Kültür-Sanat Tuncay Özdemir yazdı:

The Odyssey: Bir Akdeniz Seyrüseferi ve Yurda Dönüş Hikâyesi

Homeros'un destanının bugün Christopher Nolan gibi bir yönetmen tarafından yeniden sinemaya taşınması, yalnızca klasik edebiyata duyulan saygının değil, insanlığın ortak hayal gücünün ve ortak hafızasının hâlâ bu anlatılarla beslendiğinin de göstergesidir.

2026-07-21 2026-07-21
The Odyssey: Bir Akdeniz Seyrüseferi ve Yurda Dönüş Hikâyesi
Ünlü sanatçı J.M.W. Turner'ın 1829 tarihli "Polyphemus'la Alay Eden Odysseus" adlı tablosu

Yazar: Tuncay Özdemir

Yaklaşık üç bin yıl önce anlatılan bir yolculuk hikâyesi bugün hâlâ dünyanın en büyük yönetmenlerinden birini peşinden sürüklüyorsa bunun nedeni yalnızca Homeros’un büyük bir şair olması değildir. Bunun asıl nedeni, Odysseus’un eve dönüş arzusunun insanlığın vazgeçemediği ortak hikâyeye dönüşmüş olmasıdır.

Christopher Nolan’ın yıllardır beklenen yeni filmi ‘’The Odyssey’’ nihayet izleyici ile buluştu. Bu film tamamının 70 mm’lik IMAX kamera ile çekilmiş olması, 250 milyon dolarlık dev bütçesi, Matt Damon, Tom Holland, Zendaya, Robert Pattinson, Anne Hathaway, Charlize Theron gibi ünlü isimleri bir araya getirmesi ve cast seçimindeki kimi tercihler nedeniyle uzun süre gündemi meşgul etmişti. Homeros’un milattan önce 750 ile 800 yılları arasında yazdığı düşünülen (gerçekte Homeros adlı bir kişinin olup olmadığı, ya da bu şiirsel metinlerin zamanla farklı coğrafyalarda farklı kimseler tarafından yazılarak sonradan derlendiği gibi önermeleri dışarıda bırakarak söylüyorum) bu epik destan ilk kez beyaz perdeye aktarılmıyor ancak sanırız en çok konuşulanı bu oldu. Nolan bu filminde Homeros’un Odysseia destanına günümüz sinema teknolojilerinin getirdiği son olanaklarla birlikte yeni bir yorum kazandırıyor.

Filmin teknik yanından bahsederek küçük bir girizgah yapabiliriz. ‘’The Odyssey’’ tamamı IMAX 70 mm film kameralarıyla çekilmiş ilk sinema film olması açısından önem kazanıyor. Nolan’ın çekimler için 609 kilometre uzunluğunda şerit kullandığı belirtiliyor. Bu durumda her bir fiziksel film kopyasının yaklaşık 270 kilogram ağırlığında olması da ilginç bir detay. Bu devasa makinelerin çalışırken çok fazla gürültü çıkardığını eklemekte fayda var; bu nedenle teknik ekip kameralar için özel bir ses izolasyonu kutusu ve oyuncuların çekim sırasında birbirlerini görebilmeleri için bir ayna sistemi geliştirmiş. Maalesef filmi IMAX kalitesiyle izlemek salonların azlığı nedeniyle izleyicilerin kahir ekseriyetine nasip olacak ancak yine de filmi sinemada izleyecek herkesin uygun formatta izleyeceği belirtiliyor. Bu bahsi, Nolan’ın CGI efekt kullanımı karşıtlığını nedeniyle filmin pratik efektler tercih edilerek çekildiğini ve çekimlerin Yunanistan, Fas, Sicilya, İzlanda gibi ülkelerde tamamlandığını belirterek bitirelim.

