Analiz Sinan Köksal Yazdı:

Türkiye Solunun Reformist İkizleri

Sınıf perspektifine geri dönmeden, iktidar hedefi yeniden kurulmadan, Türkiye solunun siyasetsizliği aşılamaz. Sosyalizm, burjuva cumhuriyetin sol yorumu değildir. Sosyalizm, ulusal hareketin demokratik programının kırmızıya boyanmış hali de değildir. Sosyalizm, kapitalist üretim ilişkilerine, burjuva devlete, emperyalist bağımlılığa, patriyarkal ve ulusal tahakküm biçimlerine karşı işçi sınıfının ve emekçilerin bağımsız iktidar mücadelesidir.

2026-07-19 2026-07-19
Türkiye Solunun Reformist İkizleri

Türkiye solunun uzun süredir içine sıkıştığı siyasetsizlik, basitçe örgütsel zayıflıkla, kadro yetersizliğiyle ya da devlet baskısının ağırlığıyla açıklanamaz. Bunların tümü gerçek ve etkili başlıklardır; fakat meselenin çekirdeği daha derindedir. Türkiye solunun önemli bir bölümü, devrimci siyasetin asli sorusu olan “hangi sınıf, hangi iktidar?” sorusunu gündeminin dışına ittiği ölçüde siyasetsiz kalmıştır. Siyasetsizlik, görünürde çok konuşmak, çok bildiri yayımlamak, çok gündem takip etmekle çelişmez. Hatta bazen en yoğun politik gevezelik dönemleri, en ağır siyasetsizlik dönemleridir çünkü devrimci siyaset, güncel olaylara tepki üretmekten ibaret değildir; sınıf mücadelesinin bağımsız hattını kurmak, düzenin bütün kliklerinden kopuşu örgütlemek ve iktidar hedefini somut bir stratejik eksen haline getirmektir.

Bugün Türkiye solunda yaygınlaşan temel sorun burada aranmalıdır. Yasal alan, seçimler, ittifaklar, demokratik haklar, laiklik, barış, kimlikler, Cumhuriyet, anayasa, parlamenter restorasyon gibi başlıklar kendi başlarına tartışılmakta fakat bu başlıkların tamamını belirlemesi gereken sınıf ve iktidar perspektifi buharlaşmaktadır. Yasal alanı kullanmak başka şeydir, yasal alanın ufkuna hapsolmak başka şeydir. Reformlar için mücadele etmek başka şeydir, reformizmi devrimciliğin yerine geçirmek başka şeydir. Devrimci hareket elbette yasal alanı toptan reddederek siyaset dışına düşmez; ancak yasal alanı aşan, onun sınırlarını temel veri olarak kabul etmeyen, burjuva düzenin meşruiyet çemberini parçalamayı hedefleyen uzlaşmaz bir tarz inşa etmediği sürece düzen içi muhalefetin eklentisine dönüşür.

Bu dönüşümün Türkiye solundaki başlıca iki biçimi vardır. Birincisi, ulusalcı sol reformizmdir. Bu hat, sosyalizmi kurucu burjuva cumhuriyetin sınırları içine hapseder; Kemalizm’le, cumhuriyetçilikle, devletçi modernleşmecilikle ve “laik yurtseverlik”le arasına devrimci bir mesafe koyamaz. İkincisi ise ağırlıklı olarak Kürt hareketinin çekim alanında şekillenen liberal kimlikçi reformizmdir. Bu hat, ezen ulus şovenizmine karşı çıkma adına sınıf bağımsızlığını ve iktidar perspektifini ulusal hareketin demokratikleşme stratejisine eklemler. Gelinen noktada iki hareket de kurucu burjuva ideolojisine ve “misak-ı milli’ye” hapsolur. İlk bakışta birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki reformist damar, gerçekte aynı siyasetsizlik krizinin ikiz kardeşleridir. Biri ulusalcılığa, diğeri liberalizme açılır; biri “cumhuriyetin kazanımları”na, diğeri “demokratik cumhuriyet” ufkuna yaslanır; biri laik burjuva düzenin restorasyonuna, diğeri kimlikler arası çoğulcu bir düzen içi mutabakata umut bağlar ama ikisinin ortak noktası sınıf perspektifi ve iktidar hedefinin olmamasıdır.

Ulusalcı sol reformizm, kendisini çoğu zaman anti-emperyalizm, laiklik ve cumhuriyetçilik diliyle kurar. Bu dil, geniş emekçi kitlelerin gericilikten, dinselleşmeden, tarikat düzeninden, emperyalist bağımlılıktan duyduğu haklı öfkeye sesleniyormuş gibi görünür fakat tam da bu görünüş nedeniyle tehlikelidir. Çünkü bu öfkeyi burjuva cumhuriyetin sınırlarına geri çağırır. 1923 Cumhuriyeti, sanki tamamlanmamış ilerici bir proje, sanki sınıfsal karakterinden bağımsız bir aydınlanma hamlesi, sanki emekçilerin ve ezilenlerin elinden alınmış ortak bir miras gibi sunulur. Böylece sosyalizm, burjuva cumhuriyetin radikal yorumuna indirgenir. Devrimcilik, “cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmesi” beklentisinin sert üslubu haline gelir.

Oysa burjuva cumhuriyet, daha kuruluşundan itibaren Kemalizm’in önderlerinin ifade ettiği gibi sınıflar üstü bir ilerleme projesi değildi. Türk burjuvazisinin, büyük toprak sahiplerinin, askeri bürokrasinin ve emperyalist sistemle kurulan bağımlılık ilişkilerinin üzerinde yükselen bir sınıf iktidarıydı. Bu iktidar işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine, komünist harekete, köylülerin toprak taleplerine, ezilen ulusların varlığına ve devrimci her olanağa karşı daha baştan terörist bir karakter taşıdı. Dolayısıyla cumhuriyetin sorunu yalnızca Kürtleri inkâr etmesi, laikliği eksik uygulaması ya da demokrasiyi sınırlaması değildi. Bunların tamamı onun sınıfsal karakterinin sonuçlarıydı. Cumhuriyet, burjuva cumhuriyetti; yani emekçi sınıflar üzerinde kurulmuş bir egemenlik biçimiydi.

Ulusalcı sol reformizm bu gerçeğin üzerinden atladığı için, sınıf mücadelesini “vatan savunması”nın, “laiklik mücadelesi”nin, “cumhuriyet değerleri”nin arka sırasına iter. İşçi sınıfı bu tabloda bağımsız bir tarihsel özne değil, cumhuriyetçi cephenin toplumsal desteği olarak yer bulur. Aynı zamanda işçi sınıfına yukarıdan bakılan “pislikmiş gibi davranılan” “elit, aydın” burjuva sınıfının yaratılması “Cumhuriyet kazanımı” olarak nitelendirilir. Emperyalizme karşı mücadele, kapitalist devletin bekasına bağlanır; laiklik, burjuva devletin yeniden tahkim edilmesinin gerekçesine dönüşür; halkçılık, devletçi bir nostaljinin süsü olur. Böylece sosyalist hareket, burjuva düzenin bir kanadını diğer kanadına karşı desteklemeye, egemen sınıf içi çatışmalarda “daha ilerici” görünen kliklere yedeklenmeye başlar. En sonunda ulusalcı siyaset, iktidarı hedefleyen bir sınıf savaşı olmaktan çıkar; düzenin laik, ulusal, merkezi ve güvenlikçi restorasyonu için basınç unsuru haline gelir. Belirli dönemlerde hapis yolu görünse de “devletin yılmaz bekçileri” her zaman düzenle barışık olurlar.

Bu hattın en belirgin zaaflarından biri, ezilen ulus sorununda ortaya çıkar. Ulusalcı sol reformizm, Kürt sorununun sınıfsal ve tarihsel köklerini görmek yerine onu çoğu zaman dış müdahale, emperyalist plan, bölücülük ya da cumhuriyetin “hatalı uygulamaları” çerçevesinde kavrar. Kürtler ve ezilen diğer uluslar, cumhuriyetin “engelli ve üvey” çocuklarıdır. Böylece ezen ulus konumunun sağladığı ayrıcalıklar görünmezleşir. İşçi sınıfının birliğini savunuyor gibi yaparken, gerçekte bu birliği Türk devletinin inkârcı zeminine bağlar. Oysa işçi sınıfının birliği, ezilen ulusun haklarının inkârı üzerinde değil, şovenizme karşı açık ve kararlı bir kopuş üzerinde kurulabilir. Bu kopuş olmadan enternasyonalizm de sosyalizm de sınıf kardeşliği de boş sözden ibaret kalır. Hatta bu ulusalcı siyaset, ezilen ulus meselesini yalnızca feodal ilişkilerin sonucu olarak görür ve “aydınlanmanın”, haliyle cumhuriyetin düşmanı olarak kodlar. Dersim için de Ağrı için de Zilan ya da Newala Qesaba için de aynı şeyi dillendirir.

