
Günümüzde yaşanan ABD ve İran savaşı hakkında, ekonomik sınıf analizi yapmadan politik tutum almak, ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkiyi ters yüz etmek anlamına gelebilir. Savaş, ekonominin kanlı bir siyasal uzantısı olduğuna göre; kimin ilk saldıran olduğu yönündeki burjuva hukukundan hareketle bir savaşın tarihsel niteliğini ortaya koymaya çalışmak, idealist bir yöntemdir.
Siyaseti ya da onun yoğunlaşmış biçimi olan savaşı ekonomiden koparmak; onu yalnızca hukuk ilişkileri içinde yorumlamak, toplumsal üst yapı olgularını bulutların üzerinde otonom bir varlık olarak konumlandırmak anlamına gelir. Oysa savaş olgusunu değerlendirirken, Marks ve Engels’in “Alman İdeolojisi”nde, felsefeden tarih bilimine doğru vardıkları eşikte referans aldıkları gerçek, faal insandan yola çıkmak gerekir.
Bize göre komünistler, bir savaşta taşı kimin ilk attığının peşine düşmekten ziyade, soruna taraf olan toplumsal kesimlerin nasıl ürettiklerine ve bölüştüklerine yoğunlaşmalıdırlar. Zaten komünizm düşüncesi, bu yeryüzü ile gökyüzü ilişkisinin doğru kurulmasıyla bir bilim haline gelebilmiştir. Jeopolitikte bir büyük gücün, ondan daha küçük bir başka güç tarafından geriye atılmasını siyasetin merkezine oturtmak, düşünce ile yeryüzü ilişkisinin kurulduğu anlamına gelmez. Bunun nedeni, Marksizmin jeopolitik bir taraftarlık değil; aksine bir sınıf savaşımı teorisi olmasından ileri gelmektedir. Bir takım sosyalist politikacılar, Lenin’in gerici bir savaş sırasındaki devrimci bozgunculuk siyasetinin emperyalist bir paylaşım savaşı koşullarında ortaya çıktığını ve İran’ın emperyalist olmadığı gerekçesiyle haklarını koruyan “mağdur” bir ulus devlet olduğu tezini ileri sürüyorlar.
Zaten bir savaşın niteliğini, devletin büyüklüğüne ve küçüklüğüne göre değerlendirmenin kendisi bize göre Marksist savaş tahlili değil, bilakis inceltilmiş romantik milliyetçiliktir. Her şeyden önce, siz bir devleti haklı ilan ettiğiniz zaman, o devletin ulusal sınırlarındaki işçileri kendi egemenlik haklarını terk etmeye ve kendi burjuvazisine destek olmaya çağırıyorsunuz anlamına gelir. Bunun için illa da özel bir çağrı yapmak gerekmiyor, çünkü bu durum objektif olarak böyledir. Yani bir politik söylemin toplumsal etkisini ve sorumluğunu hesaplamak gerekiyor. Zira politikalar bir kez belirlenip ilan edildikten sonra, bir miktar suyun bardakta durduğu gibi durmazlar. İran, Amerikan’ın uluslararası finans zinciri dışında, Orta Doğu’nun en fazla tekelleşmiş devletidir. 1979 “Mola Devrimi!” sonrası büyük oranda tasfiye olan batı bağımlısı komprador sınıfının yerini, doğu emperyalizmine bağımlı yeni tipte tekelci komprador bir sınıf almıştır. İran’da tekelleşme, devlet, ordu ve ekonominin tek birleşik bir güce dönüşmesini sağladı. Banka, sanayi ve ticaret sermayesinin, devlete hâkim olan Pasdaran askeri bürokrasisinin elinde toplanması ve zamanla şişkinleşmesi sonucu, İran devleti kendi bölgesine sermaye ihraç eder bir duruma geldi.
