
İşçi sınıfı ve emekçiler tarafından yürütülen çetin mücadeleler sonucunda tarihe; “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kaydedilen 1 Mayıs, bugün olduğu gibi insanlığın geleceğinde de özgürlüğün sınırsızca inşa edildiği toplumların yaratılmasında, dinamik rolünü oynamaya devam edecektir. Bu tarihi gün, geçmiş tarihimizde işçi sınıfı ve emekçilerin hak ve özgürlüklerin kazanılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sömürü ve zulmün son bulması hedefiyle yürütülen mücadelelerinin kararlılığını, coşkusunu, ruhunu ve dinamizmini bu günlere taşır. Bir buçuk asırdır takvimlere kutlama günü olarak kaydedilen 1 Mayıs; kapitalist sistem tarafından bahşedilmiş bir gün olarak ortaya çıkmadı. 1 Mayıs, kapitalizme karşı mücadelede, bedeller ödenerek tarihe yazıldı.
Sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak bir proleter bayram gününü kutlama fikri ilk kez Avustralya’da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856’da sekiz saatlik iş günü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi belirlendi. Avustralya’da işçiler bu kararı, yalnızca 1856 yılında uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın politik kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi. Kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmalarının kendi gücüne güvenme duygusunu ve mücadele cesaretini verdiğine tanık oldular. Böylece, işçi sınıfı adına bir kutlama gününün belirlenmesi düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya’dan diğer ülkelere yayılmaya başladı. Avustralyalı işçileri ilk olarak kendilerine örnek alan Amerikalı işçiler oldu. Bu süreç ve gelişmeler sonucunda, 1886’da 1 Mayıs’ın uluslararası iş bırakma günü olmasına karar verildi.
1 Mayıs’ta 200 bin Amerikalı işçi sekiz saatlik iş günü talebi ile iş bıraktı. İş bırakma eylemi ve gösteriler Amerika Birleşik Devletleri çapında büyük şehirlerde olduğu kadar küçük şehirlerde ve kırsal alanlarda da kendini gösterdi. Grev yapan 40 bin işçi başta olmak üzere; yaklaşık 90 bin işçi Chicago’da yürüdü. 35 bin paketleme hissesi bu grevden sonra sekiz saatlik iş gününü hiçbir ücret kaybı olmadan kazandı.3 Mayıs’ta Chicago’da grevdeki işçi sayısı 65 bine yükseldi. Buna karşı telaşa kaplan kapitalist patronlar işçilere karşı saldırıya karar verdi. 4 Mayıs günü işçileri durdurmak için Haymarket meydanı katliamını organize etti. Aynı gün fabrikalarında çıkan grevci işçiler polis tarafından zorla fabrikalara geri gönderilmek istendi. Polisin saldırısı sonucu dört kişi öldü ve çok sayıda kişi de yaralandı. Ertesi gün polisin cinayetlerini kınamak için Haymarket Meydanı’nda bir miting düzenlendi. Miting sona ermek üzereyken, polis göstericilerin dağılmalarını istedi. Mitingi örgütleyen sendikacılar polislerle müzakereye devam ederken bir provokasyonla polis, korteji bombalandı ve polisler silahlarını işçilere doğrulttu. 200 kişi yaralandı birden fazla işçi öldürdü.