Fakat buradan çıkan sonuç, daha doğrusu çıkış reçetesi; sosyalist siyasetin Kürt hareketinin siyasal ufkuna eklemlenmesi değildir. Reformizmin ikinci biçimi işte bu noktada ortaya çıkar.

Ulusal Hareket, Kimi Ezberler…

Sosyalist hareketin son kırk yılına damgasını vuran en önemli başlıklardan biri kuşkusuz Kürt ulusal hareketidir. Kürt halkının inkâr ve imha siyasetine karşı geliştirdiği direniş, sömürgeci devlet şiddetine karşı yarattığı toplumsal dinamizm ve kitlesellik, Türkiye solunun önemli bir bölümünü kendi çekim merkezine almıştır. Ezen ulus milliyetçiliğine, yani şovenizme karşı durmak tarihsel olarak zorunlu ve anlamlıdır. Sosyalist hareketin bu konuda geliştirdiği bazı ezberler, inkârcı devlet aklına karşı bir fren işlevi de görmüştür. Ancak bu ezberlerin yarattığı teorik ve pratik tahribat da azımsanamaz.

En büyük teorik sapma, meselenin yalnızca “ezen ulus-ezilen ulus” çelişkisine indirgenmesi ve kapitalizmin, dolayısıyla sınıfsal çelişkilerin perdelenmesidir. Ulusal sorun elbette gerçektir; ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı, devrimci siyasetin pazarlık konusu yapılamayacak ilkelerindendir. Ancak ulusal sorun, sınıflar üstü bir “özgürlük romantizmi” içinde ele alındığında, ezilen ulusun içindeki sınıf çelişkileri de ulusal hareketin programatik sınırları da görünmez hale gelir. Kürt hareketi özü itibarıyla reformist, ulusal-demokratik ve dönemsel olarak silahlı karakter taşıyan bir siyasal hareketken, sosyalist solun bir bölümü ona “proletarya devriminin öncüsü” misyonunu yüklemiştir. Sözde yüklenmediği iddia edilse de bu tarzın sonucunda, dayanışma değil, sınıfsal bağımsızlığın teslim edilmiştir. Kürdistan’da komünist siyasetin gerekli olmadığını, “oranın kendi partisi var” kolaycılığıyla açıklamaya çalışır.

Gelinen noktada Kürt hareketi referansıyla geliştirilen ittifak siyasetleri, sol içi liberalleşmeyi hızlandırmıştır. Sınıfsal analiz rafa kaldırılınca, burjuva cumhuriyetine karşı mücadele ekseni de sakatlanmıştır. Solun bir kesiminde hâkim olan algı ise adeta, “Cumhuriyet aslında ilerici ve iyi bir projeydi; Kürtleri ezmeseydi, laikliği tam uygulasaydı, demokrasiye biraz daha açık olsaydı ne güzel olurdu” şekline dönüşmüştür. Bu kolaycılık, kimi zaman liberal, kimi zaman ulusalcı bir reformizm üretir. Çünkü 1923 Cumhuriyeti’nin sınıfsal karakterini, Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının egemenliğini tesis eden bir diktatörlük olduğunu gözden kaçırır. Bu nedenle de güncel siyasette sürekli olarak egemen kliklerin şu ya da bu kanadıyla, “laik/seküler” burjuvaziyle ya da “demokratik” kimlik siyasetiyle yeni mücadele ittifakları arar. Yukarıda belirtilen “misak-ı milli sınırlarına hapsolma” meselesinin her iki reformist damarda da mevcut olduğunu iddia etmemiz tam olarak buraya, işgalci, işbirlikçi / komprador sınıf tahlilinin yapılamamasına dayanmaktadır.

Kürt hareketinin çekim alanındaki liberal kimlikçi reformizmin ayırt edici özelliği, sınıfı siyasal belirleyen olmaktan çıkarmasıdır. Sınıf, bu hat içinde en fazla “demokratik” kimliklerden biri haline gelir. İşçi sınıfı, kapitalist üretim ilişkilerinin merkezindeki devrimci özne olarak değil; Kürt, kadın, Alevi, LGBTİ+, ekoloji, gençlik ve benzeri başlıkların yan yana dizildiği çoğulcu bir demokratik blokun parçalarından biri olarak ele alınır. Elbette ezilen kimliklerin mücadelesi gerçektir ve devrimci siyaset bu mücadeleleri küçümseyemez. Ancak bu mücadeleler kapitalist devletin ve üretim ilişkilerinin yıkımı hedefiyle birleşmediğinde, kimliklerin tanınması ve temsil edilmesi düzeyinde kalan bir reform programına dönüşür. Böyle bir program, düzenin sınırlarını aşmaz; düzenin içinde daha geniş bir yer açmaya çalışır.

Son dönemde Kürt hareketi çevresinde dolaşıma sokulan “sınıfsız sosyalizm” ve “Marksizm’i aşma” söylemleri bu savrulmanın teorik ifadesidir. Sınıfsız sosyalizm iddiası, ilk bakışta sınıfların ortadan kalktığı bir özgürleşme ufkuna işaret ediyor gibi sunulabilir; fakat sınıf mücadelesini, proletaryanın tarihsel rolünü ve kapitalist devlet iktidarının sona erdirilmesi sorununu belirsizleştirdiği anda sosyalizmin içeriğini boşaltır. Sosyalizm sınıfsız bir toplum hedefidir, fakat ona sınıf mücadelesinin üzerinden atlayarak varılamaz. “Sınıfsız sosyalizm” söylemi eğer işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesini, proletarya iktidarı sorununu, üretim araçlarının mülkiyetini ve kapitalist devlet iktidarının sona erdirilmesini gündem dışına itiyorsa, bu sosyalizmi derinleştirmek değil, onu ahlaki bir eşitlik söylemine indirgemektir.

Aynı şey “Marksizm’i aşma” iddiası için de geçerlidir. Marksizm’i aşmak adına sınıf mücadelesinin yerine kimliklerin yatay çoğulluğunu, devlet iktidarı sorununun yerine yerel-demokratik yönetimsellik biçimlerini, kapitalist sömürü analizinin yerine kültürel tanınma siyasetini koyan her yaklaşım, gerçekte Marksizm’i aşmaz; Marksizm’in devrimci çekirdeğini terk eder. Elbette Marksizm donmuş bir dogma değildir; her tarihsel dönemde yeniden üretilmek, yeni olgular karşısında sınanmak zorundadır. Fakat Marksizmin geliştirilmesi ile onun sınıf, devlet, devrim ve iktidar kavramlarının tasfiyesi aynı şey değildir. Birincisi devrimci teorinin canlılığı; ikincisi reformizmin teorik ambalajıdır.

Bu noktada Türkiye solunun bir bölümü Kürdistan devrimini Kürt hareketine emanet etmekle kalmamakta; Batı’da yani Türkiye’de, devrim yerine reform arayışına yönelmektedir. İktidar perspektifi kaybolduğu için siyaset “steril” alanlarda devinir: Kampanyalar, platformlar, seçim pazarlıkları, demokratik blok çağrıları, kimlik temsilleri, ortak bildiriler ve dönemsel ittifaklar. Bunların hiçbiri kendi başına gereksiz değildir; fakat sınıf iktidarı hedefinin yerine geçtiğinde devrimci özne aşınır. Türkiye işçi sınıfının bağımsız devrimci hattı kurulmadıkça, Kürt halkıyla gerçek enternasyonalist birlik de kurulamaz. Çünkü birliğin zemini herhangi bir ulusal hareketin stratejisine tabi olmak değil, her iki tarafta da burjuva egemenliğe karşı sınıf eksenli devrimci kopuşu örgütlemektir.

Hadi O Zaman Acı Reçete!

Teorik lafazanlık değil, devrim yapmak istiyoruz. Tarihten öğreniyor ve geleceğe bakıyoruz. Reformizmin, her türden düzen içi yaklaşımın elbette çözümü de var. Burjuva devletin, düzen solunun temkinle yaklaştığı, köylü diye alay ettiği, kendisinin de taptığı bütün putları gencecik yaşında paramparça eden bu nedenle tarihsel olarak mesafeli oldukları komünist önder, bundan tam 50 yıl önce acı reçeteyi ortaya koydu.

İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin önemi ve güncelliği günümüzde bir kez daha açığa çıkıyor. Kaypakkaya’nın sol hareket içinde yarattığı kopuş, yalnızca ulusal soruna getirdiği cesur yorumla sınırlı değildir. Onun ideolojik sarsılmazlığını belirleyen esas nokta, sistemin sınıfsal kimliğinin üzerinden atlamayan uzlaşmaz çizgisidir. Kaypakkaya, Kemalizm’i ve burjuva cumhuriyetin kuruluş kodlarını analiz ederken onu yalnızca üst yapısal bir modernleşme hamlesi olarak görmemiş; doğrudan doğruya komprador burjuvazinin ve feodal ağaların sınıf hâkimiyeti olarak tanımlamıştır. Bu tanım, onu sistemle hiçbir noktada uzlaşamayacak bir hatta yerleştirmiştir.

Kaypakkaya çizgisi, bugünün “Kürtleri ezmeseydi cumhuriyet iyiydi” diyen reformist kolaycılığına karşı, cumhuriyetin özündeki sınıfsal sömürü ve tahakküm mekanizmalarını cepheden hedef alan devrimci bir pusuladır. Aynı zamanda, Kürt hareketinin etkisine mesafe arayışında olan; daha doğrusu tek meselesi bu olan ulusalcı-reformist çizginin yasalcılığına ve cumhuriyete tapınmacı tarzına karşı açılmış bir bayraktır. Kaypakkaya’nın güncelliği, iki reformist ikizin de üzerinden atladığı noktada durmasındadır. Ne ezen ulus devletinin burjuva cumhuriyetine sığınmak ne de ezilen ulus hareketinin siyasal ufkuna yedeklenmek… Asıl mesele, sınıfın bağımsız devrimci hattını ve iktidar hedefini kurmaktır.

Devrimci olan, reform taleplerini sınıf mücadelesinin okulları haline getirmek; fakat reformları nihai hedef diye pazarlamamaktır. Demokratik hakları savunmak; fakat demokrasiyi burjuva devletin iyileştirilmiş biçimine indirgememektir.

Düzen içi siyaset, devrimci hareketi iki biçimde teslim alır. Birincisi, ona “gerçekçi ol” der; ikincisi, ona “geniş kitleleri ürkütme” der. Gerçekçilik adı altında iktidar hedefi ertelenir, genişlik adına program sulandırılır, birlik adına sınıf bağımsızlığı feda edilir. Oysa devrimci siyaset, verili bilinç düzeyine teslim olmak değil, onu dönüştürme iddiasıdır. Kitlelerin bugün laiklik, barış, geçim, özgürlük, güvenlik, kimlik, adalet ya da demokrasi talebiyle hareket etmesi, sosyalistlerin bu talepleri düzen içi biçimleriyle tekrarlamasını gerektirmez. Tam tersine bu taleplerin her biri, kapitalist düzenin sınırlarına çarptığı noktada sınıf iktidarı sorununa bağlanmalıdır. Pahalılık, ücret sorunu, işsizlik, barınma krizi, kadın emeğinin sömürüsü, gençliğin geleceksizliği, Kürt halkının inkârı ve doğanın talanı aynı düzlemin, sermaye düzeni ve onun devletinin parçalarıdır.

Dolayısıyla mesele, “ulusalcı sol mu, liberal demokrat sol mu?” tercihi değildir. Bu ikilik başlı başına düzen içi bir kapan oluşturur. Ulusalcı reformizm, işçi sınıfını Türk burjuva cumhuriyetinin restorasyonuna çağırır. Liberal kimlikçi reformizm, işçi sınıfını demokratik çoğulculuk adına ulusal hareketin ve düzen içi ittifakların kuyruğuna bağlar. Biri sınıfın yerine milleti, diğeri sınıfın yerine kimlikler toplamını koyar. Biri iktidarı devletin mevcut biçiminin geri kazanılması olarak düşünür, diğeri iktidar sorununu yatay demokrasi, yerel özerklik ve temsil mekanizmaları içinde eritmeye çalışır. İkisi de kapitalist devlet iktidarının sona erdirilmesi ve işçi-emekçi iktidarının kurulması sorunundan kaçar.

Türkiye solunun siyasetsizliği, işte bu kaçışın doğal sonucudur. Siyaset, sınıfın bağımsız çıkarlarını temsil etme cesaretiyle başlar. Siyaset, egemen sınıf kliklerinden birine yaslanmayı reddetmekle başlar. Siyaset, ezilen ulusun haklarını savunurken ulusal hareketin sınırlarını da görebilmekle; laiklik mücadelesi yürütürken burjuva cumhuriyetin tapınağına kapanmamakla; demokratik hakları savunurken burjuva demokrasisinin ufkuna razı olmamakla başlar. Siyaset, reformizmin sunduğu kolay cevapları reddedip zor soruya dönmekle başlar. İşçi sınıfı iktidarı nasıl alacak, sermaye düzeni nasıl yıkılacak, ezilenlerin özgürlüğü hangi sınıfsal zeminde birleşecek?

Bugünün görevi, iki reformist ikizin “saç çekişmesine” taraf olmak değil, onların ortak zeminini dağıtmaktır. Ulusalcı sol reformizmin cumhuriyetçi yasalcılığı da Kürt hareketinin çekimindeki liberal kimlikçi reformizmin demokratik ittifakçılığı da devrimci siyasetin yerine ikame edilmiş eksik bilinç biçimleridir. Bunlarla hesaplaşmak, şovenizme göz kırpmak ya da ezilen kimliklerin mücadelesini küçümsemek değildir. Tam tersine, ezilenlerin gerçek kurtuluşunu düzen içi pazarlıkların, temsil mekanizmalarının ve burjuva restorasyon projelerinin ötesinde düşünme zorunluluğudur.

Sınıf perspektifine geri dönmeden, iktidar hedefi yeniden kurulmadan, Türkiye solunun siyasetsizliği aşılamaz. Sosyalizm, burjuva cumhuriyetin sol yorumu değildir. Sosyalizm, ulusal hareketin demokratik programının kırmızıya boyanmış hali de değildir. Sosyalizm, kapitalist üretim ilişkilerine, burjuva devlete, emperyalist bağımlılığa, patriyarkal ve ulusal tahakküm biçimlerine karşı işçi sınıfının ve emekçilerin bağımsız iktidar mücadelesidir. Bu mücadele yasal alanı kullanır ama ona sığmaz; reformları savunur ama reformizme teslim olmaz; ulusal baskıya karşı çıkar ama ulusal hareketin sınırlarında erimez; laikliği savunur ama burjuva cumhuriyete tapmaz.

Türkiye solunun yeniden siyaset üretmesi, ancak bu açık ve sert ayrım çizgileriyle mümkündür. Devrimcilik, düzen içi seçeneklerin en radikali olmak değildir. Devrimcilik, burjuva düzenin bir şekilde seçenek olmaktan çıkarılmasıdır. Reformizmin iki yüzü de bize “biraz daha gerçekçilik, biraz daha ittifak, biraz daha temsil, biraz daha sabır” laflarını sıralamaktadır. Oysa tarih, iktidar hedefini erteleyenlerin sonunda başkalarının iktidarına rıza ürettiğini defalarca göstermiştir. Bugün gerekli olan, sınıfı yeniden siyasetin merkezine koyan, burjuva cumhuriyetle de liberal demokratik restorasyonla da arasına kalın bir çizgi çeken, ezilen ulusların özgürlüğünü işçi sınıfının devrimci kurtuluş mücadelesiyle birleştiren bağımsız bir hattır.

Bu hattın kurulması kolay değildir; ama başka bir çıkış da yoktur. Çünkü siyasetsizliğin panzehiri daha fazla gündem takip etmek, daha fazla ittifak formülü üretmek ya da daha parlak reform paketleri yazmak değildir. Panzehir, sınıfın bağımsız siyasetini ve iktidar iddiasını yeniden kurmaktır. Türkiye solunun düzen içi sınırlara mahkûm oldukça siyasetsiz kalması bir tesadüf değil, yapısal bir sonuçtur. O halde yapılması gereken de açıktır: düzenin içindeki reformist ikizlerden kopmak, sınıf ve iktidar eksenli devrimci siyaseti yeniden kurmak, sosyalizmi cumhuriyetçi nostaljinin ya da liberal kimlikçi çoğulculuğun eklentisi olmaktan kurtarmak. Gerçek siyaset, tam da bu kopuşun başladığı yerde başlar.

Reformizm eleştirisi reformistler arasında da bir modaya dönüşmüştür. Ancak mesela ulusalcı reformistleri eleştiren kimi yapılar, hatta bunu “reformizm eleştirisi” altında yaptığını iddia edenlerin bir bölümü liberal reformisttir. Şimdi, yazının sonunda “sen mi karar vereceksin kimin reformist olduğuna” sorusu da belirebilir kafalarda. Öyle bir iddiam da yok, olamaz da. Ancak bir gerçeklik, tüm tarihin önünde çıplaklığıyla ortada durmaktadır; sınıf perspektifi ve iktidar hedefi olmaksızın kapitalist düzen içinde en sert ifadeleri de dillendirseniz ancak “en sert ifadeleri dillendiren reformist” olursunuz!

Bu habere ilişkin tepkinizi belirtin.

Bunlar da ilginizi çekebilir