İran’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki askeri örgütlenmesinin altında bu ekonomik yayılmacılığı yatıyor. Biz burada, artı değer sömürüsüne tabi tutulmuş çoğunluğun yoksullaştırılmasına karşılık gelen bir sermaye birikiminden ve ihracından bahsediyoruz. İran’ın savunma siyasetini haklı gören anlayışlar, savunulan ekonomik mülkiyetin İran’ın çağdaş köleleri olan “Moghavelati” ve “Koolbarlar” üzerinden sağlandığını unutmuşa benziyorlar. İran’ın ulusal savunma siyaseti eğer haklı bir niteliğe sahip olsaydı, İran işçi sınıfının yüzde doksanından fazlası kaçak ve taşeron bir duruma düşmezdi. Bir Besic milisi olmakla güvencesiz işçi olmak dışında bir seçeneği bulunmayan halkın, Hürmüz Boğazı’ndaki konum rantının kavgasına taraf olmasını beklemek, Marksist siyaset bilimi açısından sorunlu bir tutumdur. Marksizm’de coğrafyanın mülkleşmesi süreci, metalaşmanın ve sermayenin emperyalleşmesi üzerinden analiz edilir. Dolaşım sürecinde olan sermayenin her türlü coğrafi engeli aşma zorunluluğundan yalıtılmış bir coğrafi mekân analizi yapamayız.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı, İran halkının malı olmaktan çok, kapitalin meta formundan para formuna dönmesinin süresini kısaltan jeopolitik bir değerdir. Savaşan bir devletin haklı olduğunu tespit edebilmek için saldırıya uğramış olması yetersizdir. Yani burjuva hukukun normları içerisinde kalan bir değerlendirme, savaşa gerçek niteliğini veren ekonomik nedenleri örtbas ettiği için yanıltıcıdır. Küresel sermaye dolaşımımdan pay koparmak için gelişen bir savaş, özü itibariyle gerici bir niteliğe sahiptir. Bugün İran sermayesi açısından Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, “Kapital”in 3. cildinde işlenen toprak rantı bölümündeki “Konum Rantı”nın yol açtığı toplumsal olaylardır. Marks, bu türden sermaye birikimini, üretici güçleri geliştirmeyen asalak bir biçim olarak değerlendirmişti.
Doğal coğrafi yolların, feodal ya da modern ulusal ölçekte bir mülkiyet biçimi olarak tanımlanması sorunlu bir yaklaşımdır. Üretken olmayan bir biçimde, halkın malı olmayan coğrafi bir rastlantıyı kullanarak küresel artı değerden haraç kesmek isteyen İran burjuvazisiyle, bu engeli saldırgan bir şekilde tasfiye etmek isteyen ABD emperyalizminin çıkarları arasında devrimci proletaryanın bir tercih yapma zorunluluğu yoktur. Bunun anlaşılması için, bir askeri çatışmaya yol açan ekonomi politik alandaki gerçek çelişmeleri ortaya çıkarmak gerekiyor. Üretici güçleri zorla kendi pazar tekeline alarak toplumsal gelişimin önünde engel olan ABD emperyalizmiyle, onun pazar ve finans ilişkilerinin dışına çıkan, fazladan mülkiyet ve haraç ilişkisiyle şişkinleşerek aynı şekilde üretici güçlerin önünde engel olan yerel bir hayduttun çıkar çatışması, hangi tarafın ilk saldırdığına ve burjuva hukuku açısından kimin haklı olduğuna bakılmaksızın siyasi olarak gerici kabul edilir. Ve burada, ilerlemeci tarihsel niteliğe sahip bir ulusal savunma siyaseti aranmaz.
Bir ulusal savunma siyasetini tarihsel ilerlemeci yapan faktör, iddia edildiği gibi, emperyalizmin bir kanadını çatışma sonucu jeopolitikte geriye atma durumu değildir. Burada belirleyici olan nitelik, bu devletin verdiği savaşın, objektif olarak üretici güçlerin gelişiminin önündeki engellere yaptığı etkidir. Biz, eğer savaş hâli yaşayan bir devlete “haklıdır” dersek, bunun tarihsel ve ekonomik sorumluluğunu da kabul etmiş sayılırız. Çünkü siyasal haklılık, tarihsel ve ekonomik içerikten bağımsız olarak tarif edilemez. İran devletinin ABD’den küçük olması, saldırıya uğrayan taraf olması ve İran’ın bazı taktik vuruşlarının emperyalizmin bu kanadını jeopolitikte geriye atması gerçekliği, İran ulusal savunma siyasetinin objektif olarak tarihsel ilerlemeci bir rol oynadığı anlamına gelmez. Bunun nedeni, kendi toplumsal ekonomik temeliyle çatışan bir siyasal zorun, böyle bir tarihsel rolü oynamaya doğasının elverişli olmamasıdır. Tabii ki “biz bir komprador sınıfın sömürücü niteliğine bakmadan, onun böyle bir koşulda haklı olmasına ve emperyalizmin bir kanadını jeopolitikte geriye atmasına odaklanmalıyız” diyen benzeri görüşler de mevcuttur.