Uluslararası Dayanışmanın Yükselişi
Chicago’da sıkıyönetim ilan edildi ve yüzlerce kişi tutuklandı. Bu olaylar sonrasında sekiz kişi tutuklanarak hapse mahkûm edildi. Bunlardan dördü 11 Kasım 1887’de idama “mahkum” edildi. 21 yaşındaki Louis Lingg asılmadan bir gün önce intihar etti. İdam “cezasına” dört işçinin mitingde bulunmaması, yargı süreci boyunca mahkeme tarafından dikkate alınmadı. ABD’nin Milwaukee kentinde de bir greve ateş açıldı ve sekiz kişi öldürüldü. Diğer grevlerde şiddetle bastırıldı. Direniş sonucunda sekiz saatlik iş günü hakkını kazanan işçilerin yaklaşık üçte biri, Haymarket katliamından sonra bu hakkı kaybetti. Amerika’da uygulanan polisiye ve yasal baskılarla, işçilerin büyük ölçekte gösteriler yapması birkaç yıl engellendi. Yine de 1888’de bu yolda yeniden karar aldılar ve bir sonraki gösterinin 1 Mayıs 1890’da yapılmasına karar verdiler. Ancak Haymarket katliamını ve onu takip eden mahkeme kararlarına karşı güçlü bir dayanışma ruhuyla Fransa, Hollanda, Rusya, Almanya, İtalya, İngiltere ve İspanya’da işçiler mitingler ve toplantılar düzenleyerek, Amerikalı işçilerle dayanışma gösterilerinde bulundular. Almanya’da dayanışma eylemleri kitleselleşince tüm halka açık toplantılar yapmaları yasaklandı. Bu sırada Avrupa’daki işçi hareketi de güçlendi ve canlandı. Bunun en güçlü ifadesi, 1889’da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delege ile toplanan bu kongrede, gelecek süreçte sekiz saatlik iş günü talebinin taleplerin en başında yer alması kararı alındı. Kongrede, Fransız sendikalarının temsilcisi Bordeaux’lu işçi Lavigne, bu talebin tüm ülkelerde uluslararası bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerika işçilerinin temsilcisi, yoldaşların 1 Mayıs 1890’da grev yapılması yolunda aldığı karara dikkat çekti ve kongre bu tarihte uluslararası bir proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.
Bu tarihten 30 yıl önce Avustralyalı işçiler, yalnızca bir günlük kutlama düşünmüşlerdi. Ama kongre, tüm ülkelerin işçilerinin, 1 Mayıs 1890’da sekiz saatlik iş günü için hep birlikte gösteriler yapmasını kararlaştırdı. Sonraki yıllarda kutlanmasına dair herhangi bir karar alınmamış olmasına rağmen; kimse bu düşüncenin bir şeyin çakışı gibi başarı kazanacağını ve işçi sınıfı tarafından kısa zamanda benimseneceğini önceden göremezdi. Bir Mayıs’ın bir kez kutlanması, bunun süreklilik haline getirilmesi gerekliliğinin kavranması ve hissedilmesi için yeterli oldu. İlk bir Mayıs’ta 8 saatlik iş gününün uygulanması talep edildi ve bu hedefe ulaşıldıktan sonra da 1 Mayıs’ın kutlanmasına devam edildi.
1 Mayıs, işçi sınıfının sınıf bilincine uyanışını, emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşımını ifade eden bir gündür. Bunun en çarpıcı örneği; işçi sınıfının önderliğinde gerçekleşen Sovyet devrimidir. 17 Ekim 1917 Sovyet Devrimi sonrasında, 1 Mayıs, 1918 yılında devletin resmi ve en önemli bayramlarından biri olarak değerlendirilip tatil ilan edilerek, Sovyetler Birliği’nin her parçasında büyük şenlikler halinde kutlanmaya başlamıştır. Sonraki yıllarda da bu kutlamalar, Sovyetler Birliği’nin en yaygın ve kitlesel kutlamalarından biri olmuştur. 1 Mayıs gösterileri, içinde bulunulan koşullara göre şekillenmiştir. Örneğin savaş koşullarında anti-emperyalist gösteriye dönüşmesi gibi.
Çin’de ilk 1 Mayıs işçi bayramı kutlamaları 1919 yılında gerçekleştirilmiştir. 1 Mayıs, 1920 yılında Pekin’de coşkuyla kutlanmıştır. 1921 yılında komünistlerin önderliğinde daha örgütlü kutlamalar olmuştur. 1949 yılında Cin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte 1 Mayıs resmi bayram ve tatil ilan edilmiştir.
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da 1 Mayıs kutlamalarının da zorlu bir tarihçesi olmuştur. İlk 1 Mayıs kutlamaları Osmanlı döneminde 1911’de Selanik’te, 1912’de ise İstanbul’da kutlanır. Selanik’te tütün, pamuk ve liman işçileri tarafından kutlanır. Cumhuriyet döneminde ilk 1 Mayıs kutlaması 1923 yılında yapılır, 1924 yılında ise kitlesel kutlamalar yasaklanır ve 1925’te Takrir-i Sükün Kanunu ile tüm kutlamalar yasaklanır. 1935 yılında 1 Mayıs, “bahar bayramı” adı altında resmî tatil ilan edilir, ancak işçi sınıfının bugünü kendi bayramı olarak kutlaması uzun yıllar yasaklı olur. İlk kitlesel 1 Mayıs gösterisi 1976 yılında İstanbul Taksim’de gerçekleştirilir.
1977 yılında İstanbul Taksim Meydanı’nda 500 bini aşkın işçi ve emekçinin katıldığı büyük 1 Mayıs gösterisi, faşist devlet tarafından önceden yapılan plan gereği kontr-gerilla tarafından kitleye silahlı saldırıda bulunulur ve 34 kişi katledilir. Tarihe “1977 kanlı 1 Mayıs” olarak geçen bugün unutulmadı, unutulmayacaktır. Yüz binlerce işçinin ve emekçinin coşku içerisinde 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamasına tahammül göstermeyen faşist rejim; bu katliamdan sonra da Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs’ın kutlanmasını yasaklamıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra da 1 Mayıs’ın bayram olarak kutlanması engellenmiş, uzun yıllar verilen kararlı mücadele ve direnişler sonucunda 2009 yılında 1 Mayıs iktidar tarafından “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmî tatil ilan edilmiştir.
Bedeller ödenerek mücadele ile kazanılan 1 Mayıs işçi ve emekçinin bayramı, bugün dünyanın pek çok ülkesinde resmî tatil ilan edilmiş olup işçi ve emekçilerin taleplerini dile getirdiği, sokaklarda ve meydanlarda kutladığı bir dayanışma günüdür.
Uluslararası Sermayenin Saldırıları 1 Mayıs’ın Kutlanmasını Engelleyemez!
Sekiz saatlik iş gününün uygulanması talebi ile mücadele eden ve bu mücadele süreci boyunca ağır bedeller ödeyerek kapitalizme karşı mücadelenin tarih sayfalarına 1 Mayıs’ın yazılmasını kabul etmeyen burjuvazi; yukarıdaki kısa tarihçe de görüldüğü gibi, bugünün kutlanmasını engellemeye veya özünden koparmaya çalışmıştır. İşçilerin birliğini ve dayanışmasını sağlayan bir gün olan 1 Mayıs, sermaye çevreleri ve onların hükümetleri tarafından uzun süre yasaklanmış, mücadele ile kazanılmış hakların gaspına gidilmiş (sekiz saatlik iş günü, grev ve sendika hakkı vb.), bugünün mücadele günü değil de bahar bayramı olarak kutlanması şeklinde kitleleri manipüle etmeye çalışmıştır. İşçi sınıfının en yoğun ve sendikalarda örgütlü olduğu emperyalist ülkelerde, 1 Mayıs’ın özüne uygun olarak kutlanmasını zayıflatmayı başarmıştır. Tekelci kapitalist sermaye, işçi sınıfı içerisinde güçlü örgütlenmelere sahip olan sendikaların büyük bir kısmını kendisiyle uyum içerisinde işçi sınıfının mücadelesini dizginleyen kurumlar haline getirmiştir. Uzun süreli ve kalıcı kazanımlar yerine kısa süreli ve geçici kazanımları öne çıkararak işçi sınıfının mücadelesini genellikle uyarı grevleri eylemleri ile sınırlamaktadır (örneğin; Avrupa ülkelerinde). Kuşkusuz bu uyarı grevlerinin büyük bir kısmı kısa süreli ve geçici kazanımların elde edilmesini sağlamaktadır (ücret artışına dair yapılan sözleşmeler gibi).
1 Mayıs’ın sınıf mücadelesinin en önemli sembollerinden biri olduğunu bilen uluslararası sermaye 1 Mayıs’ın bu özüne göre kutlanmaması için; baskılar, yasaklar ve manipülatif propaganda ve benzeri saldırılarını her dönem gerçekleştirmektedir. Farklı farklı uluslardan oluşan işçi sınıfının birlik ve dayanışmasını engellemek için, ulusal ve kültürel farklılıkları şovenist ve ırkçı bir tarzda kullanarak, işçileri birbirine düşmanlaştırma yoluna gitmektedir. Geçmişte, ulusal ve kültürel farklılıklarına rağmen aynı talepler uğruna mücadele edip bedeller ödeyen işçi sınıfının bugünün koşullarında da milyonları bulan kitlesellikle 1 Mayıs’ı kutlamaları kapitalist sermayenin sömürü çarkını tehlikeye sokacaktır. Bunu bilen burjuvazi, geçmişte yaşanan sosyalizm deneyimlerine ideolojik ve kültürel olarak saldırarak, işçi sınıfını ve emekçileri umutsuzluğa itmeye çalışmaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde bölgesel savaşlar kışkırtarak işçi sınıfı ve emekçi halkları katledip, aynı zamanda açlığa ve yoksulluğa iten kapitalist-emperyalist barbarlar, kitleleri, sınıf mücadelesi yerine, süren savaş ve çatışmalar içinde hayatta nasıl kalabileceğini, yaşamını nasıl sürdürebileceğini düşünmekle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu zorlu koşullara rağmen, sınıf bilinçli işçi sınıfı tarafından 1 Mayıs’ın birlik, mücadele, dayanışma günü olarak kutlanmasını engellenememektedir.
Dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’da İşçi Sınıfının Durumuna Özet Bakış!
Birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’a yaklaşırken kısaca uluslararası alanda ve Türkiye -Kuzey Kürdistan’da işçi sınıfının durumuna kısa bir bakış atalım. Dünya genelinde işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde yer aldığını söyleyebiliriz. Ancak kendisi için, toplumsal bir değişim için sınıf bilinci ile donanarak kendi güçlü öz örgütlenmelerini yarattığını söyleyemeyiz. Bu durum, işçi sınıfının kapitalist-emperyalist burjuvazinin sömürü ve zülüm çarkını pervasızca sürdürmesine ciddi müdahalelerde bulunmasını sağlayamamaktadır. Teknolojik gelişmelerin uluslararası alanda yaygınlaşmasından kaynaklı olarak kapitalizmde olduğu gibi işçi sınıfında da ciddi “dönüşümler” yaşanmaktadır. Geleneksel fabrika işçiliğinden ziyade hizmet sektöründe ve dijital platformlarda çalışan insanların sayısında artış ve daha parçalı ve daha güvencesiz bir yapının ortaya çıktığı görülmektedir. Uluslararası sermaye, teknolojik gelişmenin getirdiği avantajlardan da kaynaklı olarak daha önce kurulu olan fabrikaların ucuz iş gücü, toprak, daha az vergi uygulamasının olduğu ülkelere taşımaktadır. Bu durum, işsizler ordusunu büyütmekte, çalışanların daha dağınık, güvencesiz ve örgütsüz çalışmasının koşullarını yaratmaktadır. İçinde bulunduğumuz koşullarda işçi sınıfı açısından kayıt dışı, esnek, sözleşmeli ve yarı zamanlı çalışma yaygınlaşmaktadır. Emeklilik yaşının yükseltilmesi ve ödenen emekli maaşlarının geçimi sağlamaya yetmemesi nedeniyle emeklilerin çalışmasındaki oran da giderek yükselmektedir. Yine bugün, sanayi işçiliğin yerini büyük oranda hizmet sektörü çalışanları, kuryeler, veri giriş personeli, dijital alan çalışanları, dijital medya üreticileri gibi yeni iş kolu türleri almıştır. Mevcut sendikaların kapitalist sermayedarlar ile “uyumlu” çalışıp işçi sınıfının çıkarlarını savunmaktan uzaklaşmalarının sendikalara olan güvenin yıkılmasına sebep olmuş ve bu, sendikalaşma oranında ciddi ölçekte düşüşler sağlamıştır.
Dolayısıyla sendikal hareket, geçmişteki güçlü ve etkili yapısından uzaklaşmış, uluslararası sermaye karşısında zayıflamıştır. Yaşanan ekonomik krizin bütün yükünü işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yükleyen uluslararası sermaye karşısında sınıf bilinçli önderlikten yoksun olan işçi sınıfı, kendiliğindenci eylemlerle ekonomik, demokratik mücadeleler yürütmektedir. Zaman zaman çetin çatışmalara sahne olan bu mücadeleler sonucu kazanımlar elde edildiği gibi, kazanımlar olmadan da eylemlerin sona erdiği olmuştur. Geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşen direnişler ve çatışmalar burjuvazi tarafından öncelikle uzun sürece yayarak bıkkınlık sağlanması taktiği izlenmekte ve aynı zamanda buna paralel olarak da şiddetli müdahalelere baş vurulmaktadır. Direnişlerin geniş emekçi kitleler tarafından desteklenmesini engellemek için, eylem sürecinde provokasyonlar geliştirilerek eylemlerin meşruluğu gölgelenmeye çalışılmaktadır. Sınıf bilinçli önderlikten yoksun olan kitleler, provokasyonlar karşısında kontrol edilmesi zor olan öfkeli tepkiler gösterebilmektedir. Böylece geniş yığınlar tarafından meşru görülen ve sempati ile karşılanan direnişe verilen desteğin azalmasına sebep olmaktadır.
Uluslararası alanda işçi sınıfına önderlik edecek olan ve sınıf içinde örgütlenmiş olan enternasyonal merkezin olmayışı ciddi bir eksikliktir. Tek tek ülkelerde var olan partilerin sınıfa önderlik edecek güç ve yetkinlikten uzak olduğu gerçeğine dikkat çekmek yerinde olacaktır. Türkiye- Kuzey Kürdistan’da sonu gelmeyen ekonomik krizler nedeniyle, döviz kuru ve faizlerdeki artışlar, ücretlerde düşüş ve dolayısıyla yaşam standartlarının gerilemesi sonucu; enflasyon karşısında alım gücü düşen işçiler için geçim mücadelesi ana gündemi oluşturmaktadır. İşçi sınıfı, uzun çalışma süresi, iş sağlığı ve iş güvenliğinin eksikliği, iş güvencesinin olmayışı gibi sorunların çözümü için mücadele ederken aynı zamanda kendi içinde de rekabeti yaşamaktadır. Taşeron firmalar üzerinden ve kayıt dışı istihdam edilen işçilerin, örgütlenmenin önündeki engelin oluşmasında önemli rol oynadıkları görülmektedir. Sendikalaşma oranlarında ciddi düşmeler görülmektedir. Mevcut örgütlü sendikalar da sınıf sendikacılığı çizgisinden uzaktır. Bu örgütsüzlüğe rağmen, son yıllarda ekonomik taleplerle gelişen kendiliğindenci eylemlerde ciddi artışlar görülmüş ve bunların bir kısmında da kazanımlar elde edilmiştir. AKP/MHP faşist iktidarı en ufak bir demokratik eylem, söylem ve yazıya karşı baskı ve şiddet uygulamakta, muhalif olan herkesi zindanlara atmaktadır. İşçi haklarını savunan sendikacılar da bu baskı ve tutuklamalardan nasibini almaktadır. Önümüzdeki süreç, çetin mücadelelere gebedir. 1 Mayıs kutlamalarında yaratılacak kitlesellik, bu mücadelelerin ilk kıvılcımı olacaktır.
Emperyalist/Kapitalist Barbarlar Dünyayı Kana Bulamaya Devam Ediyor
Krizler ve savaşlar sistemi olan kapitalist-emperyalist sistemin efendileri sermayedarlar, yaşadıkları ekonomik krizin faturasını dünya işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkarak kayıplarını kazanca dönüştürmektedirler. Uluslararası sermayenin kendi içindeki rekabeti, paylaşılmış olan dünya pazarlarının yeniden paylaşımı savaşlarına dönüşmektedir. Kimi zaman bu savaşlar vekâlet savaşları halinde sürdürülürken, kimi zaman da çıkarlar gereği oluşan ittifaklar veya yalnızca bir emperyalist devlet tarafından gerçekleştirilen işgaller şeklinde sürdürülmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan emperyalist işgaller ve müdahaleler, bölgesel savaşlar sonucunda ölen ve topraklarını terk etmek zorunda kalan insan sayısı, ilk iki savaştaki sayının iki katına çıkmıştır. Başını Amerikan emperyalizminin çektiği batılı emperyalist devletler koalisyonu ile Rusya ve Çin emperyalist devletleri arasındaki ticari rekabet siyasal krizlere dönüşerek yeni bir dünya savaşının çanlarını çalmaktadır. Rusya’nın Ukrayna işgali, Avrupa emperyalist devletlerinin bu savaşı hem Rusya’yı zayıf düşürme hem Ukrayna’nın yeraltı zenginlik kaynaklarını ele geçirme hem bol miktarda silah satma hem de yüksek faizli kredilerle Ukrayna’yı gelecekte kendisine mahkum edecek şekilde bu savaşı kendi lehine kazanca çevirmeyi hedefiyle sürdürmekte ısrar etmektedirler. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya müdahalede kendisine engel olunmaması amacıyla bu Savaşı hem Rusya ile bir pazarlık aracı olarak kullanması, hem Rusya’ya komşu birçok ülkenin NATO’ya üye olmasını sağlaması, NATO’nun bütçesinin yükseltilmesi için Rusya tehdidini kullanması hem de Ukrayna’nın yeraltı zenginliklerinden pay almayı hedeflemektedir. Rusya’nın bu savaşın kendi lehine sona ermesi için işgal ettiği toprakların daha da genişletmek istemektedir.
ABD, Suriye’ye yaptığı müdahalenin, kendisi, İsrail ve Türkiye lehine sonuçlanmasından sonra, 40 yılı aşkın bir süredir hedeflediği İran saldırısını İsrail ile birlikte gerçekleştirdiler. 2023 yılının ekim ayından bu yana Filistin’de Filistin ulusuna karşı İsrail Siyonist devletinin yürüttüğü soykırım devam ederken; İran ve Lübnan’a karşı ABD ile birlikte gerçekleştirdikleri saldırı ile bölgede yeni katliamlar ve soykırıma ortak imza atmaktadırlar.
İran’daki gerici faşist molla rejimini devirip yerine “demokrasi “getireceğini iddia eden faşist Trump liderliğindeki ABD emperyalizminin bölgedeki karakolu olan İsrail Siyonist devletinin güvenliğini garanti altına alma ve aynı zamanda İran’ın sahip olduğu gaz ve petrol başta olmak üzere yeraltı zenginlik kaynaklarına el koymayı amaçlamaktadır. İran Molla rejiminin çeşitli uluslardan İran halkına karşı yürüttüğü baskı ve zülüm, açlık ve sefalet ancak İran halkının kendi mücadelesiyle son bulacaktır. Amerikan emperyalizminin bombaları ve füzelerinin bugün görüldüğü gibi yıkım ve ölüm getireceğinin örneklerine Irak, Afganistan, Libya’da olduğu gibi; dünya halkları tanık olmuştur. İran’a yapılan saldırı her şeyden önce ulusların kendi kaderlerini kendi tayin etme ilkesinin çiğnenmesidir. Bu işgal saldırısına karşı İran’ın kendini savunma amaçlı gerçekleştirdiği misillemeler meşrudur. Ama bu, Molla rejiminin İran halkına yaşattıklarının meşru olduğu anlamına gelmez.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a saldırısı bölgedeki birçok ülkenin de bu savaştan etkilemiş, ABD ile iş birliği yapan bölge devletlerindeki Amerikan askeri üstlerine İran tarafından gerçekleştirilen misilleme saldırıları ile birlikte bölgede geniş bir savaş atmosferinin oluşmasını sağlamıştır. Bilinmelidir ki bu savaşlardan en fazla zarar görenler işçi sınıfı ve emekçiler olacaktır.
Bu anlamıyla 1 Mayıs, işçi sınıfının, sadece her bir coğrafyadaki ekonomik-demokratik taleplerinin öne çıktığı bir mücadele günü değil, emperyalist savaşa, işgal ve ilhaklara, emperyalist tekel sermayesinin talanlarla- kaynak tüketimiyle yarattığı ekolojik krize karşı sınıf bilinciyle siyasal duruşunu ortaya koyacağı bir gündür.
Sömürüye karşı sömürüsüz bir dünya yaratma mücadelemizde, kapitalist sömürüye, emperyalist savaşlara, ulusal eşitsizliklere, işgal ve ilhaklara, cins baskılarına, kadın katliamlarına, dünya halklarına reva görülen açlık ve yoksulluk koşullarına karşı, proletaryanın sınıf öfkesiyle kuşanıp alanları kuşatma zamanlarındayız. Proletaryanın sınıf bilinci berraktır.
Sömürüye karşı sömürüsüz bir dünya yürüyüşüyle, emperyalist savaşlara karşı proleter devrimci savaş çizgisiyle, tüm eşitsizliklere ve baskılara karşı, tam hak eşitliği ilkesiyle, emperyalist yayılmacılığa karşı Proletaryanın Enternasyonal Bayrağıyla, Birlik- Mücadele- Zafer, 1 Mayıs’ın ezilen ve sömürülenler özgülündeki ortak ruhudur.
Yaşasın 1 Mayıs!
Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Nisan-2026 tarihli 59. sayısında yayımlanmıştır.







