Türkiye’de sosyalist hareketin kronikleşmiş yapısal krizleri, teorik yetersizliklerle birlikte, pratik siyasetin üretim süreçlerinde ve kitlelerle kurulan bağın niteliğinde somutlaşmaktadır. Bugün sol içi tartışmaların hatırı sayılır bir kısmı, somut durumun somut tahlilinden ziyade, öznelerin birbirini politik pozisyonlar üzerinden tarttığı; steril alanları koruma refleksine dayalı birer kimlik mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Bu durumun arkasında ise siyasetin tarzı ve yöntemi, yani pratiği ile siyasetin “sınıfsal özü” arasındaki diyalektik bağın koparılması yatmaktadır.
Siyaset, en yalın tanımıyla, kitleleri dönüştürme, harekete geçirme ve mevcut egemen güç ilişkilerine müdahale etme sanatıdır. Devrimci siyaset söz konusu olduğunda ise az önce sıraladığımız olgulara “iktidar perspektifi” kavramını eklemek, hatta bu kavramı en başa yazmak gerekir. Ancak sosyalist solun ortalamasına bakıldığında, siyaset yapma tarzının kitleler üzerinde ne olumlu ne de olumsuz bir etki yaratabildiği görülmektedir. Sol siyaset, çoğu zaman kendi mahallesine seslenen, burada polemikler yapıp eleştirdiği bileşenin tersi olma konforu içinde devinen bir alana sıkışmaktadır. Mevcut liberal-reformist ya da ulusalcı-reformist hatların ürettiği ortalama siyaset dili, belirli süreçlerde yaratılan popülist siyasetin de etkisiyle bazı kesimler tarafından takip edilebilir, hatta taraftar kazanabilir. Kitleler bu dili bütünüyle reddetmemekte; daha da kötüsü, bu dilin yarattığı siyaset düzen dışı bir yere evrilemediği için devrimci enerjinin ortaya çıkmasının önü kapatılmakta, sistem kendine farklı alanlardan emniyet subapları yaratmaktadır. Bu durumun “panzehiri” olarak sunulan sekter ve “en sol” pozisyonlar ise siyaseti yalnızca bir “doğrular manzumesi” ilan ederek kendi konforlu alanını yaratmakta ve nihayetinde apolitizmin değirmenine su taşımaktadır.
Bu yazı vesilesiyle; siyasetin yapılış tarzı, siyaset-kitle ilişkileri, yasal alanın sınırları ve reformizm eleştirisinin yöntemi kuramsal ve pratik boyutlarıyla tartışılacaktır. Baştan söylemekte fayda var: siyaset yapma tarzı üzerinden yürütülen biçimsel eleştiriler; özde sağ, biçimde sol bir sapmayı beslemektedir. Devrimci bir odağın inşası, muhataplarının taktik adımlarını “tü kaka” ilan ederek değil; onların devrimci olmayan özlerini teşhir ederken kitleleri kutuplaştırıcı, düzenle uzlaşmaz ve iktidarı hedefleyen bir siyaset tarzıyla örgütlemekten geçmektedir.
Siyasal Ortalamacılığın Sınırları
Ülkemizde yasal ya da yarı-yasal alanda faaliyet yürüten birçok ilerici ve sol yapının en büyük yanılgısı, rasyonel, aklıselim ve “ortalamayı” hedefleyen bir dilin geniş emekçi kitleleri ikna edebileceği inancıdır. Bu yaklaşım, siyaseti bir aydınlanma faaliyeti, kitleleri ise yalnızca ikna edilmesi gereken “bilgisiz özneler” olarak kodlar. Halbuki kapitalizmin kriz hegemonyası altında ezilen, gelecek kaygısı yaşayan, güvencesizlikle boğuşan emekçi kitlelerin psikolojisi, rasyonel argümanların doğrusal toplamıyla hareket etmez.
Genel geçer, steril, “herkesi memnun etmeye çalışan” ve keskin köşeleri törpülenmiş bir siyaset tarzının kitleler üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Ne sermaye sınıfı bu tarzı bir tehdit olarak algılar ne de sömürülenler bu tarzda kendi öfkelerinin karşılığını bulur. Bu durum, solun geniş halk kesimleri gözünde “etkisiz bir eleman” veya “iyi niyetli ama gerçeklikten uzak bir fikir kulübü” olarak algılanmasının başat nedenidir.