Bu konudaki tezler, Mao’nun Çin’de Çan Kay Şek ile yapmış olduğu birleşik cephe politikası örneğiyle güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Ama bu düşünce sahiplerine, Japon işgali boyunca Çin’deki siyasal zorun, toplumsal ekonomik temel ile çatışma koşullarını tamamen yitirdiğini hatırlatmak isteriz. İran’da komprador sermayenin toplandığı “Bonyad” ve “Pasdaran” tekelleri, savaş koşullarında daha da palazlanarak, üretici güçlerin önünde engel olmaktadırlar. Üretici güçler militarizmin hizmetinde tükenirken, bu militarist/bürokratik sermaye güçleri büyümektedir. Tarihte Çin’de ise, siyasal zor ile ekonomi ilişkisinde, tamamen farklı koşullar ortaya çıkmıştı. Her şeyden önce, Engels’in Anti Dühring eserinde ki “Zor Teorisi” kapsamındaki bazı tespitlerin Çin’de ortaya çıktığını gözlemleyebiliriz. Bunların en başında, komünistlerde temsil olan siyasi zorun, üretici güçlerin gelişimiyle uyumlu olmasına, Çan Kay Şek güçlerinin göz yummak zorunda kalması gelmektedir.
Mao tarafından başta “Yenan” olmak üzere birçok gerilla üslerinde, toprak ağalarına kira indirimi ve faiz sınırlaması getirildi. Bu taktik politika, aslında yerli efendileri Japon emperyalizminin kucağına atmamak ve köylüye de nefes aldırmak için uygulandı. Böylece Çin tarihinde ilk defa fazla ürünün kendisi köylülerde toplanmaya başladı. Bu ise, üretici güçlerin gelişiminin önündeki en büyük pranga olan insan emeğinin kısmen zincirlerinden kurtularak özgürleşmesi anlamına geliyordu. Bu tarihsel koşullarda, burjuvazi ile proletarya arasında, üretici güçlerin en önemli unsuru olan insan ile ekonomik üretim arasındaki bağı korumak için geçici ve kırılgan bir iş birliği oluştu. Tarihte bazen egemen sınıflar, yine tarihsel zorunluluk gereği, istemeden de olsa tarihsel ilerlemeye hizmet edebilirler. Mesela yine aynı dönem Çay Kay Şek’in, Japon işgali altında kalan kıyı şeridindeki fabrikaları sökerek adeta insan sırtında ülkenin iç kırsal bölgelerine taşıması, üretici güçlerin gelişimine bir zorunlu katkı olarak görülebilinir. Günümüzde İran ulusal savunma siyaseti, tam da Engels’in bahsettiği, siyasal zorun ekonomik temel ile çatıştığı, tarihsel olarak gerilemeci bir zeminde boy vermektedir.
Çin’deki savaş, Japon hatlarının gerisinde mülksüzleşme sürecini geçici olarak durdurdu. İran’da ise artarak devam etmektedir. Çin’de yaşanan, artı ürünün yerellerde toplanması durumu ve örgütlü emek belirtileri, hiçbir yerde gözlemlenmemektedir. Marksist tarih anlayışına göre, savaşan bir devletin haklı olma durumu sadece siyaseten ortaya konulamaz. Mesela; “İran bu savaşta haklıdır” dediğimiz zaman, bu siyasi önermenin tarihsel materyalist bağlamını da oluşturmamız gerekir. Aksi tutumlar, Marksizmin tarihsel materyalist yönteminden ve onun tarihsel ilerlemeci anlayışından feragat etmek anlamına gelir. Bizce sosyalist kamuoyunda tam anlaşılamayan konu; Marksizm’de bir özneye haklılık payesi vermek için, onun emperyalizmle çatışıyor olmasının yetmediği gerçekliğidir. Savaşan bir öznenin temsil ettiği üretimin, yerine geçirmeye çalıştığı ya da direndiği sistemden tarihsel olarak daha ilerde olması lazım. Marksistlerin, bu tarihsel materyalist yöntemden yalıtılmış bir siyasi belirleme özgürlüğü yoktur.
Tarihin motoru devletler arası mücadele değil, sınıflar arası mücadeledir. Komünistler açısından bir öznenin siyasal haklılığı, Marksizmin ekonomi politik bilimiyle uyumlu olmak zorundadır. İran’daki Bonyadlar ve Pasdaran sınıfıyla, Çan Kay Şek’in temsil ettiği üretim ilişkileri arasında derin uçurumlar olduğu halde, bu tarihsel materyalist temeli atlayarak benzer kıyaslamalar yapmak, ekonomi ve siyaset ilişkisini ters yüz etmektir. Rant, kaçakçılık ve komisyona dayanan asalak İran sermayesi savaştan beslenmektedir ve üretici güçleri tahrip etmektedir. Dönemin Çin burjuvazisi ise üretici güçleri koruyup güçlendirmek zorunda kalmıştı. Konunun tam anlaşılması için tarihten bir örnek verelim. Mesela; 1870- 1871 yılında yaşanan Fransa ve Prusya Savaşı, Marksizmin savaş teorisi açısından öğretici bir laboratuvar gibidir. İlk saldıran taraf Fransa olmasına rağmen, Prusya savaşın sonlarına doğru Fransa’ya girince, Marks ve Engels Fransa’yı haklı buldular. Bunun nedeni, Prusya’nın Fransa’nın üretici güçlerini tahrip etmesi ve onun tarihsel gelişiminin önünde engel bir duruma gelmesiydi. Marks ve Engels’in savaşa karşı tutumu, kimin ilk ateşi açtığı gibi bir hukuk ilkesine değil, bilakis hukukun sebebi olan ekonomik belirlenimciliğe dayanıyordu.
