurguladığı gibi, komün “devlet makinesini ele geçirmek değil, onu parçalamaktır. Yani orta yolcu, reformist idari iyileştirmelerle, iktisadi-siyasal niteliğiyle farklı sınıfların koalisyonuna dayanan bir “toplumsallaşma”, komünü değil, burjuva sınıf egemenliğinin kendisini üretme araçlarını formüle eder. Devlet ve Devrim eserinde, Lenin, Marx’tan alıntılayarak bu konuyu berrak ifade etmektedir:

“Marx ayrıca kendi deyimiyle “cennetin zaptına çıkan” komüncülerin kahramanlığına hayranlıkla da yetinmedi. Ereğine ulaşmamış da olsa, yığınların devrimci hareketinde, Mark çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve usyürütmeden çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan teknik dersler çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marx’ın kendisi için saptadığı görev işte budur… Komünist manifestonun yeni bir Almanca baskısı için, iki yazarı tarafından imzalanmış son ön söz 24 Nisan 1872 tarihini taşır. Karl Marx ve Friedrich Engels bu önsözde, Komünist Manifesto programının “bazı ayrıntılarının artık eskimiş” olduğunu açıklarlar. Ve devam ederler ki; “Paris komünü, özellikle bir şeyi, işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinmeyeceğini” tanıtlamıştır. (Devlet ve Devrim, Lenin, sf. 41-42)

Komünün sadece demokrasi-yerelcilik-toplumsallık ile sınırlandırılması (ki demokrasinin sınıfsal niteliği de bulandırılarak), Marx yoldaşın da önemle vurguladığı özellik bağlamında, komünün taşıdığı tarihsel niteliği tasfiye eder. Çünkü komün özel mülkiyet dünyası iktidarlaşmasının veya bu iktidarları “uysal” olarak eleştiren bir sürekliliğin halkası değil, aksine, özel mülkiyet dünyasının tüm siyasal biçimlerinden, iktisadi doktrinlerinden, yönetim çizgisinden köklü bir kopuşu ifade eder. Komün çizgisinde devleti siyasal hedef haline getirmeyen her anlayış, demokrasi söylemleri enflasyonunda, yerel katılım ağları, meclisler, koordinasyonlar, kooperatifler, cemaatler örgütleyebilir ama, devlet aygıtıyla kurdukları ilişki bağlamında, devletle yan yana kurumlar olarak kalır. Bura üzerinden “devletsiz” toplum daveti, burjuva devlete entegrasyona davettir.

İnsanlığın ileriye yürüyüşünün kategorisi olarak, komün devletin sınıfsal niteliğine devrimci zor ile tutum alarak, devletsizliğe yürüyüşün siyasal-iktisadi-ideolojik çizgisidir. “Demokratik Konfederalizmin” devletin sınıfsal niteliğini es geçerek, merkezi-tekçi yapısıyla münakaşa etmesi, devleti, burjuva sınıf egemenliği olarak varlığını kabul etmesi anlamına gelir. Yani sorun devlet değil, devletin hangi biçimle merkezileştiği meselesidir.

Yazımızın bir sonraki bölümünde, bu konu denkleminde öne çıkan bazı politik sonuçlarla bir genelleme yaparak, bu başlıklı yazı dizimizi sonlandıracağız. Ama bu tartışmalar, doğan politik-pratik sonuçlarıyla gündemimiz olmaya devam edecektir.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2026 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır.

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir