Connect with us

Analiz

Cihan Erdoğan yazdı | Hiçbir Zaman Bu Kadar Karanlık Değildi Gece

Bir memleket düşünün; kuruyan dere yataklarında, boşalan barajlarda kadın cesetleri ortaya çıkıyor. Bir yanda “kadını koruyoruz” nutukları, öte yanda özel cihazlarla toprağın altında aranan, yürek dağlayan suskun genç kadın çığlıkları. Seyid Rıza heykelinin önünde kadın çığlıkları yükseliyor.

gülistan doku

Yazar/Cihan Erdoğan

“Bugün kötülük, artık bir ‘günah’ değil; sistemin içindeki bir virüs gibidir. Her şey o kadar şeffaf ki, artık iğrençliği görecek bir derinliğimiz bile kalmadı.” (Jean Baudrillard)

………

”İnsanlarım, ah, benim insanlarım,

antenler yalan söylüyorsa,

yalan söylüyorsa rotatifler,

kitaplar yalan söylüyorsa,

duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,

beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,

dua yalan söylüyorsa,

ninni yalan söylüyorsa,

rüya yalan söylüyorsa,

meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,

yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,

ses yalan söylüyorsa,

söz yalan söylüyorsa,

ellerinizden başka herşey

herkes yalan söylüyorsa,

elleriniz balçık gibi itaatli,

elleriniz karanlık gibi kör,

elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,

elleriniz isyan etmesin diyedir.

Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız

bu ölümlü, bu yaşanası dünyada bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.” (Nazım Hikmet)

John Berger’in Görme Biçimleri eseri, bir resme ya da fotoğrafa nasıl bakıp ne tür sonuçlar çıkarılacağını adeta bir ders kitabı gibi uzun uzun anlatır. Yukarıdaki fotoğrafa baktığınızda, onu nasıl gördüğünüzü uzun uzun anlatmaya gerçekten gerek var mı? Tacize, tecavüze uğrayıp otel odalarından, lüks apartmanların bilmem kaçıncı katından atılan genç kadınların göğün Sidre Makamı’na erişmiş çığlığını, çaresizliğini, biçareliğini anlatıyor. Bu fotoğrafta sadece bir kadın yürümüyor. Kendisi gibi aynı beter sonu yaşayan bütün kadınların yaşadıklarının yakıp yıkan ağırlığı var. Hepsi bir başlarına çoğalarak, çaresizlikler içinde, elleri koyunlarında, üşüye üşüye, dona dona yürüyorlar. O yalnızlıkları, o dondurucu soğuğu bizler görüyoruz. Başları önlerine eğik, kasvete, bilinmez bir yıkılmışlığın karanlığına doğru yürüyorlar. İrkilerek kendinize soruyorsunuz: İnsan bunca kötülüğü nasıl yapar, tanrı bunun neresindedir? Ve tanrı bunca kötülüğe nasıl izin verir? Eğer tanrı varsa, sormak gerekiyor: Bu kadar kötülüğü neden yarattın?

Biliyoruz ki kötülük insanlık tarihi boyunca vardır. İnsanlık, edebiyatı ve sanatı bu kötülüklerden arınmak için buldu. Kötülük, edebiyatın imbiğinden geçirilerek anlatıldığında elbette iyilik güçlenir. Vicdan dediğimiz, merhamet dediğimiz, şefkat dediğimiz şey ancak sanat ve edebiyatın aynasında kendi derinliğini bulur. Bizi çok kıskanıyor denilen Avrupa, 18. yüzyılda Voltaire gibi aydınların ışığına sahip çıkıp aristokratların, kardinallerin, karanlığın merkezi kiliselerin ve papazlarının defterlerini dürerken, güya hiç kıskanç olmayan bizimkiler şeriatın, şerrin çelmesine takılıp kaldılar. O dur budur, biraz ilerilere gidip tekrar kendi üzerine kanırılarak berdevam eden karanlık ayağının çamurunu günümüze kadar sürükledi. “Hacivat, Karagöz”ünü idam etmiş bir geçmişin karanlığına uyanıyorduk. Öve öve bitiremedikleri cumhuriyet tarihi bu karanlıktan çok mu azadeydi? Dünyaca tanınmış şairi Nazım Hikmet’i 13 yıl zindanda tutan, Sabahattin Ali gibi usta bir yazarının başını ezen bir cumhuriyetten bahsediyoruz.

Bilmem nasıl tahayyül edersiniz; Kemal’den Milli Şef İsmet’e, İsmet’ten Cemal’e, Menderes, Demirel, Ecevit… Sözü fazla uzatmaya gerek yok; çeyrek asırdır oturduğu koltuğa yapışıp kalan padişahımızı da eklersek, bu koca tarih ancak romanın, mizahın, hicvin konusu olabilir. Bir ana, Seyid Rıza heykelinin önünde Kürtçe konuşuyor. Yanan yüreğinden ağıta benzer kelimelerin döküldüğünü anlamak için Kürtçe bilmenize gerek kalmaz. Derken bir genç dayanamayıp hemen ananın yanına gelip konuşulanları bağıra bağıra tercüme ediyor: “Gece mi gündüzüme kattım; tarlada, sabanda, bağda bahçede çalışıp çocuklarımı okutmaya çabaladım. Siz ey hırsızlar, talancılar; yediniz, içtiniz, başımıza getirmedik şey bırakmadınız. 6 yıldır Dersim halkı bize kucağını açtı; geceli gündüzlü kızımızın cesedini arayıp durduk. Hep yalan söylediniz.”

Tıpkı filmlerdeki gibi. Aniden bir savcı çıkıyor, yıllardır sümen altı edilen dosyayı açıyor. Her ne hikmetse, altı yılda yapılamayanlar birkaç günde yapılıyor. Hep yalan söyleyen antenlere düşen videoları izlemeye başlıyoruz. Arama kurtarma botunda, birkaç balık adamın yanında bizim badem bıyıklı valimizi görüyoruz. Gülümseyerek cep telefonunu kurcalıyor. Birazdan, “Dersim halkına, aileye ve kamuoyuna; görüyorsunuz, Munzur’u fellik fellik aradık, maktulün cesedine rastlayamadık” diyecek. Çok geçmiyor, kör ve sağır ekranlarda Süleyman Soylu beliriveriyor: “İki defa barajı kapattık, bilinen herkesi sorgulayıp herhangi bir neticeye ulaşamadık.”

Bir başka kadın milletvekili, “Bütün aşk intiharlarını araştıracak değiliz” diyerek dosyayı kapatmaya çalışıyor; sanki çalınan bir hayat değil de sıradan bir gönül meselesinden bahsedercesine fütursuzca davranabiliyor. Yıllar önce parmaklarını gözlerimize sokarcasına sallayarak yüksek perdeden söylediler: “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz.” Kindar sözcüğünü özenle seçtiler. Çünkü kin, sadece bir duygu değildir. Kin, öğretilir, beslenir, büyütülür ve nereyi vuracağı hiç belli olmaz!

Yıllardır hep ezberlerini papağan gibi tekrarlayıp durdular. Her farklı düşünce ve isteğe, her adalet arayışına “vatan haini, bölücü, kâfir, memleket düşmanı” sıfatı yapıştırdılar. İşin garip yanı, vatana en çok, bir ötekine “hain” diyenler tecavüz etti. Her yeri talan edip yağmalayanlar kendileriydi. Biat ve itaat üzerine organize biçimde kesifleştirilmiş bu düzen, itirazdan hiç hoşlanmıyordu. Sadece boyun eğecektin; başını kaldırdığın anda seni ezmek için bir “kolluk kuvveti” vardı ve bu yapı zamanla efendilerine hizmet eden bir “kulluk kuvveti” hâline getirilmişti. Görevleri halkı değil, kendi hanedanlarını korumak ve kollamaktı.

Hayatımıza yeni “âlimler” ve “ulemalar” dahil edilmişti: Tarihi tahrif eden kahvehane bilgesi Fesli Kadirler ve 14 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarıyla hafızalara kazınan Hüseyin Üzmezler, bu yeni düzenin ahlaki ve zihinsel muhafızlarıydı. Bir memleket düşünün; kuruyan dere yataklarında, boşalan barajlarda kadın cesetleri ortaya çıkıyor. Bir yanda “kadını koruyoruz” nutukları, öte yanda özel cihazlarla toprağın altında aranan, yürek dağlayan suskun genç kadın çığlıkları. Seyid Rıza heykelinin önünde kadın çığlıkları yükseliyor.

Kayyum vali, sen devletsin öyle mi? Kiraladığın villada kokain partileri düzenleyip silahlı, çakarlı arabalarla, korumalarla gezen; “pudra şekeri” partileri düzenleyen, uzun namlulu silahlarla poz veren şımarık oğlun, fakir fukara bir ailenin kızına tecavüz edip hamile bırakıyor, sonra katlediyor. Devletin imkânlarını kullanarak, devletten maaş alan görevlilerle birlikte tüm delilleri ortadan kaldırıyor; Ali Cengiz oyunlarıyla hedef şaşırtıyorsunuz, öyle mi? Yakana yapışan halkın öfkesidir. Şimdi katıldığın, şiirler okuduğun Fethullah’ın Türkçe Olimpiyatları; başınızı birlikte secdeye koyduğunuz bezirgân kardeşlerin ekranların önünde, hiç kızarmadan, gevrek gevrek seni anlatıyorlar. Ahlaksızlığın, hainliğin, çıkar ortaklığının sonu budur. Kol kola yürüdüğün Mehmet Ağar, Süleyman Soylu şimdi “adalet tecelli etmelidir” diyerek suyun içinde çok kolay at değiştirdiler.

Kayyum Vali, evet sen çürümüş devletin badem bıyıklı, ilenmiş, kokuşmuş valisisin. Şımarık oğluna iyi öğretmişsin; o da İstiklal Marşı’nı iyi okuyup dersine güzel çalışıp, tecavüz ettiği o güzelim, hayat dolu kadının cesedini yok etmek için birlikte akıl almaz planlar yapmışsınız. Evet, bu korkunç tablo hiç tesadüf değil. Bu bir düzen. Akıl dışlandığında, bilim aşağılandığında, değersizleştirildiğinde, emek düşmanlaştırıldığında sonuç yalnızca çürüme değildir, çöküştür. Hiçbir çöküş kendiliğinden bitmez. Hiçbir çürüme kendiliğinden durmaz. Ancak dirençle, mücadeleyle tepetaklak olurlar.

90-91 Büyük Madenci Yürüyüşü Özal’ın sonunu hazırlamıştı. Şimdilerde yerlerde tekmelenen madenciler, üzerleri çıplak, yalın ayak, itile kakıla, dövüle dövüle Ankara’ya doğru yürüyorlar. Sanki M. Oruçoğlu’nun 4 ciltlik Grizu romanlarında çıkıp geliyorlar. Zamanın kasırgasında tarumar olan yoksulların yerine, kasırgalarıyla zamanı tarumar edecek ayağı çıplakların, yoksulların ayak sesleri geliyor. Analistlerin yazılarını okuyoruz; 68, 15-16 Haziran, Gezi ve yeni bir ayaklanmanın daha güçlü bir kasırganın ayak seslerini dillendiriyorlar. Yalnız Türkiye-Kürdistan’da değil, bütün dünyada devrimci durum yükseliyor. Kendi hazırlıklarını yapamayan üşengeç, beceriksiz solu da tepeleyecek bir kasırgadır gelen.

Nazım’ın şiiriyle başlayan yazımıza, Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan öykü kitabından güzel bir veciz sözle bitirelim: “Bir gün öyle olacağız ki, kimsenin kimseden farkı olmayacak. Herkes birbirine yardım edecek, herkes birbirini sevecek. Ne para hırsı olacak içimizde ne kin ne nefret. Herkes kendi işinde gücünde, herkes kendi dünyasında mutlu olacak. Öyle bir gün gelecek ki, bütün insanlar el ele verecekler, şarkılar söyleyecekler. Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Analiz