Komünizmin ustaları, bir savaşın hangi aşamasında hangi tarihsel özne üretici güçleri koruyor ya da tahrip ediyorsa buna göre siyasi tutumlarını belirlediler. İşte biz buna Marksist tarihsel ilerlemecilik anlayışı diyoruz. Mesela savaşın başlangıcında Marks ve Engels Prusya’nın kazanmasını istiyorlardı. Çünkü onlarca prenslik tarafından parçalanmış Alman ekonomik pazarının birleşeceğini ve bu durumun üretici güçleri merkezileştirerek geliştireceğini biliyorlardı. Nitekim savaşın sonucunda öyle oldu ve Almanya birleşti. Bu aynı zamanda feodal kalıntıların çözülmeye başladığı bir dönemdi. Burada tarihin tekerleği ileriye doğru hareket etmeye başladı. Ama başlangıçta savunmada olan Prusya, Napolyon’u yendikten sonra bu savaşın ekonomi politiği de değişmeye başladı. Savaş, Fransa’daki üretici güçleri gerileten bir istilaya dönüşünce, Marks ve Engels’in siyasi tutumu da tamamen değişti.
Engels, “Anti Dühring”de Prusya’daki siyasi zorun başlangıçta üretim güçlerinin birleşmesine hizmet ettiğini ve bu siyasi zorun daha sonra Fransa’daki üretim güçlerini istila ederek gerileştiğini söyler. Burada kastedilen şey, tarihsel ilerlemecilik ile tarihsel gerilemecilik arasındaki materyalist ilişkidir. Nitekim, Napolyon yenildikten sonra kurulan 3. Cumhuriyet, Fransa’daki üretici güçlerin önünde engel teşkil eden Banapartis monarşik kırıntılara karşı tarihsel ilerlemeci bir rol oynadı. Marks’ın proletarya için tarihsel ilerlemeci saydığı Cumhuriyetçi bir toplumsal formun ortaya çıkması, mülk sahipleri ile işçiler arasındaki mistik engellerin kaldırılmasına hizmet etti. Bu tabii ki daha yalın, engelsiz ve açıktan bir sınıf mücadelesi anlamıma geliyordu.
Biz, ABD emperyalizminin günümüzde yaşanan bu savaşta yenilmesini isteriz. Ama İran devletinin olası zaferinde, geçmişte Fransa’daki 3. Cumhuriyet özgülünde yaşanan tarihsel ilerlemeci sıçrama beklenmemelidir. En büyük üretici güç olan insan emeğinin gelişmesine hizmet etmeyen siyasi sonuçları olacaktır bu savaşın. İran’ın eğer ulusal savunma siyaseti üretici güçlerin lehine olsaydı kendi fabrikalarındaki ilerici işçilerin örgütlenmesine ve silahlanmasına izin vermesi gerekirdi. Geçmişte Fransa’nın 3. Cumhuriyet döneminde ve Çin’in Japonya tarafından işgal edildiği dönemlerde işçi sınıfı için bu türden siyasi ve askeri serbestlikler dönemi yaşanmıştı. Bunun nedeni; böylesine özgün tarihsel dönemlerde üretici güçlerin, egemen olan sınıf tarafından kısmen serbest bırakılmasından ileri geliyordu. İran’da ise, grev yapmanın vatana ihanet etmek anlamına geldiği toplumsal koşullar ikiye katlanmış durumdadır. Bu gerici siyasi zorun ekonomi ile ilişkisini önemsememek, bir yerde Marksizmin en temel tezini anlamamaktır.
Özetle, her ikisi de hegemonik çıkarlarının gerektirdiği jeopolitikten daha fazla yararlanmak için savaşa tutuşan İran ve ABD-İsrail devletleri, tarihsel ve siyasal olarak gericilik tarafında konumlanmış devletlerdir. Biri bölgesel yayılmacı diğeri küresel yayılmacı olan bu savaşın taraflarından İran’ı kendini savunmasını meşru bir tutum olarak görmek yanlış olmasa da onun “haklı” olduğu yönündeki değerlendirmeler Marksist perspektiften meşru bir zemine oturmamaktadır. Makale serimizin ilk bölümünün özeti budur.
Devam edecek…







