
Dünya Ekonomik Forumu, Alman burjuva iktisatçı Klaus Schwab tarafından 1971’de kurulduğundan bu yana, emperyalist-kapitalist sistemin aksayan yanlarını tespit etmek ve ortak çözümler geliştirip uygulamak amacıyla her yıl Davos’ta toplanmaktadır. Bu toplantılarda belirlenen ve hayata geçirilen neo-liberal ekonomi politikaları, bu yıl yapılan zirve toplantısında tarihin çöplüğüne gömülmek üzere mezarlığa doğru yola çıkardılar. Yerine hangi politikanın belirlenip uygulanacağına henüz karar vermiş değiller. Önlerinde iki yol var; ya yeniden ortak bir politika belirleyerek pazar alanlarını, enerji kaynaklarını ve transfer güzergahlarını, gelişen dijital teknolojinin ihtiyaç duyduğu değerli toprak elementlerini paylaşıp, jeo-askeri hegemonya alanlarını belirleyecekler; ya da bu paylaşımları ve hegemonyayı şiddet yoluyla, yani dünya emekçi halklarını birbirine kırdıracak olan üçüncü bir emperyalist savaşla gerçekleştirecekler.
Özellikle pandemi sonrasındaki gelişmeler dikkate alındığında, görünen ve öne çıkan eğilim ikinci yolun tercih edildiğidir. Bunun başını ABD ve İngiliz emperyalistleri çekerken; pastadan büyük pay kapma hevesindeki Netanyahu, Erdoğan, Modi ve Orban gibi uşakları ise figüranlıkta birbiriyle yarışmaktadır.
İkinci emperyalist paylaşım savaşından bu yana ABD-İngiliz emperyalistlerinin arkasında hizalanan AB emperyalistleri ise, Trump’ın kendi egemenlik alanlarına da göz dikmesinden oldukça rahatsız ve tedirgindir. Bu rahatsızlık ve tedirginliklerini Davos Zirvesi’nde Fransız emperyalizminin temsilcisi Emmanuel Macron, “Kanun tanımayan bir dünyaya doğru ilerliyoruz” sözleriyle dile getirmiş; diğer temsilciler de bunu farklı cümlelerle tekrar etmiştir. Ancak kendi içlerinde bir bütün oluşturmamaları, dolayısıyla ortak bir politika geliştirip ortak hareket edememeleri; askeri olarak iki kutbun (ABD-İngiliz kutbu ile Çin-Rusya kutbu) sahip olduğu güç karşısında zayıf kalmaları ve ayrıca ABD’nin kontrolünde olan, büyük ölçüde işlevsizleşmiş ve bugüne kadar şemsiyesi altına sığındıkları NATO’nun, girişilecek bir paylaşım savaşında fiilen ortadan kalkacağı korkusu, bu güçleri yeniden ABD-İngiliz emperyalistlerinin peşine takılmaya zorlayan zemini oluşturmaktadır. Nitekim, kışkırtmaları sonucunda Ukrayna-Rusya savaşının başlatılması; Trump’ın “ya bizimlesiniz ya da karşımızdasınız” anlayışından başka bir şey olmayan NATO’nun finansal ve askerî yükünü AB’ye yıkması, kendisine uymayan ülkelere gümrük oranlarını artırması ve Grönland benzeri tehditlerle AB emperyalistlerini hizaya getirmesi bu tabloyu açıkça ortaya koymaktadır.
Diğer kutup ise; Esad’ın devrilmesi, İran’ın ABD ve İsrail tarafından bombalanması, Karakas’ın bir gece yarısı basılarak Maduro’nun kaçırılma girişimi ile Küba, Meksika ve İran gibi müttefiklerine yönelik saldırı tehditleri karşısında, yaptıkları diplomatik açıklamalar dışında şimdilik sessiz sedasız olup biteni izlemektedir. Bu süreçte, ortaya çıkacak gelişmelere göre hem ekonomik hem de askerî açıdan güç biriktirmekte; an be an yaşanan bu dengesizliklerden hareketle bölgesel ve küresel dengeleri kendi lehlerine göre yeniden şekillendirme hamleleri yapmaktadır.
Eğer Esad’ın devrilmesinden sonra daha da belirginleşen ve sıklaşan ABD-İngiliz merkezli hamleleri, anlatmaya çalıştığımız mevcut gidişatın dışında okursak, gelişmeleri değerlendirmede yerelci bir darlığa düşeriz. Bu darlığa düşmemek için karşılıklı atılan adımları görmezden gelemeyiz. Çünkü atılan her bir adım, geleceğin nasıl şekilleneceğinin de bir göstergesini oluşturmaktadır. Bu nedenle, son süreçte yaşanan gelişmeleri kısaca da olsa yazımızın kapsamı içinde ele almakta fayda vardır.
Bir Kez Daha Yüz yüze Kaldığı Aldatma ve Komplo Karşısında Kürt İçin Yaşamda Kalmanın Tek Yolu Savaşmak Kaldı
IŞİD tüm vahşetiyle Suriye’yi kana bularken, kahramanca direnen Kürt halkı Kobani’de bir yandan cihatçı barbarlara karşı savaşırken, diğer yandan da tarihsel kodlarında Kürt düşmanlığı bulunan faşist “TC”ye ve onun eğit-donat programları çerçevesinde örgütleyip Kürtlerin üzerine saldığı diğer cihatçı gruplara karşı özgürlük bayrağını yükseltiyordu. Bu büyük direniş, nasıl ki ezilen halklar nezdinde ilgi ve duyarlılık yarattıysa, Suriye üzerinde hesapları olan emperyalistlerin de ilgi alanına girmesine neden oldu. IŞİD’i bitirme manipülasyonu üzerinden, bu direnişin öncülüğünü yapan Kürt Hareketi ile ilişki kuruldu; vaatler verildi, ekonomik ve askerî destek sağlandı. Bu süreçte “TC”nin bölge üzerinde beslediği yeni-Osmanlıcı hevesler geçici olarak dizginlendi. Ancak Afrin ve Serêkaniyê işgallerinin önü açılarak, “TC”nin bu hevesleri adeta bir rüşvet aracı olarak yatıştırıldı. Böylece Suriye özgülünde tasarlanan planlar için göreli bir istikrar ortamı yaratıldı. ABD-İngiliz ortak planı ve daha sonra bu plana dâhil edilen “TC” ile Şara’nın, umulmadık derecede kısa bir sürede Şam Sarayı’na oturmasıyla birlikte, bölgeye yönelik yeni planlar da devreye sokuldu.
Bu planın ilk ayağı, sınır komşusu olarak İslamcı bir iktidarı kendi varlığı açısından tehlikeli gören ve istemeyen, Batılı emperyalistlerin bölgedeki en güçlü dayanağı olan İsrail Siyonizmi’nin taleplerinin karşılanmasıydı. ABD, İsrail, Suriye ve “TC”nin ocak ayı başında Paris’te yaptıkları toplantıda alınan kararlarla bu adım hayata geçirildi. Ahmet Şara, iktidarını koruyabilmek için İsrail’in tüm taleplerini kabul etti. Öyle ki, kendi toprağı olan Golan Tepeleri’nden fiilen vazgeçti. Planın ikinci adımı ise, başından beri Rojava’nın varlığını yani yanı başında hangi biçimde olursa olsun bir Kürt oluşumu ve yönetimini asla istemeyen “TC”nin taleplerinin karşılanmasıydı. Üçüncü adım da İran’a yönelik planın devreye sokulmasıydı. Bu adımda sahada hedef İran gibi görünürken, asıl ufkun Çin ve Rusya’ya uzandığı anlaşılmaktadır.
İran’a yönelik bu planlamada “TC”yi bir koçbaşı olarak hazırda tutan ABD-İngiliz emperyalizmi, “Terörsüz Türkiye” süreciyle esas olarak Rojava’nın varlığına kastetmeyi hedefliyordu. Bu nedenle İmralı’dan gelen “silah bırakma” çağrısının “Rojava’yı da kapsadığı” ve buna uyulması gerektiği, aksi durumda herhangi bir ilerleme sağlanamayacağını açıklıyordu “TC” sözcüleri. Ancak Kürt Hareketi Rojava’yı sürecin dışında tutmakta ısrar edince, ABD ve İsrail, hamleyi, Paris Toplantısı’nda ”TC”nin önünü açmakla yaptı…ama şu da bir gerçekliktir ki, ‘’TC”nin tarihi ne kadar Kürt düşmanlığı ve katliamlarıyla anılıyorsa, aynı zamanda Kürdün şanlı direnişleriyle de anılır. Nasıl ki ne yaşarlarsa yaşasınlar, mazlum uluslar hiçbir zaman özgürlükten vazgeçmiyorlarsa, Kürtlerde öyledir. Özgürlük düşleri her daim capcanlıdır ve fırsatını buldukları an elindeki her şeyle özgürlüğü için mücadeleye kuşanır. Bu tarihin bize defalarca gösterdiği bir gerçek. Bu kez de öyle oldu; emperyalist odaklarda kurulan satış pazarında Kürtler, satın alınamayacak bir halk ve ulus olduğunu bir kez daha ortaya koydular. Bir de tabii ki bu noktaya gelişin bir muhasebesi ve içinde kanlı canlı duran derslerin bir derlenmesi gerekecektir: Bu noktaya gelişin nedenleri ve müsebbipleri kimlerdir? Bizim perspektifimizde bu soruların bir cevabı vardır.
İlki şudur; emperyalistler arasındaki çelişki ve çatışmalar kimi olanaklar sunar, fırsatlar yaratır. Bunları iyi gözetmek ve ortaya çıkan fırsatları kullanmak gerekir. Ancak bunu yaparken, öncelikle, esas amacımızı asla unutmadan ve gevşetmeden, o güce angaje olmadan, kurumsal ve politik hedeflerimizde bağımsızlığımızı koruyarak, kendi öz gücümüze yaslanarak ve güvenerek hareket etmek. Göreli olarak birlikte hareket ettiğimiz güçle devrimci amaçlarımız çatıştığı anda kendi başımıza hareket etme perspektifinden asla taviz vermemek.
İkincisi; emperyalist, burjuva gerici hiçbir güç kendi çıkarları olmadan ne halk hareketlerine ne sınıf hareketlerine ne de ulusal kurtuluş hareketleri ve kimlik, çevre vb. hareketlere asla yanaşmazlar. Doğaları gereği bunlara düşmandırlar. Bırakalım sözlü anlaşmaları yazılı anlaşmalar yapılsa bile çıkarlarına göre altına imzaları attıkları anlaşmaları yırtıp atarlar, yarı yolda ya da satarlar. Çünkü mülkiyet sınıflarının ahlaki ölçüleri yoktur, tutarsız, ilkesiz ve faydacıdırlar. Bunlara insanlık çokça tanıklık etti. Bu tanıklığımızı asla unutmamalıyız.
Emperyalist-kapitalist gerici güçlere, devletlere ve bunların sahibi oldukları sistemlere entegre olmak demek, özgürlüğümüzden vazgeçip onların egemenliğini kabul etmemiz demektir. İmralı’da kamuoyuna açıklanan ilk metindeki “devlet ve toplumla bütünleşmek” perspektifi tamamıyla budur ve bugünün üzerine inşa olduğu anlayıştır. Kürt Hareketi’ni sonu belirsiz beklentiler içinde âtıl hâle getiren ve politik uyanıklığını elinden alan bu perspektifle ciddi bir şekilde hesaplaşmak bir zorunluluktur. Ki zaten, “Silahlı örgüt ve silahlı mücadele miadını doldurmuştur” gibi bir anlayış, bugün yaşanmakta olan gerçekler tarafından zaten boşa çıkarılmıştır. Sınıfsal, ulusal ve demokratik hakları, özgürlüğü kazanmak için egemen düzenlerle kavgaya girildiğinde, eldeki tek araç devrimci bir örgüttür ve onun kumandasındaki silahtır. Hele ki Orta Doğu gibi bir coğrafyada bu, çok daha fazlasıyla bir zorunluluktur.
Arzumuz ve isteğimiz, Kürt ulusal hareketinin mevcut önderliğinin de en az bizim kadar bildiği ve kendi tarihsel deneyimlerinde de yaşadığı gibi, bu gerçekler ışığında gerekli devrimci adımları atmasıdır. Yapılan açıklamalar ve çağrılar, bu yönlü arzu ve istemimizi canlı tutmaktadır. Çünkü henüz her şey bitmiş değildir. Kürt halkı, Rojava’daki kazanımlarına ve umutlarına sarılmış vaziyette ayaktadır!
İran Emekçi Halkları Ayakta
Emperyalistlerin Orta Doğu’da bundan sonraki asıl büyük meşguliyetleri İran olacaktır. ABD’nin başını çektiği emperyalist blok, Suriye’de Rus emperyalizmini Esad’la ilişkisinden söktükten sonra şimdi de Molla rejiminin özellikle Çin’le geliştirmeye çalıştığı stratejik ilişkiyi akamete uğratma derdindedir. Çünkü İran, Çin için Orta Doğu’ya açılma kapısı işlevi görmektedir. İkincisi; Çin’in ekonomik gelişmesi için zorunlu olan petrol ve doğal gaz ihtiyacının büyük bir kısmını İran’dan, üstelik ucuz fiyatlarla tedarik etmesidir. Çin bunları kaybetmek istememektedir. En büyük rakipleri olan ABD ve İngiltere ise Çin’i geriletmek için onu bu kaynaklardan mahrum bırakmak istemektedir. Bu durum, doğal olarak İran’ı emperyalist kapışmanın keskinleşeceği ve hatta genel bir savaşın fitilini ateşleyebileceği bir alan hâline getirme riski taşımakla birlikte, henüz buna hazır değildirler. Bu nedenle tehditler eşliğinde bir ara yol bulmaya çalışırlarken, İran’da da toplumsal bir kaynama yaşanmaktadır ve gerici molla rejimi, İran halkının kanını akıtmaktan ve darağaçlarını işletmekten geri durmamaktadır.
Şer’i bir iktidar altında bütün demokratik hakları ellerinden alınmış, yaşam alanları daraltılmış, yaşam tarzları dinî kurallarla kısıtlanmış olan halk; açlığa, yoksulluğa ve sefalete mahkûm edilirken, iktidardaki gerici ulema takımı ve yönetici tayfa sefa içinde yaşamaktadır. Bu durum doğal olarak emekçi halkın öfkesini kabartmaktadır. Bu nedenle İran’da halk sık sık sokaklara çıkarak rejimle kanlı kavgalara tutuşmaktadır. Mahsa Amini’nin katledilmesi ve sonrasında rejim güçlerinin sokaklarda ve evlerde gerçekleştirdiği infazlar ile toplumun gözünü korkutmak için uygulanan idamlar, hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ korumaktadır.
Şimdi ise halk, yine açlığa, yoksulluğa, sefalete ve baskılara karşı ayağa kalkmıştır. Bu kez rejim, ABD ve İsrail’in bombalamalarını bahane ederek çok daha saldırgan bir biçimde silahlı güçlerini halkın üzerine salmıştır. Gemi azıya almışçasına sokakları ve meydanları dolduran halka saldıran devlet, binlerce insanı katletmiştir. Kendi açıkladıkları resmî rakamlara göre bile, haklarını talep eden ve yoksulluğuna isyan eden halka yönelik vahşi saldırılar sonucunda beş binin üzerinde insan katledilmiştir. Gerçek rakam ise bunun çok çok üzerindedir. İran halkı ayaktadır; ancak bu ayaklanan yüz binlerce emekçiyi örgütleyecek ve devrimci hedeflere, yani iktidarı alaşağı etmeye sevk edecek devrimci bir güç ne yazık ki yoktur. Var olan devrimci ve ulusal örgütlerin kitle bağları ise oldukça zayıftır. Bu nedenle ardı ardına patlayan ayaklanmalarda herhangi bir ciddi varlık gösterememektedirler.
Bu güçler sahneye çıkamayınca, Arap Baharı’nda ve Suriye’de gördüğümüz gibi, emperyalistler bu boşluğu doldurmaya ve halkın kendiliğinden gelişen öfkesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. İran’daki bu durum Trump’ı da heveslendirmiştir. Ayaklanan halka, “devam edin, güçlerimiz yolda” mealinde çağrılar bile yapmıştır. Fakat İran’a yönelik böyle bir müdahalenin yaratacağı sonuçları gören diğer emperyalistler ve İsrail, Trump’ı durdurmak zorunda kalmıştır. Trump’ın tehditlerini dikkate alan molla rejimi ise halka yönelik katliamlarını kesmeden, Trump’la anlaşma arayışına girmiştir. Ancak ortada henüz somut bir anlaşma yoktur. Bu girişimlerin ne sonuç doğuracağı ve tarafların anlaşıp anlaşamayacağı şu an için belirsizdir.
Zira Trump’ın, emperyalist karargâhlarda belirlenmiş politikaları dile getirme tarzı diplomatik dilden uzaktır; askerî saldırı ve ticari kısıtlamalar üzerinden tehditkârdır. Mahalle kabadayısı tarzı lümpendir, bodoslamadır. Ancak buna rağmen çoğu zaman sonuç alabilmektedir. Arzuladığını elde ettiğinde ise zafer kazanmış edasıyla, hedefe koyduğu ülkelerden yerine getirilmesini istediği talepleri koparmaktadır. Bunun en yalın örneğini Venezuela’da gördük.
Yeni Korsan Trump
Netanyahu, Filistin işgali ve soykırımıyla korsanlığın kapısını araladı ve Suriye’deki işgalleriyle bunu taçlandırdı. Trump ise Venezuela’yı bir gece yarısı basıp Maduro’yu sarayından kaçırarak tutsak etti ve korsanlığı bir basamak daha yükseltti. Bu korsanlığıyla övünmekten de geri durmadı. Bu korsanlığı iki noktada ele almak gerekir.
Birincisi; ülkelerin işgali ne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gaspıysa, bir ülkeyi silahlı güçlerle basarak o ülke halkının seçilmiş liderini tutsak edip kaçırmak da o kadar kendi kaderini tayin etme hakkının gaspıdır. Bu nedenle Maduro’ya yapılana karşı çıkarız. Karşı çıkmamız, Maduro’yu savunma anlamı taşımaz. Biz komünistler, ülke emekçi halklarının kendi egemenlerini ve diktatörlerini ancak kendilerinin yargılamasını meşru ve gerçek bir yargılama olarak görürüz. Alaşağı etmeleri, yargılamaları ve cezalandırmaları halkın meşru hakkıdır ve bu hak tarihsel yasalardan alınır. Bir emperyalist gücün, hangi gerekçeyle olursa olsun, bir başka ülkeye veya liderine yönelik saldırısının o ülkenin emekçi halklarına özgürlük ya da ekonomik ve demokratik kazanımlar getirmeyeceğini; aksine kendi çıkarları için yapıldığından dolayı daha büyük zorluklar, baskılar ve yoksulluklar yarattığını biliriz. Bu, İran için de böyledir, Venezuela için de.
İkincisi; Venezuela, Hugo Chávez’in iktidara gelmesi ve ABD’li petrol tekellerinin işlettiği kuyuların büyük bir bölümünü ulusallaştırmasıyla ABD ile gerilimli bir sürece girdi. Bu nedenle ABD, Venezuela ordusu içindeki taraftarlarını harekete geçirerek Chávez’e karşı bir darbe tezgâhladı ve Chávez’i tutsak ettirdi. Ancak Venezuela halkının ayaklanması ve cuntayı tanımaması sonucunda darbe başarılamadı; Chávez serbest bırakıldı. Cuntacılar, destekçileri ve örgütleyicilerinin çoğu kaçarak ABD’ye sığındı. Chávez, zaten seçildiği günden itibaren yönünü Rusya ve Çin’e dönmüştü. Bu iki ülkeden hem politik hem de ekonomik destek alıyor; çıkardığı petrol ve doğal gazı da özellikle büyük bir kısmını Çin’e olmak üzere bu ülkelere satıyordu. Chávez’in ölümünün ardından iktidara gelen Maduro da bu politikayı sürdürdü. Yanı başındaki bir ülkenin kendisine boyun eğmemesine ve rakipleriyle hareket etmesine ABD emperyalizmi sessiz kalamazdı; kalması doğasına aykırıdır.
Dünyayı ABD çıkarlarına göre dizayn etme arzusuyla iktidara gelen Trump, önce kendi “arka bahçesi”ne yöneldi. ABD’nin 51. eyaleti yapmak için Kanada’yı işgal etme tehditleri savurdu. Gümrük oranlarını yükseltti. Kanada AB emperyalistlerinin araya girmesiyle anlaşma yoluna gitti. Trump amacından yine de vazgeçmedi, sadece öncelik sırasını değiştirdi ve Venezuela’yı ilk sıraya koydu ve yaptı. Bunu yaparak bir yanıyla Latin Amerika’da kendisine boyun eğmeyen diğer ülkelere gözdağı verdi. Diğer yanıyla da Çin’in ihtiyacı olan petrol ve doğalgazın vanalarını ele geçirdi. Böylelikle Çin’i kendisine mahkûm etme ve anlaşmaya zorlama avantajı kazandı. Yani esas amacı buydu ve bunu saldırıdan sonra çok net cümlelerle de itiraf etti. Trump önderliğindeki ABD emperyalist sermayenin bütün derdi ve hesabı, en büyük rakibi olan Çin ve Rusya’nın önünü kesmek. Uyuşturucu, göç vb. gibi gerekçeler halkları kandırarak saldırılarını meşru göstermekten başka bir şey değil. Şimdi aynı tehditleri Küba ve Meksika içinde yapmaktadır. Venezuela’ya yaptıklarını bu ülkelere de yapar mı? Fırsatını bulur ve bölgesel ve küresel denge koşulları uygun olursa, yapar.
Diğer emperyalist ülkeler ve bilumum burjuva aydınlar, Venezuela saldırısından sonra konuya uluslararası hukukun ihlali üzerinden tepki gösterdi. Bir gazetecinin bu yönlü sorusuna, “Benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diye cevap vermişti Trump. Davos Zirvesi’nde konuşan Macron da Trump’ın bu sözü üzerinden “Kanun tanımayan bir dünyaya doğru ilerliyoruz” demişti. Uluslararası hukuku tanımama, korsanlıktan başka bir şey değildir. Aynı röportajda Trump, “Beni durdurabilecek tek şey, kendi ahlakım. Kafamın içindeki ahlak” ifadeleriyle, ABD emperyalizminin kendi çıkarları için uluslararası kuralları istediği biçimde rafa kaldıracağı gibi, bunun yerine kuralsızlığı kural hâline getireceğini de itiraf etmiş oluyor. Hal böyle olunca, Venezuela’ya yaptığının aynısını veya benzerini Küba ve Meksika’ya yapamayacağını söylemek pek de rasyonel olmaz.
Trump’ın Yeni Hedefi Buzullar Ülkesi Grönland
Esasında bu konuda çok büyük analizler yapmaya hiç de gerek yok. Çünkü Trump, temsilcisi olduğu emperyalist sermayenin niyetini çok net sözlerle ifade ediyor: ”ABD’nin ulusal güvenlik amacıyla Grönland’a ihtiyacı var. İnşa etmekte olduğumuz Altın Kubbe için hayati önemde. Eğer biz almazsak, Rusya ya da Çin alacaktır. Bu olmayacak.”
Adada NATO askeri üssü olmasına rağmen, Trump’ın emperyalist rakiplerine karşı atılacak olan adımı bu netlikte ortaya koyması, yoruma gerek bırakmıyor. Sadece üyesi olduğu AB liderlerinin zavallıca tepkileri üzerine bir iki şey söylemek gerek.
Yazının başında da belirttiğimiz gibi, AB’nin kendi içinde parçalı oluşundan kaynaklı ortak bir tutumu ortaya koyamamaları ve askeri olarak ABD ile boy ölçüşecek durumda olmamaları, cılız tepkilerle yetinmelerine neden oluyor. Bu, tehditler sonrası Fransa, Almanya gibi ülkelerin adaya on-on beş asker göndermelerindeki gülünçlük, ABD-AB emperyalistleri arasındaki ilişkinin mahiyetini yeterince göstermiş oluyor.
Sonuç olarak
Emperyalistler dünyayı yeniden kan deryasına dönüştürmek için hummalı bir çaba içindeyken, ABD’den İran’a kadar ezilen halklar can bedeli bir direnişle sokakları ve meydanları dolduruyorken devrimci ve komünist güçlerin zayıflığı bugün için bir dezavantaj olsa da ezilenlerin bu isyan devrimci ve komünist öznelerin bu durumu avantaja dönüştürmesine gerçek bir olanak sunuyor. Görev, daha güçlü örgütler yaratmak ve sürece müdahale etmek, ayaklanan ve ayaklanmak için fırsat kollayan emekçi kitlelerle buluşmak ve işçi sınıfı ve emekçileri kendi gerçek sınıf savaşlarına seferber etmektir…
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Şubat-2026 tarihli 57. sayısında yayımlanmıştır.








