Connect with us

Editörün Seçtikleri

“Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -5-

Öcalan’ın kapitalist sermaye iktidarının emperyalizm sürecine hiç değinmemesi, bunun yerine “endüstriyalizm” kavramını kullanması bir unutkanlık değil, politik hedefleri bağlamında bilinçli bir yaklaşımdır. Komün-devlet denkleminde devleti reddettiğini iddia etmektedir Öcalan. Ama anlayış sistematiği deşifre edildiğinde, Öcalan, burjuva devleti ret etmiyor. “Demokrasi” sosuyla burjuva devletle uzlaşarak, esasta proletaryanın iktidarını ret ediyor.

abdullah öcalan

Proletaryanın bilimsel dünya görüşü Marksizm-Leninizm-Maoizm, yaşanan tarihsel süreçler içinde önemli teorik, pratik, politik kabarışlar ve geri çekilmeler yaşadı. Yani bilimimiz, sınıf mücadelesi pratiğine bağlı olarak karşılaştığı ideolojik-siyasal sorunları, devrimci dalganın yüksek olduğu koşullarda nitelikli devrimci atılımlar gerçekleştirerek aştığı tarihsel koşullar yaşadığı gibi, özellikle toplumsal dinamiklerin görece durgunlaştığı, sınıf mücadelesinin karşı devrim lehine geliştiği tarihsel koşullarda daha kapsamlı saldırılara, teorik-ideolojik sulandırmalara maruz kaldığı dönemler de yaşamıştır. Sınıf mücadelesi sürecinde, özellikle pratik-politik alanda bu gibi dalgalanmaların yaşanması eşyanın tabiatı gereğidir. Proleter devrim pratiği, bu gerçeği yadsıyan düzlemde değil, bizzat bu gerçeğin farkında olarak ideolojik-siyasal-örgütsel pozisyon alır. Burjuvaziye karşı siyasal iktidar mücadelesini, sınıf hareketinin alçalma ve yükselme dönemlerine göre belirlenen somut politika ile örgütlediği gibi, anti-MLM akımlara karşı da keskin mücadelesini ötelemeden sürdürür. Komünistler açısından bu durum, tamamıyla somut sürecin öne çıkardığı esas duruma göre politika belirleme durumudur.

Marksizm-Leninizm-Maoizm, her tarihsel koşulda sadece burjuvaziye karşı verdiği siyasal mücadele ile değil, aynı zamanda anti-MLM çizgilerle hesaplaşarak nitel ve nicel ilerleyişini gerçekleştirmiştir. Bu anlamıyla, proletaryanın bilimine yönelik teorik-ideolojik saldırılar sadece bir tarihsel koşula göre değil, sınıf hareketinin alçalma-yükselme süreçleri ayrımı yapılmaksızın var ola gelmiştir. Özellikle küçük burjuva ideolojik dokunun, sınıfları, toplumu, sistemi ele alışındaki orta yolcu tutumu, Marksizm’in evrensel değerlerini kemirmesi paralelinde, kendi küçük burjuva sınıf pozisyonuna göre toplumsal alan açmasına zemin olmuştur. Tam da burada, Marksizm’den etkilenen küçük burjuva çizgileri ya da ulusal hareketleri ayrı bir inceleme konusu olarak yazı konumuzdan ayrıştırmak istiyoruz. MLM kavrayışı problemli de olsa, devrimci zeminde duran bu gibi anlayışları Marksizm’e karşı geliştirilen saldırılarla aynılaştırıp tutum almak, toptancı ve komünistlerin devrimci güçlerle ilişkilenmesi bağlamında ciddi sorunlu bir yaklaşımdır.

Çünkü esas sorun, Marksizm’i kavrayıştaki sorunlu çizgilerle mücadele etmekten öte (ki komünistler bu gibi çizgilerle ideolojik mücadeleyi hiçbir zaman tatil etmezler), özellikle sınıf hareketinin gerilediği tarihsel koşulları fırsata dönüştürerek MLM’nin evrensel değerlerine karşı saldırıya geçen burjuva tasfiyeci anlayışlarla cepheden, keskin bir mücadele sorunudur. Günümüzde bu saldırı durumu, yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin “yenilgisi” üzerinden Marksizm’in temel kuramlarını hedef alarak genişlemekte; “yeni yol” arayışları adı altında burjuva egemenlikle uyumlu olmanın teorik, ideolojik ve siyasal zemini inşa edilmektedir. Burjuvazinin tarihsel anlamda elde ettiği taktiksel inisiyatifle, sınıflar mücadelesi, devrim ve sosyalizm fikrine teyakkuza geçtiği koşullarda; “demokratik toplum uzlaşması”, “çoğulculuk”, “toplumsal kategorilerin ayrımsızlığı”, sınıflar üstü “demokrasi, hukuk, adalet” gibi kavramları öne süren bu gibi anlayışlar, “elveda devrim, sosyalizm” nakaratlarını daha gür okumaktadırlar.

MLM’ye ‘Savaş’ İlan Eden Anlayışlar ve Tasfiyeci Çizgi

Ezilenler ve sömürülenler adına, bestesi burjuvaziden alınarak okunan bu gazellere karşı mücadele, komünistler açısından ötelenemez. Ama bu mücadele, kuru tekrarlardan öte, dünya görüşümüzün tarihsel ilerlemeleri doğru analiz eden bilimsel temsiliyetiyle mümkündür. Sağ tasfiyecilik, burjuva sistem kulvarına ricat, sığ-sol dogmalarla aşılamaz. MLM’yi bir Ortodoks doktrini haline getirerek tarihsel deneyimler ve tarihsel ilerlemelere gözlerini kapatan, bilimimizi statükocu dogmalar haline getiren her anlayış, belirli düzeyde devrimciliğin tarihsel mirasını sahiplense de günün öne çıkardığı ideolojik, teorik, siyasal görevleri yerine getiremez. Statükoculuk ve bilimi bir dogma halinde kuru tekrar eden anlayış ve çizgiler de tabii ki Marksist eleştirinin yıkıcı hedefidir. Ama yazı konumuz bağlamında eleştirimizin oku, mücadelenin önemli tarihsel kavşaklarında, burjuva dünyaya entegre olma adına omuzlarında yük olarak gördükleri Marksizm’den kurtulma hezeyanı ile MLM’ye “savaş” ilan eden anlayışlaradır. Kürt ulusal mücadelesindeki politik belirleyiciliği ile Öcalan’ın tasfiyeci çizgisini Marksizm’in evrensel bilimsel değerlerine yöneltmesi, eleştiri konusu yaptığımız bu anlayış bütünlüğü içindedir.

Kürt ulusal mücadelesini, ulusal devrimci dinamikleri çizgisinden koparıp, “TC” iktidarı ile girdiği ilişkiler içinde “demokrasi” kavramı etrafında dolandırarak tasfiyeci bir çizgiye çeken Öcalan, buna uygun kuramlar geliştirmek zorundadır. Siyasal olarak bu tasfiyeci çizginin, Kürt Ulusal Mücadelesi için ne anlama geldiği, MLM zemininde durmayan ulusal hareketlerin son tahlilde nereye evrileceği ve bu çizgi sorununa karşın komünistlerin tutumunun nasıl olması gerektiği meselesi, tartışmanın bir yanıdır. Ve bu yazı dizimizde bu boyuta çok değinmedik. Ki Halkın Günlüğü gazetemizde, buna ilişkin tutumumuz ortaya konulmuştur, gelişmelere paralel olarak konulmaya devam edilecektir.

Bu yazı dizimizde daha çok, Öcalan’ın geliştirdiği tasfiyeci çizgiye göre kuram “üretiminde”, Marksizm’e ve sosyalizme karşı geliştirdiği, burjuva ve küçük burjuva çizgiden beslenen saldırılar ele alınmaktadır. Toplumsal dönüşüm öznesi, materyalist tarih bilinci, diyalektik materyalizm, sınıf, devlet, komün vb. kavram soyutlaması ve toplumsal gelişimin kaynağı, öznesi, öznenin örgütlenme biçimi ve siyasal çizgisi gibi başlıca konularda ileri sürülen Marksizm dışı, daha da genel anlamıyla bilim dışı “tezlerle” Öcalan; sağ tasfiyeci, burjuva sınıf uzlaşmacı, yapısalcı düşüncelere nefes vermeye çalışmakta ve bu ortamdan soluklanmaktadır. Öcalan, politik-teorik fikirler karmaşası ile bu tasfiyeci alandan kendisi adına bir alan açabilir. Ama açılan bu alan, ezilen ve sömürülen yığınların kurtuluş mücadelesine bir nebze değer katmayacaktır. Bunun doğru anlaşılması, yaşanan ya da yaratılmaya çalışılan sürecin niteliğini kavramakla doğrudan bağlantılıdır.

Devlet-Komün İkilemine Dayalı Bir Tarihsel Materyalizm, Sınıfların Reddi, Post Anarşist “Güzellemeler” ve Pastiş Kurgularla, Öcalan, Burjuva İdeolojiye Biat Ediyor!

“Dikkat edelim öyle bildiğimiz sınıf yok, klandan sınıf doğmaz. Köleye de sınıf demek saçmadır. Marks da bu hatayı işliyor. İşçi denilen de aslında bir köledir. Hani bu köle hiçbir devrim yapmış mıdır? Yapmamıştır. Marks buna bir devrim bahşetmek ister; işçi sınıfı uyanacak, sayısı büyüyecek ve bir devrim yapacak… Yok böyle bir devrim. Devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları. Marks bir avukatın oğludur, Lenin de öyle bir orta burjuva ailenin çocuğudur, Mao da öyledir. Yani işçi sınıfının, sınıf olarak örgütlenip yaptığı tek bir devrim yok. Bu bir ütopya, bir hayali görüş; gerçeği de yok. Yanlış bir anlayış ama köle diye bir grup var. Hem de çok yaygın, orta çağda, ilk çağda çok yaygındır. Başlangıçta da köle kadınlar, çocuklar var, ama bunlara sınıf demeye gerek yok. Erkek kastik katilin eki, uzantısı olarak varlar. Onlar kastik katilin organları, cinsel objeleri, işlerini yapan köleleridir. Tapınak yapar, üretim yaparlar. Herhangi bir hak şurada kalsın, yaşam hakları efendinin elindedir. Mısır’da Firavunlar kölelere midelerini çalıştıracak kadar gıda veriyorlar. Kölelerin tek işi günün yirmi dört saati çalışmak. Kölenin sınıfı da, sendikası da olamaz.” (Demokratik Toplum Manifestosu, Öcalan)

Öcalan’ın bu paragrafta işçi sınıfına, kölelere, genel anlamda ezilenlere dair sarf ettiği cümleler, tek kelimeyle ve en düzeyli anlatımla burjuva kibirdir. Üzerinde fikir üretmeye değmeyecek kadar değersiz bir düşünce sistematiğidir. Ezilenlerin tarihindeki devrimci birikimi yok sayma anlamında da inkârcıdır; tarih bilincine yönelik bir suikasttır. Devamla: Marks’tan Mao’ya, hiçbir MLM klasiği işçi sınıfının kendiliğinden bilince ulaşacağı iddiasında bulunmaz. Bu, tamamıyla birçok fikirde olduğu gibi Öcalan uydurmasıdır. Bu konuda Öcalan ve çizgisini “tarihsel çıkış” olarak popülize eden anlayışlara, 1902 yılında Lenin tarafından proletarya biliminin temel yapıtı olarak kaleme alınan “Ne Yapmalı?” eserini hatırlatmak isteriz. Lenin yoldaşın “proletaryaya sınıf bilinci dışarıdan verilir” tezi, Marksist teorinin en açık özetidir.

Ekonomik-demokratik mücadele olarak özünde kendiliğinden sınıf hareketi, proletaryayı devrimci bilince ulaştırmaz. Bilinç; Marksist aydınlar (proletarya partisinde örgütlü olmayan Marksist aydınlar dahil) ve devrimcilerden oluşan proletarya partisi aracılığıyla işçi sınıfına taşınır ve sınıf, partinin önderliğindeki örgütlü gücüyle siyasal iktidar mücadelesinde özneleşir. Daha ayrıntılı bilgi için Lenin’in “Ne Yapmalı?” eseri incelenebilir. Bu temel niteliği yadsıyarak “işçiler devrim yapamaz/yapmadı, köleler çalışma dışında bir şey yapamaz” karmaşası üzerinden teori oluşturmak bir “teori” olabilir; ancak bu, tarih çarpıtmacılığıdır, burjuvaziye yaranmacılıktır, inkârcılıktır. En önemlisi de önderlik rütbesiyle bilim dışı fikirleri topluma “yeni buluş” olarak sunma çabasıdır. Öcalan’ın bu fikirlerinin politik kitleler nazarında bir karşılığı olmadığı açıktır. Ancak başlatılan sürecin “dinamiğinin” burjuva siyaset “insafında” olan “barış” manipülasyonu kuşatmasıyla geri kitleleri ve “önderliğe güven” teminatıyla iradi birliği sağlanmaya çalışılan Kürt Ulusal Hareketi önderliği nazarında bir karşılık bulduğu, yaşanan pratikle sabittir.