Cast (oyuncu) seçimi açısından, örneğin Truvalı Helen’i bir siyahi kadının (Lupita Nyong’o) oynaması gibi unsurlar film henüz vizyona girmeden tüm dünyada kimi eleştirilere neden oldu. Odysseia destanında kendisinden ‘’dünyanın en güzel kadını’’ olarak bahsedilen kadının ‘’dönemine denk düşmeyecek şekilde’’ siyahi bir kadın tarafından temsil edilmesi Amerikan woke kültürü hedef gösterilerek bilhassa Trump taraftarları yani MAGA’cılar (Make America Great Again) tarafından yoğun şekilde kınandı. Bu kişilerin arasında ‘’Chris Nolan, Akademi Ödülü’ne hak kazanabilmek için Odysseia’yı kirletti…’’ tweetiyle Elon Musk’ı saymazsak olmaz.

Şimdi filme dair genel bilgiler ve yapım sürecine dair tartışmaları kısaca aktardıktan sonra filmin ana esin kaynağı olan Homeros’un Odysseia’sına biraz daha etraflıca bakabiliriz. Odysseia’da Homeros, İthaka Kralı Odysseus’un Truva savaşından sonra yaklaşık 10 yıl sürecek olan eve dönüş serüvenini anlatıyor. Bu serüven boyunca Kral Odysseus ile birlikte İthaka’ya dönmeye çalışan savaşçıların başına olmadık işler geliyor. Tek gözlü canavarlar (Polyphemus)’dan erkekleri hayvanlara dönüştüren cadılara, söyledikleri şarkılarla denizcileri çıldırtarak ölüme sürükleyen Sirenlerden, dev savaşçılara, oradan kayalık canavarlarına, su perilerine, Antik yunan mitolojisinin bilinen tanrı ve tanrıçalara kadar daha birçok yaratık ve canlılar.

Bu hikayeler serisi kurgusal yapısı ve taşıdığı alt metin yani açgözlülüğün kötülüğü, sadakat, eve dönüş, kahramanın yolculuğu gibi mesaj ve temalar bakımından bugüne uzanan ve hâlâ izlerini sanatın her alanında gördüğümüz bir popüler kültür izleğinin temelini oluşturuyor.

Bu izlek içerisinde Homeros’tan tragedya geleneğine, Aristoteles’in Poetika’sına, Shakespeare’e, Cervantes’e oradan Joyce’un Ulysses’ine, Hollwood’a uzanan bir çizgi kurmak mümkün. Bu noktada mutlaka değinilmesi gereken bir başka isim de ‘’Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (The Hero with a Thousand Faces)’’ isimli kitabıyle Joseph Campbell’dır. Campbell’ın ortaya koyduğu monomit kuramı daha sonra George Lucas başta olmak üzere birçok senarist ve yönetmeni etkiledi. Star Wars, Matrix, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi modern anlatılar Campbell’ın tarif ettiği kahramanın yolculuğu şemasını farklı biçimlerde yeniden üretir.

Ek olarak belirtmek gerekir ki, Odysseus’u diğer antik kahramanlardan ayıran temel özellik olağanüstü fiziksel gücü değil, zekâsı, sabrı ve ikna yeteneğidir. Hatta kitapta filmdekinden farklı olarak Odysseus’un cin fikirli, kurnaz, pragmatik biri olarak tasvir edildiğini vurgulayalım. Odysseus, Truva’nın düşmesini sağlayan ‘’tahta at’’ fikrinin sahibi olarak anlatılır. Defalarca hata yapar, kibirlenir, bedel öder ve yeniden ayağa kalkar. Belki de modern okurun ona yakınlık hissetmesinin nedeni budur. Çünkü Odysseus yenilmez değildir; insandır.

Buradan Nolan’ın The Odyssey yorumuna gelebiliriz. Yukarıda ifade ettiğim gibi bu film ‘’aslına bağlılık’’ açısından son derece yoğun eleştirilere konu oldu. Bu tartışmalarda bakış açımızı şekillendirmesi gereken görüşün şöylesi bir şey olması gerektiğini düşünüyorum: Unutmayalım ki Nolan Homeros’u ‘’resmetmiyor’’. Homeros’u kendi estetik anlayışı doğrultusunda yeniden okuyor. Bu yeniden okumada yapım şirketinin, sinema piyasası dinamiklerinin vesair etkisi yoktur demiyorum ama önünde sonunda bunun bir yeniden okuma olduğunu, yani nasıl ki yüzyıllar önce yazılmış tiyatro eserlerinin her gün başka bir uyarlaması sahnelerde izleyiciyle buluşuyorsa Nolan’da buna benzer şekilde antik bir hikâyeyi uyarlayarak, belki de birçok yanıyla modernize ederek izleyiciyle buluşturuyor.