Siyaset tarihi ve kitle psikolojisi göstermektedir ki toplumsal kırılma anlarında ve kriz dönemlerinde kitleleri mobilize eden şey “orta yolcu” söylemler değil, safları netleştiren kutup siyasetidir. Egemen burjuva siyasetinin, özellikle sağ popülizmin, halkı dinsel, etnik ya da kültürel kodlar üzerinden kutuplaştırarak arkasında devasa kitle bağları kurması tesadüf değildir. Sağ siyaset, kutuplaşmanın kitleleri konsolide etme gücünü çok iyi bilmekte ve bunu yapay çelişkiler üzerinden sürekli üretmektedir.
Devrimci sınıf siyasetinin görevi ise toplumsal uzlaşı vaat etmekten ziyade, egemenlerin yarattığı yapay kutupları parçalayarak sınıf siyasetini her alanda inşa etmektir. Halkı uzlaşmaz çelişkiler üzerinden kutuplaştıran bir söylem, her dönem alıcı bulur çünkü bu söylem, kitlelerin içinde biriken ama yönünü bulamayan haklı öfkeye bir düşman, bir hedef ve bir saf sunar.
Bir örgütün büyümesi, kitleselleşmesi ve sıradan bir propaganda grubundan kitlesel bir aktöre dönüşmesi ancak bu kutup siyaseti üzerinden gerçekleşebilir. Safların netleşmediği, “biz ve onlar” ayrımının kalın çizgilerle çekilmediği bir siyasal iklimde, kitlelerin bir yapıya organik olarak bağlanması, risk alması ve örgütlenmesi mümkün değildir. Örgütsel büyüme, ortalamanın dilini yakalamakla değil, ortalamayı sarsacak bir kutup yaratıp kitleleri o kutba doğru çekmekle ivme kazanır. Sol hareketin yıllara dayanan ortalama dilini, “farklı ne söyleyeceğiz” türünden gerekçelerle her dönem ve her şartta tekrarlayan anlayış devrimci değil, idare-i maslahatçıdır!
Bu sorun, yasal alanın kullanımı ve reformizm eleştirisi tartışmalarında da kendisini göstermektedir. Yakın dönemde NATO’nun Türkiye ve Kürdistan’daki varlığı, üsler ve emperyalist anlaşmalarla ilgili olarak ulusal solcu bir partinin savcılıklara suç duyurusunda bulunması, sol kamuoyunda ve özellikle sekter odaklarda sert tartışmalara yol açtı. Yapılan eleştirilerin temel ekseni, bu hamlenin “burjuva adalet mekanizmalarını meşrulaştırmak” ve “devletten / yargıdan medet ummak” anlamına geldiği yönündeydi. Eleştirilere göre, bir komünist öznenin burjuva devletinin mahkemelerine dilekçe vererek emperyalizmle mücadele ediyormuş gibi yapması devrimci çizgiden sapmaydı. Bu ulusalcı reformist parti burjuva adaletten medet umar mı? Evet olabilir. E arkadaş zaten putların önünde diz çöken, göğsünde kurucu burjuva önderi taşıdığını miting alanlarında haykıran, Kürdistan’da katliamlar yapan eskimiş askerlerden medet uman bir siyaset başka hangi seçenekle kitlelerin karşısına çıkabilir ki? Buradaki esas mevzu gerçekten bir siyasi kampanyanın niteliğinde midir? Esas olarak özün tartışılması gerekmez mi? Öz devrimci değil ki faaliyet devrimci olsun…
Tüm bu öz yorumlamalarına tekrar geleceğiz ancak şimdi durup bir düşünmek gerekir; bu örgütün merkez komitesi ya da hukukçuları, suç duyurusunun ardından burjuva yargısının harekete geçeceğini, NATO üslerini kapatacağını veya iktidarın “Aaa, hakikaten anayasayı ihlal etmişiz, geri adım atalım” diyeceğini mi düşünüyordu? Elbette hayır. Siyaseti yalnızca metinlerin lafzi analizi üzerinden okuyan sekter akıl, buradaki taktik hamleyi ve kitle bağlamını göremeyecek kadar körleşmiştir. Bu tür suç duyuruları, hukuki sonuç alma beklentisiyle değil, siyaset üretme ve hedef kitleyle bağ kurma aracı olarak kurgulanır. Hedef kitle cumhuriyetçi / devletçi sol Kemalistler olunca kantarın topuzu haliyle şaşabiliyor. Bu hedefi örgütlemeye dönük, hatta yalnızca bu kitleyi örgütlemek amacıyla atılan adımlar daha sağdan, daha devletçi bir noktadan, daha burjuva cumhuriyetin kurumlarını işleme çağrısı barındıran bir çizgiyi oryaya çıkarmaktadır. Burada “abdest, namaz ve şüphe denklemi” işin içine girmektedir.
Komünist hareket, burjuva yasallığını ve onun kurumlarını birer illüzyon alanı olarak değil; egemenlerin kendi yarattıkları çelişkileri ve kendi koydukları yasaları bile nasıl çiğnediklerini kitlelere gösterecek bir teşhir kürsüsü olarak kullanabilir. “Abdestinden şüphesi olmayan sol”, bu tarz taktik aksiyonlar alabilir. Bu aksiyonlardaki amaç da; egemenlerin hukukunun, egemenlerin çıkarlarını korumak adına kendi anayasasını nasıl askıya aldığını somut bir vakayla ortaya koymak; soyut bir “antiemperyalizm” söylemini somut belgeler, özneler ve kurumlar üzerinden kitlelerin gündemine taşımak; yasal sınırları zorlayarak sokağın ve fiilî mücadelenin önünü açacak gedikler yaratmaktır. Konuya başka bir örnek vermek gerekirse, “üslere el konulsun, İncirlik başta olmak üzere bütün askerî üsler kapatılsın” gibi bir kampanya başlatıldığında, “Faşist TC’den medet umuyorsunuz; TC’nin askerî yapısı ne olacak?” diyen anlayış da aynı “bir şeyin tersi olma” refleksiyle siyasetsizliğe sürüklenmektedir.
Bununla birlikte, madalyonun diğer yüzünü de görmek durumundayız. Ulusal solcu partinin ve benzeri reformist hareketlerin asıl sıkıntısı, tam da bu yasal alan içinde siyaset üretmenin getirdiği konfor alanına sıkışmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Siyasetin yalnızca suç duyurularına, parlamento içi dengelere, yasal basın açıklamalarına ve icazetli mitinglere indirgenmesi, devrimci enerjinin sönümlenmesine yol açar. Yasal alan, devrimci mücadelenin araçlarından biridir; ancak mücadelenin ana ekseni hâline geldiği an düzen içine evrilme kaçınılmaz olur. Kitlelerle bağ kurma, onları mobilize etme ve nihayetinde iktidara yürüme meselesi, siyasetin pratikte somutlanmasıyla sağlanabilir.
Öte yandan, reformistlerin bu yasalcı konforunu eleştirirken tüm yasal alanı “tü kaka” ilan eden, sandığı, mahkemeyi, yasal sendikaları ve dernekleri tamamen reddederek “en sol, en sekter” pozisyona yerleşen çizgi çok daha büyük bir yapısal krizle maluldür. Bunun adı ise hareketsizlik ve siyasetsizliktir.
Yasal alanı tamamen reddedip steril bir “yeraltı alanında” ya da yalnızca kendi küçük grubu içinde yaşayan bir yapı, burjuva iktidarını rahatsız etmez. Her şeyi boykot eden, her kurumsal hamleyi “düzen içi” diyerek çöpe atan bu sekter anlayış, komünist siyasetin en büyük problemlerinden biridir. Çünkü bu tavır, görünüşte çok radikal görünse de pratik sonuçları itibarıyla tam bir eylemsizlik ve apolitizm üretir. Siyaset, kitlelerle beraber ve kitlelerin hâlihazırda bulunduğu alanlarda yapılır. Kitlelerin bağ kurduğu yasal mekanizmaları tamamen dışlayanlar, kendi kendilerini steril bir gettoya hapsederler. Eleştirilmesi gereken şey, reformistlerin yasal alanı kullanması değil, yasal alanın sınırlarını aşacak devrimci bir iradeyi örgütleyememesidir. Sosyalist hareket içinde en sık düşülen hatalardan biri, rakip ya da muhatap siyasi yapıları, onların siyaset yapma tarzları, estetik tercihleri, kullandıkları araçlar ya da yasal/illegal pozisyonları üzerinden eleştirmektir. Örneğin bir yapıyı “seçimlere katıldığı için”, “suç duyurusunda bulunduğu için”, “mecliste kürsü kullandığı için” ya da tam tersi “fazla sokağa çıktığı için” eleştirmek biçimsel bir eleştiridir.
Bir yapıyı taktik adımları üzerinden yargıladığınızda, kendi sekter pozisyonunuzu tahkim edersiniz ama onun sınıfsal ve ideolojik özünü ıskalarsınız. Liberal-reformist ya da ulusalcı-reformist çizginin asıl eleştirilmesi gereken yönü, onların eylem biçimleri veya taktik tercihleri değil; devrimci olmamaları, iktidar perspektifinden yoksun olmaları ve nihayetinde kapitalist sınırlar içinde bir restorasyonu hedeflemeleridir. Geliştirdikleri pratik ise bu gerçekliğin hayatta somutlanmasıdır.
Kendi ortalamacılığı ve siyaset yapamama gerçeğiyle yüzleşmeyen, kitlelerle organik, canlı ve dönüştürücü bir bağ kuramayan yapılar için ise reformizm eleştirisi bir can simidine dönüşür. Kitleselleşemeyen; fabrikalarda, mahallelerde, kampüslerde etki üretemeyen sol odak, sürekli olarak başkalarının “ne kadar yanlış” siyaset yaptığını anlatarak kendi varlığını meşrulaştırmaya çalışır.
Bu durum, tam anlamıyla steril bir alan yaratma çabasıdır. Bu steril alanda üretilen siyaset, dışarıdaki gerçek mücadeleye, sınıflar mücadelesine hiçbir etkide bulunmazken içerideki küçük grup dinamiklerini tatmin eder. Sonuç ise kaçınılmaz olarak apolitizmdir. Çünkü kitlelerin gözünde sol, sürekli kendi içinde kavga eden, iş yapmaktan ziyade yapılan işi beğenmeyen ve hiçbir somut alternatif üretemeyen bir “eleştirmenler korosu” hâline gelir. Kitleselleşmeden, rüştünü sahada ispat etmeden yapılan her reformizm eleştirisi, sahibini daha da yalnızlaştırır ve apolitizmin batağına saplar.
Devrimci Siyasetin Kurucu Görevleri
Bu yazımızın odak noktası siyaset yapma tarzı / sıkışma tarifi vb olarak kodlanabilir. Tabii ki 2026 dünyasında, dijitalleşme, güvencesizleşme ve proletarya içinde oluşan katmanlaşmalar devrimci siyasetin kurucu niteliklerini belirleyen temel kavramlardır ancak bu başka bir yazının konusu olsun. Konumuza gelecek olursak; coğrafyamızda devrimci bir komünist siyasetin yeniden inşası ne yasalcılığın konforlu limanlarına sığınarak ne de sekterliğin tersten “konforlu gettolarında” safiyet koruyarak mümkündür. Çıkış yolu, her iki sapmanın da ötesinde, kitlelerin bağrında uzlaşmaz, kutuplaştırıcı ve kurucu bir siyaset tarzını örgütlemekten geçer. Egemenlerin kimliksel ve dinsel kutuplarını parçalayacak; emeğin, sömürünün ve geleceksizliğin dilini konuşan keskin bir sınıfsal kutup siyaseti yaratılmalıdır. Kitleler bu kutbun netliğine ve cüretine göre saf tutacaktır. Taktik esneklik ile ideolojik netlik birlikte kurulmalıdır. Yasal alan, parlamento, mahkemeler ve sendikalar dâhil olmak üzere burjuva düzeninin sunduğu her çatlak ve kürsü, devrimci teşhir ve kitlelerle bağ kurma amacıyla sonuna kadar zorlanmalıdır. Ancak bu araçların hiçbirinin stratejik bir amaca dönüşmesine, biçimin özü çürütmesine izin verilmemelidir. Reformizm eleştirisi, salt politik / taktik eylemler üzerinden değil, devrim ve iktidar perspektifinin yokluğu üzerinden, siyasi bir netlikle yürütülmelidir. Sosyalist hareket, başkalarının hatası üzerinden değil, kendi devrimci pratiğinin doğruluğu ve kitleselliği üzerinden büyümeyi hedeflemelidir. Siyasetsizlik kıskacını kırmanın ilk adımı ise siyasetin tarzını devrimcileştirirken onun sınıfsal özüne sımsıkı sarılmaktan ve steril alanlarımızdan çıkarak kitlelerin gerçek çelişkilerine cüretle müdahale etmekten geçmektedir.
Bu nedenle sosyalist siyaset açısından temel mesele, “ne söylediğimiz” kadar, hatta kimi zaman ondan da fazla, “nasıl bir saflaşma yarattığımızdır”. Ortalama, herkese değmeye çalışan, kimseyi fazla rahatsız etmeyen, kendi doğrularını steril bir dille ifade eden siyaset tarzı, geniş emekçi kitleler üzerinde neredeyse hiçbir etki yaratmaz. Olumlu anlamda da yaratmaz, olumsuz anlamda da yaratmaz. Çünkü ortalama siyaset, kitlelerin gündelik hayatındaki büyük çelişkilerle temas etmez; temas ediyormuş gibi yapar. Herkesin zaten bildiği, ama kimsenin bunun için bedel ödemeye ya da taraf olmaya çağrılmadığı bir söz, siyasete değil, yorumculuğa denk düşer. Hukuk alanı kullanılacaksa teşhir için kullanılmalı; sokak kullanılacaksa sınıfın bağımsız gücünü büyütmek için kullanılmalı; seçim kullanılacaksa düzen dışı propagandanın kürsüsü hâline getirilmeli; antiemperyalizm savunulacaksa ulusalcı devletçilikten koparılmalı; Cumhuriyet eleştirilecekse yalnızca inkâr ve baskı politikalarıyla değil, sınıfsal karakteriyle hedef alınmalıdır.
Sol siyaset yalnızca burjuva ve düzen içi siyasetlerle “biz ve onlar” karşıtlığını yaratmak yerine bunu genel olarak sol siyasetin içinde de uygulamalıdır. Bu ayrışma meselesi “ebedi ve ezeli” yalnızlık değildir. Ayrışma noktalarından yeni ittifaklar yeşermelidir. Faşizm koşullarında örgütsel büyüme meselesi ise başlı başına incelenmesi gereken bir konu olmakla beraber ister sosyal demokrasi olsun ister yeni faşizm, her koşulda ilkeli bir örgütsel büyüme temel referans noktasını oluşturur. Elbette faşist devlet, komünistler her kafasını kaldırdığında ezmek için adım atar ancak bu gerçeklik bir “kabulleniş” olarak dar grupçu yaklaşıma neden olduğu anda örgütsel yapı içten çürümeye başlar. Faşizmin araçları varsa devrimcilerin de araçları olmalıdır, yoksa inşa edilmelidir.
Kendi mahallemize “en sert” sözleri sıralamak yerine bir şeyin zıttı olma kaygısına kapılmadan, daha doğrusu bagajlar üretmeden emekçi kitlelerle en sade şekilde bağ kurulmalıdır. Tabii ki bu söz çok havada kalabiliyor. Mesela yazıyı okuyan bir dostumuz “iyi de bunu nasıl yapacağız” diye sorabilir de… açıkçası bir formül yok. Ne yazık ki yok. Ama siyaset yapma ve tabii ki örgütlenme meselesi kişinin / yapının hayatının merkezine girdiği ölçüde, burjuva devlete zarar verdiği ölçüde, farklı kesimlerden taraftarlar topladığı ölçüde ve elbette kutuplaştırabildiği, saflaştırabildiği ölçüde başarılı olur. Bu çok doğal bir süreçtir. Hava kadar, su kadar doğal. Hayat kadar gerçektir. Bu gerçeklikten kopup ortalamacılığın yarattığı illüzyon ortamına girildiği anda ise… geçmiş olsun…