Kısa bir vurgu daha: Spartaküs’ten kapitalizmin şafağına, Ekim proleter devriminden Çin’e, ezilenlerin devrimlerle yaratmış olduğu büyük altüst oluşlara gözlerini kapatmak bir bilgisizlik değil, bilinçli bir çarpıtmadır. Öcalan, devrimci gerçeklerin yükünden kurtulmak; toplumlar tarihinden yarına uzanan diyalektik-materyalist bağı ve devrimci damarı silikleştirmek, yok saymak üzerinden kendi çizgisine göre fikir karmaşası etrafında döne dursun, insanlık tarihine yeni ufuk açan ezilenlerin kalkışmaları ve yarattıkları büyük altüst oluşlar, ezilenlerin siyasal iktidar mücadelesinde temel belirleyici dinamiktir. Siyasal, ideolojik ve teorik olarak pastiş kurgular, bu gerçeği yok sayma kudretinden yoksundur.

Kavram Kargaşası Sancısındaki Büyük “İddianın” Doğurduğu “Mental Retardasyon”; Devlet ve Komün İlişkisinde Öcalan’ın Ufku!

Toplumlar tarihinde devlet neyin ürünüdür? Hangi tarihsel-toplumsal gelişmeler, hangi nedenler devleti tarih sahnesine çıkarttı? Öcalan bu soruyu mistik zihin dünyasında yuvarlamakta ve devleti “kötü insanların” üretimi olarak ifade ediyor. Toplumlar tarihine, bilime büyük bir katkı sunduğu edasıyla “kastik katil” adını verdiği avcı erkek topluluğuyla süreci başlatmakta ve koca bir tarih boyunca toplumların iktisadi niteliğine göre biçimlenen devleti metafizik bir yaklaşımla resmetmektedir. Tarihte her türlü kötülüğün, vahşetin, katliamların faili “kastik katil”miş! Bu tanımı doğru kabul etsek dahi, “kastik katil” hangi üretim tarzının, hangi maddi gücün sahibi olarak toplumda egemen hâle geldi sorusunun cevabı, Öcalan için “kötü ruh”tur. Ve toplum biliminde bugüne kadar keşfedilemeyen “kuark”a (maddenin temel bileşeni olan parçacık) ulaşmaktadır. “Tarih sınıflar savaşı değil, devlet ve komün savaşıdır.”

Devleti sınıfsal niteliğinden büyük bir “ustalıkla” azade eden Öcalan, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist devlet biçimlerini bir torbaya koyarak genel anlamda devletli iktidar biçimlerini “red” ediyor ve kapitalist modernitenin “ulus-devlet”, endüstriyalizm düzeyini (sosyalizmin de bunu güçlendirdiği iddiasıyla) bir yıkım süreci olarak ortaya koyuyor.

Öcalan’ın kapitalist sermaye iktidarının emperyalizm sürecine hiç değinmemesi, bunun yerine “endüstriyalizm” kavramını kullanması bir unutkanlık değil, politik hedefleri bağlamında bilinçli bir yaklaşımdır. Komün-devlet denkleminde devleti reddettiğini iddia etmektedir Öcalan. Ama anlayış sistematiği deşifre edildiğinde, Öcalan, burjuva devleti ret etmiyor. “Demokrasi” sosuyla burjuva devletle uzlaşarak, esasta proletaryanın iktidarını ret ediyor.

“Reel Sosyalizm” Eleştirisi Adı Altında Proletarya İktidarına Yönelik Teorik Saldırılar

Ve Öcalan, burjuva devlete entegrasyon için “reel sosyalizm” olarak ifade ettiği süreçle özel ilgilenerek, proletarya iktidarının tarihsel ve güncel olarak gereksizliğini teorileştirerek Marks, Lenin ve Mao’yu bu zemin üzerinden hedefe koyuyor. Bu fikrini güçlendirmek için tarihle kurduğu temas, gerçeğin ters yüz edilmesine dayanıyor. Sosyalizmin kapitalist devleti soldan desteklediği anlayışı, Stalin’i Hitler’le aynılaştırarak, liberalizmin argümanlarıyla “Soğuk Savaş” yaklaşımı; zihninde gerçeği ters yüz etme konusunda hiçbir sınırlama getirmeden ileri sürdüğü hoyrat değerlendirmelerdir. “Reel sosyalizm” “eleştirisi” adı altında, proletarya iktidarına karşı duyduğu öfke, kendi yaklaşımından beslenen yanılsamalardan öte bir şey ifade etmiyor. Yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin hatalarından güçlü dersler çıkarmak, komünistlerin geçmişin dinamiklerinden gelecekle kurduğu bağ açısından son derece önemlidir. Nitekim bu konuda komünist hareket, son derece kıymetli tartışmalar yürütmüş ve önemli dersler çıkarmıştır. “Ya kapitalist barbarlık ya sosyalizm” şiarının siyasal olarak daha da anlam kazandığı bir tarihsel koşulda, sosyalizmin yaşanmış deneyimlerindeki eksikleri aşmak ve günümüz koşullarında daha ileri düzeyde temsil etme yerine sosyalizme husumet beslemek ve ezilenleri burjuvaziye karşı silahsız bırakmak, bir eleştiri değil, burjuvazinin siyasal-ideolojik hegemonyasına biat etmektir.

Marksizm-Leninizm-Maoizm’in Bilimsel Niteliği ve Öcalan’ın Anti-Bilimsel Devlet Okumaları

Yeniden ifade etmek, konu bağlamında faydalı olacaktır. Marksizm-Leninizm-Maoizm, sonuçlanmış, noktalanmış bir bilimsel teori değil; dünyayı anlama ve değiştirme pratiğidir. İktisadi, kültürel, sosyolojik teori yığınından öte, insanlığın özgürleşeceği bir uygarlığın inşa kılavuzudur. Yani dar ideolojik kalıplarla kısacık yaşamları kurtarmaya değil, insanlığın (ezilenlerin) kuşaklar arası ömürlerinin birikimlerinin birbirini beslediği, deneyimler sunduğu komünist bir dünya tasavvurundan söz ediyoruz. Sosyalizmin bir ara aşama olarak bu genel perspektifi kavranmadan, genel devlet iktidarı niteliğiyle daraltılamaz. Bu temel içeriği yadsıyarak, yaşanmış sosyalizm deneyimlerini ezilen ve sömürülenlerin kurtuluş mücadelesini sistem içinde boğmaya gerekçe hâline getirmek, Öcalan’ın tarihin mistik nostaljisinin kendine has bir üretimidir. Belki yeniden başa döneceğiz ama, bu kadar fikir jimnastiği içinde, Öcalan’ın devlete dair ortaya attığı; toplumsal varlığı sadece “anlamla” açıkladığı, üretim biçiminin tarihteki belirleyiciliğine dair kategorileri tasfiye ettiği anti-bilimsel okumalarına, Lenin yoldaştan cevap olmak son derece isabetli olacaktır: “Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ürünü olarak devlet.” (V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, s. 13)

Marksizm’in temel tezlerini tahrif eden anlayışlarla münakaşa ederek bilimsel sentezler ortaya koyan Lenin, “Sınıflı Toplum ve Devlet” bölümüyle aynı zamanda Öcalan’a da bir cevap veriyor. Yazı dizimizde defalarca vurguladığımız gibi, Öcalan’ın “ben buldum” diye övündüğü düşünce sistematiğinin temelleri tarihin anti-bilimsel yorum hanesindedir. Bilimimiz tarafından aşılan bu fikirlere, tarihsel gelişmeler akabinde tarihsel referanslarımızla cevap olmak bir tekrar değil, bilimsel bir neşterdir. Lenin’e başvuralım:

“Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretilerinin başına birçok kez gelen şey bugün Marks öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası kesilmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve kara çalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları “teselli etmek” ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hale) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri bugün işte Marksizm’i “evcilleştirme” biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler (gülmeyin) Marksist’tirler. Ve daha düne dek Marksizm’in kökünü kazıma işinde uzmanlaşmış burjuvazi ve Alman bilginleri, şimdi bir soygun savaşının yürütülmesi için son derece iyi örgütlenmiş o işçi sendikalarını eğitilecek bir “ulusal Alman” Marks’tan gitgide daha sık söz ediyorlar.”

“Devlet ve Devrim” eserinde konu başlığına böyle giriş yapan Lenin yoldaş, Engels yoldaştan atıfta bulunarak devlet meselesini analiz eder: “Marksizm’in çarpıtılmalarının bu görülmemiş yayılışı karşısında, görevimiz her şeyden önce Marks’ın devlet üzerindeki öğretisini yeniden kurmaktır.”

Lenin aynı eserinde Friedrich Engels’ten uzun alıntılar yaparak devlettin maddi temelini gösterir:

“Devlet topluma dışardan dayatılmış bir erklik değildir. Hegel’in ileri sürdüğü gibi “ahlak düşünün gerçekliği, aklın imgesi ve gerçekliği de değildir. (Öcalan’ın “kastik katil” üretimi devlet fikri, Hegel’ inde gerisindedir) Devlet, daha çok, toplumun gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu toplumun, önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu, kısır bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, “düzen” sınırları içinde tutması gereken bir erklik gereksinimi kendini kabul ettirir. İşte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve ona gitgide yabancılaşan bu erk devlettir.” (Friedrich Engels’ten aktaran Vladimir Lenin, Devlet ve Devrim; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, 6. Almanca baskı, Stuttgart, 1894, s. 177–178.)

“Burada Marksizm’in devletin tarihsel rolü ve anlamı üzerindeki temel düşünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş bulunuyor. Devlet sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine devletin varlığı da sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını tanıtlar.” (Lenin Devlet ve Devrim. s. 14-15)

Proletarya biliminin devlet tahlili, anti-MLM çizgiler ve burjuva ideologlar tarafından esasta iki nokta üzerinden tahrif edilmektedir. Birincisi, devletin sınıfların varlığının bir ürünü olduğu genel olarak kabul edilse de devleti sınıfların uzlaşma organı, uzlaşmış sınıfların “düzeni” olarak gören anlayıştır. Oysa Marks açıkça ifade eder: Şayet sınıfların uzlaşma koşulları olsaydı, devlet denen mekanizma ortaya çıkmazdı. Lenin yoldaşın da Marks ve Engels’ten atıfta bulunarak vurguladığı gibi devlet, antagonist sınıfların uzlaşma organı değil, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki egemenlik organıdır. Egemen sınıfın (burjuvazi) düzen sağlama bağlamında çatışmayı hafifletmesi meselesi (Engels’in ifadesi), sınıfların uzlaşması değil, bir sınıfın egemenlik kurumu olan devletin rolü toplumu egemen sınıf çıkarlarına göre dizayn etmesidir. Yani çatışmayı hafifletmek, sınıf çatışması koşullarına verilen balans ayarıdır, yoksa sınıfların uzlaştırılması değildir.

Devletin Sınıfsal Niteliği ve Öcalan’ın ‘Uzlaşma’ Anlayışı

Aslında Öcalan, sınıfların reddi bağlamında tarihsel çelişkiyi devlet-komün denkleminde ortaya koysa da bu şifrenin arkasındaki esas anlayış şudur: Öcalan, devleti bir toplumsal “uzlaşma” aracı olarak görmektedir. Yani Öcalan tarafından esas olarak tahrif edilen, devletin bir sınıfın egemenlik aracı olduğu meselesidir. Serbest rekabet dönemlerindeki ulus-devlet rolü, kapitalizmin emperyalizm çağında (özellikle günümüz koşullarında) ulus-devlet modeline biçilen rol vb. meseleler hepsi kendi içinde tartışmaya açıktır. Kuşkusuz burjuva ve türevi devlet niteliğinde, günün koşullarına uygun bir yığın değişim yaratılmaktadır. Ama bütün bu değişik biçimler, devletin temel niteliğini değiştirmez. Devlet, bir sınıfın egemenlik kurumudur. Küçük burjuva demokratik anlayış olarak gündeme gelen “sınıfların uzlaşma kurumu” bağlamında devleti ele alan Öcalan, bu yaklaşımının mantıki sonucu olarak, devlet egemenliğine sahip sınıftan “demokratik” hamleler beklemektedir, ya da egemen sınıf olan burjuvazi ile toplumun ve ulusun ulusal-sosyal demokratik sorunlarına ortaklaşa “çözüm” üreteceğini politik olarak benimsemektedir. Kastımız, ezilenlerin mücadelesinin politik baskılanması altında, burjuva egemenliğin bazı reformlar yapmak zorunda olmaları meselesi değildir. Öcalan’ın siyasal çizgisi bunu söylemiyor. Devletle birleşerek ve devleti “demokratikleştirerek” (bu nasıl oluyorsa, ya da devlet hangi demokrasi anlayışına göre dizayn ediliyor sorusu cevapsız. Mesele, burjuva demokrasisine göre bir “reform” ise, mevcut sömürü, baskı, işgal, ilhak zaten bu demokrasinin ürünü), ulusal sosyal sorunlara çözüm vaaz ediyor.

İkinci tahrif noktasını direk Lenin yoldaştan aktaralım: “Marksim’in çok daha ince olan “Kautskist” çarpıtılması var. Burada “teorik olarak”, ne devletin bir sınıf egemenliği organı olduğuna karşı çıkılır, ne de sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğuna. Ama şu olgu gözden kaçırılır ya da üstü örtülür. Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğuyorsa, eğer toplumun üzerinde ve “ona gitgide yabancılaşan” bir iktidar ise, açıktır ki yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o yabancı “niteliğinin” maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır. Teorik bakımdan kendi başına açık olan bu sonucu daha sonra göreceğimiz gibi Marks, devrimin görevlerinin somut tarihsel çözümlenmesinden yetkin bir belginlikle çıkarmıştır. Ve işte Kautsky’nin unutup çarpıttığı bu sonuçtur.” (Lenin, Devlet ve Devrim s. 16).

Çarpıtılan sonuç, somut çözümlemelerden ortaya çıkan somut tarihsel görevlerin mahiyetidir. Burjuva devleti ortadan kaldırmak, proletaryanın somut bir tarihsel görevidir. Ama sınıfsız topluma geçiş, sadece bu görevle sağlanamaz. Proletaryanın öncü kurmayı önderliğinde, sınıfsız topluma geçiş, alt yapı ve üst yapı değişimiyle uzun bir tarihsel süreçtir. Bunu Öcalan’ın, sınıfsal niteliği tarif edilmeden, aşiret, cemiyet, tarikat, sivil, dini toplumsal “buluşturma” olarak ortaya koyduğu, son tahlilde “demokratikleşmiş” burjuva devlete bağlanmış “komünlerle” olamayacağı açıktır. Oportünist salçalı, sınıf uzlaşmacı, tasfiyeci bu gibi tezler, tıkanan sosyalizm sorunlarına derman olarak “yinelenme” sosuyla sunuluyor da Marksizm’in ideolojik, teorik ve siyasal olarak mahkûm ettiği bu anlayışlar, antika müzesinde çıkrık ve tunç baltanın yanında zaten asılıdır.

Yazımızın ilk paragraflarında belirttiğimiz gibi, devlet üzerine koparılan tüm fırtınalara kaynaklık eden asıl sancı, proletaryanın devlet iktidarına karşı duyulan husumettir. “Reel Sosyalizmin Çöküşü” adı altında yaşanmış sosyalizm deneyimlerine bu husumet biley taşı yapılıyor. Yaşanmış sosyalizm deneyimleri hatalarından bilimsel sonuçlar çıkarmak, güncel olarak komünistlerin başat görevlerini tarif eder. Ama bu, dalı kök, kökü dal yapma yöntemiyle olmaz. Öcalan bunu yapıyor.

Öcalan, Bakunin ve Kropotkin’i Marks ve Lenin’e karşı tarihsel referans haline getiriyor. Sovyet pratiğinde, sol liberal fantezilerle komünü esas almadıkları, devletleşmeye yöneldikleri için çöktüğünü, büyük bir tarihsel ders olarak çıkarıyor. Ve sosyalizmde “güme giden demokrasi” meselesini yüksek telden ifade ederken, hangi sınıf için demokrasi meselesini cevapsız bırakıyor. Oysa Sovyetler, nasıl ki proletaryanın önündeki devrim görevinin tarihsel bir sonucuysa, proleter iktidarın sönümlenmesi de tarihsel sonuçların ortaya çıkardığı devrim görevidir. Marks, Lenin, Engels, Mao, hiçbiri “devlet meraklısı” değildi. Bunu tayin eden, devrimin sürdürülmesinin önündeki somut tarihsel görevlerdi. Engels, Anti-Dühring’de bunu açık biçimde ifade eder: “Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet (proleter devlet. hg) mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama bunu yapmakla proletarya olarak kendi kendisini ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrımları ile sınıf karşıtlıklarını ve aynı biçimde devlet olarak devleti ortadan kaldırır.”

Sınıfsız toplum hedefiyle tüm bu çelişkilerin çözümü, güçlü programlar ve Komünist Parti

Bu süreç tespit edildiği kadar kısa bir süreç midir? Bu koca tarihsel evre, Maoizm süreciyle nitel olarak bilimsel hanemize katkı olarak eklendiği gibi, devrimlerle ilerleyen bir tarihsel evredir. Bu komünistlerin tercihi değil, ya da komünistler, devlet-iktidar tutkunu değildir. Sınıf çelişkileri dahil, alt yapı üst yapı, kafa kol emeği, insan doğa, ulus, cins vb. gibi çelişkilerin olduğu toplumsal bir format koşullarında direk sınıfsız toplum kurumlarıyla politik süreç örgütlenemez. Sınıfsız toplum hedefiyle tüm bu çelişkilerin çözümü, güçlü programlar ve bu programlara önderlik edecek siyasal iktidara, siyasal iktidarın ideolojik-siyasal niteliğini tayin edecek Komünist Partisine ihtiyaç vardır. Kuşkusuz, sosyalizm sürecindeki devlet mekanizmaları ve kurumları burjuva devletten farklıdır. Temel ilke, parti ve devlet iktidarını korumak değil, devlet ve parti iktidarını sönümlemedir. Lenin önderliğinde Bolşevikler, devlet adı olarak “keyif” olsun diye Sovyet demediler. Tarihte, somut ilişki ve çelişkileri, devrimci yöntemlerle çözülmesi çizgisinde ısrar edenlerin devrimci hamleler gerçekleştirdiğini kaydeder. Sorun çizgi sorunudur. Bu anlamıyla, yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin hatalarıyla hesaplaşmak için, sorgulanması gereken proleter devlet iktidarı değil, proleter devlet iktidarı altında devrim meselesidir. Kuşkusuz bu muhasebe kapsamlı olmak zorundadır. Bu yazı dizimizde bu detaya girmekten çok, Öcalan’ın devleti mahkûm etme adı altında hedef haline getirdiği proleter devlet meselesine temel çizgimizde açıklık getirmektir.

Marksistler, deneyimlerimiz bağlamında bilimsel eleştirilerle güncel koşullarda daha ileri ve güçlü temsil edilecek, güçlü bir devrim pratiği bıraktılar. Bu görkemli tarih yerine, teorik-ideolojik- pratik-politik meziyeti tarihsel olarak eleştirilmeye bile değer bulunmayan Bakunin ve Kropotkin’e tutunarak, emperyalizmin dünyayı bir ahtapot gibi sarıp sarmaladığı, insan ve doğa üzerinde talan ve yıkım icra ettiği tarihsel koşullara devrimci cevap olunamaz. Eğer niyetimiz, burjuvazi ile uzlaşıp “bir kaşık aşım, ağrısız başım” felsefesinin esiri değilse…

Sosyalizm deneyimlerinde burjuva liberal çığırtkanlıkla “demokrasi” nakaratları okumak, ezilenlerin burjuva iktidarları yıkarak, sınıfsız topluma yürüyüş için iktidar olmalarını yadsımak, devrim hedefinden savrulmanın ilk adımıdır. Hataları ve yetmezlikleriyle, güçlü zaferlerin ardından yaşanan yenilgilerle, Paris Komünü deneyimlerinden Ekim Devrim’lerine uzanan tarihsel süreç, ezilenlerin binlerce yıllık mücadelesinin tarihsel zirveleridir. Bu devrimlerin insan toplumundaki önemini bir yana bırakarak, sermaye, aşiret, cemaat, dini tarikat, köy kooperatifçiliği ögeleriyle niteliği belirlenen ve bilimsel içeriği boşaltılan bir “komün” anlayışıyla, insanlığa özgürlük ve kardeşlik vaaz etmek, ezilenleri, ezenler karşısında silahsızlandırmaktır. Devrim, ulusal bağımsızlık denen o iddiadan vazgeçseniz dahi, ifade edilen “toplumsal demokrasi” için bile bu araçların bir işlev görmeyeceği açıktır. Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde Komün ve Öcalan’ın “Komün” anlayışı üzerinden devam edeceğiz.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.

Post Yapısalcı-Post Marksist Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -1” başlıklı yazının birinci bölümü ile ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 2” başlıklı ikinci ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -3-” başlıklı üçüncü ve ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -4-“ başlıklı dördüncü bölümünü okumak için başlıklara tıklayın.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Editörün Seçtikleri