Unutmayalım ki her uyarlama yeni bir metindir. Bir film, kitabın fotoğrafı değildir. Yönetmen, metni kendi tarihsel anı içinde yeniden yorumlar. Shakespeare nasıl sürekli yeniden sahneleniyorsa, Homeros da her çağda yeniden okunur. Nihai olarak ortaya çıkan sonucu beğenip beğenmemek ise elbette izleyicinin takdirinde olur.

Amerika’da woke kültüre atıf yapılarak yapılan bir kısmına eleştiri sınırını aşan saldırılar diyebileceğimiz şeyleri de bu minvalde okumak gerekiyor. Sorunu ‘’woke’’ meselesine indirgemek doğru değildir. Bence tartışmayı yalnızca “woke kültürü” eksenine sıkıştırmak yerine, sanatın yorumlama ve yeniden üretme özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Sonuç olarak sanat tarihi zaten yeniden yorumlamaların tarihi değil midir? Daha özel olarak sinema tarihinin ise neredeyse tamamının uyarlama özgürlüğü üzerine kurulu olduğu gerçeğinin üzerinden atlayamayız. Derdim Nolan haklıdır demek değil, daha ziyade Nolan’ın tercihleri tartışmaya açıktır ancak bunları değerlendirirken uyarlama sanatının doğasını göz ardı etmemek gerekir demek istiyorum.

Kahramanımız Odysseus’un yolculuğunu bir “Akdeniz Seyrüseferi” olarak okumak da mümkün. Filmi izlerken vahşi dalgalar ve yönsüz rüzgarlar arasında sürekli bir adadan başka birine sürüklenen ve bir türlü hedefine ulaşamayan, aksine uzaklaşan ve bu maceralar sırasında adamlarının tamamını kaybeden Odysseus’un öyküsü bana biraz da evine bir gün geri dönebilmek umuduyla yollara düşen ancak bugün bir mülteci mezarlığına dönüşmüş olan Akdeniz’i geçemeyerek hayatını noktalayan insanları düşündürdü. En çok da Alan Kurdi’yi. Odysseus ve mürettebatı da evinden kopmuş, yurduna geri dönmeye çalışıyor, serüven boyunca çok kere kimliğini kaybediyor, denizleri aşıyor ancak menziline varamıyor.

Yaklaşık üç bin yıl önce Homeros’un anlattığı Akdeniz, eve dönmeye çalışan bir kahramanın deniziydi. Bugünün Akdeniz’i ise çoğu zaman evini geride bırakmak zorunda kalan insanların denizi.

İnsanlık üç bin yılda teknoloji bakımından olağanüstü ilerledi. Ay’a gitti, yapay zekâyı geliştirdi, atomu parçaladı. Ama hâlâ aynı hikâyeleri anlatıyor. Çünkü değişen araçlar olsa da insanın korkuları, arzuları, kayıpları ve eve dönme isteği büyük ölçüde aynı kaldı. Homeros’un destanının bugün Christopher Nolan gibi bir yönetmen tarafından yeniden sinemaya taşınması, yalnızca klasik edebiyata duyulan saygının değil, insanlığın ortak hayal gücünün ve ortak hafızasının hâlâ bu anlatılarla beslendiğinin de göstergesidir.

Bu nedenle Christopher Nolan’ın The Odyssey uyarlamasını yalnızca eski bir destanın yeniden çekilmiş filmi değil aynı zamanda insanlığın ortak hafızasının hâlâ aynı hikâyelerle düşündüğünü gösteren yeni bir hatırlatma olarak düşünebiliriz.

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir