
Yazar/Zeynep Hayır
Türkiye’de MESEM kapsamındaki çocuk işçiliği tartışmaları sürerken, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in katıldığı Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi’nde Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gençler, çocuk işçilerin ağır koşullarda çalıştırılmasını ve artan iş cinayetlerini teşhir etmek için basın açıklaması yapmak istedi. Etkinlik, MESEM’in taşeronlaşmış ve denetimsiz iş gücü politikalarını temsil eden bir program kapsamında düzenlenmişti. Ancak sert saldırı ile 17 genç gözaltına alındı; içlerinden 16’sı savcılığa dahi çıkarılmadan mahkemeye sevk edilip tutuklandı. Bu tutuklamalar, hukuki olmaktan çok çocuk emeğinin sömürülmesine yönelen toplumsal itirazın susturulmak istendiğini gösterdi.
MESEM denilen sistem, yıllardır “mesleki eğitim” adı altında çocukları ucuz, denetimsiz ve güvencesiz işgücü olarak sermayenin kullanımına açıyor. Okul ile fabrika arasındaki çizgi tamamen siliniyor; çocuklara verilen sözde eğitim, fiilen uzun mesai, ağır iş, düşük ücret ve tehlikeli koşullara dönüşüyor.
Raporlar, çocuk işçi ölümlerinin son yıllarda belirgin biçimde arttığını gösteriyor. Her ölüm resmi kayıtlarda bir “iş kazası” olarak geçiyor. Oysa bu kazalar rastlantı değil; sistematik bir örgütlenmenin sonuçlarıdır.
Bugün Türkiye’de yaklaşık dokuz milyon çocuk yoksulluk sınırının altında yaşıyor; yüz binlercesi yatağa aç giriyor. Eğitime erişimdeki eşitsizlik derinleşiyor. Bir tarafta sermaye sahiplerinin çocukları özel okullarda, güvenli laboratuvarlarda, ayrıcalıklı programlarda yetiştirilirken; diğer tarafta yoksul ailelerin çocukları daha on dört-on beş yaşında taşeron atölyelerde, metal preslerinin yanında, paketleme bantlarında çalışmak zorunda kalıyor. Çocukluğun en temel hakkı olan oyunu bırakın, tokluk bile bu çocukların hayatından siliniyor.
Son iki yılda MESEM kapsamında ya da ona bağlı taşeron uygulamalarda onlarca çocuk işçi yaşamını yitirdi. 15 yaşındaki bir çocuk “stajyer” olarak kayda geçtiği için ölüm raporu basit bir sanayi kazası gibi ele alındı. 16 yaşındaki bir başka çocuk pres makinesine sıkışarak can verdi. Ailelerin acısı, devlet raporlarının soğuk diliyle gölgelendi. Bu ölümler yalnızca birer trajedi değil; devlet eliyle desteklenen ekonomik bir düzenin görünür sonuçları haline geldi.
Çocuk işçiliği artık münferit bir sorun değil; sistemin bütünü tarafından örgütlenen bir sömürü modelidir. Yoksulluk derinleştikçe işgücü olarak çocuklara duyulan ihtiyaç artıyor; sermaye üretim maliyetini düşürürken devlet denetimleri zayıflıyor. Mesleki eğitim etiketi ise hem şirketleri hem devleti sorumluluktan koruyan bir kalkan gibi kullanılıyor. Bu çark döndükçe ayrıcalıklı çocuklar geleceğe hazırlanıyor, yoksul çocuklar ise bugünün ağır yükünde eziliyor.
İşte tam bu noktada TİP’li gençlerin yaptığı açıklama, bir siyasi eylemin ötesine geçti. MESEM’in temsil edildiği o etkinlik sırasında sesini çıkaramayan çocukların yerine konuşulan bir adalet talebiydi. Bu talep darpla, gözaltıyla ve tutuklamayla karşılandı. Yani mesele yalnızca bir protestonun bastırılması değil; çocuk emeğini sorgulayan her sözün devlet-sermaye ortaklığının duvarına çarpmasıydı.
Bugün Türkiye’de her çocuk işçi ölümü, her yaralanma, her tutuklama bize aynı şeyi anlatıyor: Bir ülkede çocuklar üretim sahasında can veriyorsa, sorun bireylerde değil; bütünüyle sistemin doğasında yatıyor. Yaşam hakkının geri plana atıldığı bu düzen, çocuklardan geleceğin değil, bugünün ucuz emeğini yaratmaya çalışıyor. Ve bu gerçeği dile getiren gençlerin tutuklanması, sömürüye karşı yükselen sesin bastırılmak istendiğinden başka bir anlama gelmiyor.
Tutuklanan 16 genç serbest bırakılmalıdır; onların sesi toplumsal vicdanın sesidir.
Çocuklar ölümü değil; yaşamı, hayal kurmayı ve eşit koşullarda insanca yaşamayı hak ediyor.








