Connect with us

Editörün Seçtikleri

Post Yapısalcı-Post Marksist Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -1

Özgürlüğü sosyoloji bilimi alanı olarak ortaya koymak, devlet ve komünü sınıf gerçekliğinden bağımsız ortaya koymak, sosyalizme geçişi sınıf mücadelesinden koparmak ve kavram kargaşası ile “yeni ufuklara” yelken açmak, karanlığı karanlıkla aydınlatma idealizmidir. Bu gerçeğe ulaşma değil, gerçeği karartma yöntemidir.

Giriş

İstanbul’da düzenlenen “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” Abdullah Öcalan’ın gönderdiği bir mesajın okunması ile başladı. Burada tartışma konusu yaptığımız, konferansın Öcalan’ın mesajıyla başlaması değil, mesajın içeriğidir. “Sosyalizmin yeniden inşası yolunda konuşmak” ifadesinin öne çıktığı bu mesajdaki temel anlayış, somut politika açısından “yeni” bir durumu ifade etse de ideolojik-siyasal olarak Öcalan’ın 2000’li yıllarla birlikte ortaya koyduğu fikirlerin (ki bu fikirlerin kaynağı, özellikle post-yapısalcı, post Marksist düşünürlerin temsil ettiği ant-Marksist fikir babalarıdır) devamı niteliğindedir. “Demokratik Modernite” çizgisiyle başlayan, “perspektif” ve bunun özeti olan “Manifesto” ile ortaya konulan fikirler bütününde konferansa sunulan mesaj özetle, post-modernist, post yapısalcı ve post Marksist anlayışlardan paragraflar sunmaktadır.

“20. yüzyıl sosyalizmi”, “reel sosyalizm”, “ulus devlet sosyalizmi” tanımlamasıyla harmanladığı sosyalizm “eleştirisi”, kendi ideolojik çizgisine göre bir “Marksizm” fikriyatı ile birleştirilmekte, politik çizgisine uygun teorik “kuramlar” ileri sürülerek, sosyalizmin “tıkanıklığına” “çare” olmaktadır. “Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye kavuşturarak tarihsel misyonunu doldurmuş PKK”, Kürt ulusunun özgürleşmesinin yeni araç ve yöntemlerini ortaya çıkarmakla sınırlı bir rol oynamamış, aynı zamanda “ulus- devlet sosyalizminin tıkanıklığını da açığa çıkarmıştır”. Kürt ulusunun yerine Kürt halkı ifadesi hatasını görmezden gelsek bile, PKK’nin Kürt ulusunun varlığını örgütlü bir güç olarak ortaya çıkarmada ve ulusal bilincin mevcut düzeyde ruhi şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadığı teslim edilmesi gereken haklı bir değerlendirme. Ama Kürt ulusunun varlığını güvence altına alma konusunda misyonunu tamamladığı, silahlı mücadele perspektifinin terk edilip “demokratik toplum projesine” göre “demokratik mücadele” sürdürülmesi gerekliliği değerlendirmesi, benimsenen politik çizgiye zorla uydurulmaya çalışılan subjektif bir yaklaşımdır. “TC” ile girilen “müzakereler” süreciyle ortaya atılan teorik “tezler”in, “ulus-devlet sosyalizminin hangi tıkanıklıklarını aştığı,” ulus- devlet sosyalizminin ne olduğu, nerede yaşandığı meselesi ise, tam bir kavramlar karmaşası, tam bir belirsizlik yumağı…

Özetlemek gerekirse; “Kürtler olarak 52 yıllık PKK mücadelesiyle varlık ve onur savaşını tamamladık ve artık demokratik cumhuriyetin ve demokratik toplumun yeniden inşa edileceği bir döneme girdik” belirlemesiyle devam eden mesaj, “Sosyalizmi bir anı olmaktan çıkarıp güç haline getirmek gerekir”, “Marksizm’e dönük eleştirilerim doğru anlaşılmalı”, “Kastik toplumsal katil sistem”, “komün devlet ve sınıf devlet” başlıkları altında anti-Marksist güzellemeler sunmaktadır. Her başlık Marksist bakış açısıyla ele alınmaya muhtaç. Bu muhtaç, Marksizm’e dönük bu “eleştirilerin” yeni olması ile alakalı değil, pratik politikaya daha somut geçirilmesinden ortaya çıkmaktadır. Yoksa Öcalan’ın, “ben keşfettim” dediği fikriyat külliyatının tarihte öncelleri vardır ve Öcalan bu anti Marksist külliyattan beslenmektedir.

Tam da burada öne çıkan soru, Öcalan neden bu anti Marksist damardan besleniyor. Sorun Marksizm’e karşı geliştirdiği, tarihsiz, belirsiz anti bilimsel eleştirilerden öte, bir ideolojik çizgiye göre geliştirilen politik hat ve buna uygun oluşturduğu teorik “kuramdır”. Yani, tarihsel, toplumsal, sınıfsal bilimsel gerçeğe uygun bir politika üretme yerine, girilen politik çizgiye göre, tarihi, toplumu, sınıfları, bilimi tahrif etmektedir. Bundan dolayı Öcalan özellikle 2000’li yıllardan sonra, kendi ideolojik-siyasal dünyasında yarattığı bir Marx ya da Marksizm imajıyla didişmekte, sosyalizmin yaşanmış deneyimlerini kendi ideolojik çizgisinde çıkardığı sonuçlarla harmanlamakta, üzerinden kendisini ürettiği post-yapısalcı, post-Marksist çizgiyle ulaştığı Marksizm’in “günahlarına”, sosyalizmin “tıkanan damarlarına” baypas yaptığını iddia etmektedir. İddialar, bilimsel olduğu ölçüde devrimcidir. Tarihten bilimsel eleştiriyle sonuçlar çıkarıldığı zaman ilericidir, devrimcidir. Kısa özet olarak ifade ettiğimiz bu temel ilkelerden uzak duran post yapısalcı harmanlama, Marksistlerin tarih boyu hesaplaşıp aştığı birçok teorik çapsızlığı yeniden gündeme getirmekte, tarihsel ilerlemelerle birlikte Marksist çizgide üretilmesi gereken paradigmalar yerine, burjuva idealizmine soluk aldıran anlayışları deklere etmektedirler. Öcalan’ın anti-Marksist damar olan bu tarihsel “mirastan” beslenmesi, politik bir tercih ve bu politik tercihe kaynaklık eden siyasal çizgiden ileri gelmektedir.

Öcalan’ın Beslendiği Teorik Zemin

Marksizm’den önemli düzeyde etkilenerek Kürt ulusal mücadelesinde tarih sahnesine çıkan PKK, kuruluş ilkeleri zemininden ayrılarak Bookchinci anarşist-yapısalcı teorisini esas aldıktan sonra, teorik “kuramlarını” ve mücadele yöntemlerini hep buna uygun değiştirdi. Durumu daha farklı tarif edecek olursak. Öcalan’ın esir düşmesi süreciyle birlikte daha berrak tartışılan kapitalist sistem içi “çözüm” arayışları, post-yapısalcı, post-Marksist fikirlerle buluşmuş ve bu buluşma farklı “mücadele” çizgilerinin benimsenmesine kaynaklık etmiştir. Karl Marx’ın temel fikirlerini ters yüz ederek, burjuva ideolojiyle sulandıran post-Marksist düşünürler, bu dönem itibarıyla Öcalan için referans olmuşlardır. Yani Öcalan, sınıf merkezli analizleri ve siyasal sentezleri ret edip kimlikler ve söylemler arasındaki hegemonik mücadelelerden politika belirlemeyi Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’dan, Hegel felsefesini Marksizmle “barıştırarak”, ideolojiyi, kültür-din-vb. üst yapısal değerlerle popüler bir tarzda birleştirmeyi (Öcalan’ın, İslamiyet, Hristiyanlık ve Budizm üzerine değerlendirmeleri ayrıca incelemeye değerdir) Slavoj Zizek’ten, Marksist materyalizmi matematiksel mantıkla formel olarak bağlayan, varlık ve siyaset ilişkisini bu mekanik içinde düşünmeyi Alain Badiou’dan, kapitalizmin soyut tarihsel özgünlüğünü adı altında Marksist teorideki emek- değer teorisini baş aşağı ederek savunmayı Moishe Postone’den, devlet, komün, özerklik gibi başlıklardaki fikriyatları Antonio Negri ve Michael Hardt’tan, Manuel Castells’ten, David Harvey’den alarak derlediği sentez, “yeni buluşlarının” teorik temellerini oluşturmaktadır.

“Yeni paradigmanın” teorik sentezleri, Marksist tarih açısından yabancısı olmadığımız post-Marksist düşünürlerin anti-Marksist, anti-bilimsel düşünürler ve düşünceleridir. Politika açısından bunun Kürt ulusal siyasetiyle bütünlüklü buluşturulması bir “yenilik” olsa da teorik olarak yeni bir buluş değil, tarihler boyu Marksist çizginin mahkûm ederek aştığı anti bilimsel külliyattır. Marksizm’in üzerinde yükseldiği sac ayaklarını ters yüz ederek, “sınıf ötesi” bir evrene geçiş yapan yapısalcılık, postyapısalcılık (Foucault, Deleuze), farklı teorik kaynaklardan ve akımlardan beslenerek bir “kuram” harmanlaması oluşturmaktadırlar. Ve bu harmanlama, Öcalan’ın son 25 yıllık tüm çalışmalarında çıplak biçimde yer almaktadır.

Kuşkusuz tartışma konumuz sadece, Öcalan’ın post-Marksist çizgide kendi dünyasında yarattığı Marx ve Marksizm’le (çünkü Marks’a atfedilerek eleştiri konusu yapılan konular yüzeysel ele alınmakta, Marx’ın düşünce dünyası ve çıkardığı sentezler çarpıtılmaktadır) yaptığı münakaşa değildir. “Perspektif” ve “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” belgeleri ve bu belgelerin siyasete rengini verdiği mevcut tüm politikalarla, Kürt ulusunun kaderine yön verilmektedir. Bu anlamıyla devrimci- komünist eleştirinin tek rolü, Marksizm’e yönelik saldırılara cevap olmak değil, Kürt ulusu özgülünde, kapitalist dünya ile ideolojik-siyasal bütünleşen pratik-politik bir hattın, siyasal bir kırılmanın mahkûm edilmesidir. Çünkü Öcalan, sadece Marksizm’i baş aşağı çevirmiyor, aynı zamanda “asıl olan dünyayı değiştirmektir” diyen Marksist eylem çizgisini tasfiye ediyor.

Bunun birinci ayağı olarak, “sınıf ötesi bir evrene” geçiş yaparak, toplumlar tarihini ve bugünü “sınıflardan arındırma” yolunu izliyor. Komünist manifestonun tarihsel perspektifi olan “insanlık tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir” tezini ve bu tezin belirleyiciliğini, karikatürize ederek kabalaştırıyor, yerine toplum bilimiyle alakası olmayan, anlamsal içeriği boşaltılmış kavramlar yerleştiriyor. “Tarihsel materyalizmin sınıf savaşı yerine komünü ikame etmeli. Sadece gerçekçi bir yaklaşım değil; sosyoloji biliminde özgürlük düşünce ve eylemi, sosyalizme geçişin en sağlıklı yolu değil midir? Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Marksizm’i gözden geçirmeyi, bu kavramı yerine ikame etmeyi daha doğru buluyorum. Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.” (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, A. Öcalan)

Bu konuya yazımızın devamında yeniden dönüş yapacağız. Bu paragrafta kısa yorumlarla yetinelim. Tarihsel materyalizm, toplumda olmayan bir sınıf gerçeğine karşın mı?!, kendi öznel fikriyatı olarak sınıfları tahlil etti. Yani özel mülkiyet dünyasında sınıflar yoktu, tarihsel materyalizm mi bunu türetti. Sınıflı toplum gerçeğinde, sınıf egemenliği olan devlet ve komün ikileminde sınıfsal çelişkiler hangi “deha” fikirlerle tasfiye ediliyor. Doğrudur Marx’ın döneminde kuantum fiziği düzeyine bilim ulaşamamıştı. Marx’tan Mao’ya üç nitel aşama olarak ilerleyen proletaryanın bilimi Marksizm-Leninizm-Maoizm klasiklerinde, kuantuma ilişkin sentezlerin olmaması, bilimimizin eksikliği değil, tamamıyla tarihsel gelişmeyle alakalı bir durumdur. Bilim ve tekniğin gelişim düzeyiyle yeni keşifler üzerinden, MLM’nin bilimsel yöntemi olan diyalektik- materyalizmi mahkûm etmeye kalkışmak, burjuva idealizminin beyhude çarpıtmasıdır.

Hatırlatalım, diyalektik sınıfta kaldı diye fırtınalar kopardığınız kuantum, idealist felsefenin değil, diyalektik- materyalist felsefenin zaferini ilan etmektedir. Atom ve atom altı parçacıkların (elektron-proton-foton gibi) hareketini inceleyen, enerjinin ve maddenin en küçük (kuanta) birimlerini ele alan kuantum fiziği, (yazı konumuz kuantumun detaylı ele alışı değildir. Bu bağlamda Kuantumun temel normu üzerinde bir değini yapıyoruz) klasik fiziğin yetersiz kaldığı var oluş alanlarına yolculuk yapar. Ve madde-enerji-hız denkleminde her “bütün” çelişkidir. “Zıtların birliği ve çatışması”, buradaki tüm harekete yön verir. Basit örnekler olarak, her şey hem dalga hem parçacık özelliğine sahiptir (Dalga-parçacık ikililiği). Dalga enerji, parçacıkta kütle ise, bunun arasındaki hız ilişkisi, bütüne niteliğini verir ve bu bütün bu üç ögenin çatışmasında yine başka bir şeye dönüşür. Yine kuantum fiziğinde renk oluşumuna bakalım. Foton enerjisi ve dalga boyu ana öge iken, nesneye çarpan ışığın hangi dalga boyunda soğrulması, hangi ışığın yansıması, bize rengi gösterir. Bunu tayin eden, atomlardaki elektronların enerji seviyeleri arasındaki sıçramadır. Yani elektronlar belirli enerjileri emip yayarken, farklı renkleri ortaya çıkarırlar. Son tahlilde, ışık ve fotonlar, atomlar ve elektronlar, soğurma ve yansıma hareketinde, bir nesnenin soğurduğu ışık ile yansıttığı ışık ilişkisinde renkler oluşur. Yani Kuantum diyalektiği yadsımıyor, diyalektiğin alanını farklı buluşlarla genişletiyor, bilimselliğini kanıtlıyor.

Burjuva idealizmi, tüm bu bilimsel gelişmeleri bir torbada toplayarak, kuantum felsefesi adı altında diyalektik materyalizmin karşısında, “doğrulmaya” çalışıyor. Atom altı fizik kurallarının bazı başlıklarını (olasılık ve belirsizlik, gözlemcinin etkisi, bütünlük ve bağlantısallık, dalga-parça ikililiği) mekanik tarzda alıp, gerçeklik, bilinç, evrenin doğası, insan ve toplumsal gelişmelere uyarlıyor. Pozitif bilim olan fiziğin deneyci yöntemlerini, idealist ya da kaba materyalist tarzda toplum ve toplumsal gelişmelere uyarlamak, toplum biliminin çarpıtılmasıdır. Oysa tüm bu bilimsel veriler, bilimsel tarzda toplumla bilimine uyarladığında, diyalektik-materyalizmin kapısına çıkarsınız. Bilincin, düşüncenin, (yeni “buluşçuların” tarifi ile zihnin) evrenle olan derin bağlantısı maddedir, maddi yaşamdır. Işık ötesi dünyada fanteziler kurarak yeni bir tanrı aramaya gerek yok. Ve bilinci oluşan insanın, dünyayı ve maddi yaşamı değiştirme eylemini, üretimini Marksizm ret etmiyor.

Bugün insan da bilinciyle değiştiriyor-üretiyor demek ki, madde bilinç diyalektiğinde ilk belirleyen insan bilinciymiş hezeyanıyla Marksizm’in karşısına dikilenleri, tarih çoktan mağlup etti. Diyalektik, doğa, toplum ve düşüncenin tüm süreçlerini yöneten, işleyişlerine hükmeden, onları açıklayan “zıtların birliği ve mücadelesi” yasası ve bu temel yasaya bağlı olarak dizilen alt yasalar bütünlüğünün bilimidir. Bu bilimsel yaklaşımdan koparak, nereden geldiğini tarif edemediğiniz zihin ve hayal dünyanızda yarattığınız “diyalektikle” tek taraflı ele alışla tanı koymak, sonra da aynı anti bilimsel karmaşalıkla, belirsizlikle, bilinmezcilikle toplum biliminin “efendisi” kesilmek, size Marksist felsefeyi aşmış unvanı vermez. Yazımızın devamında bu konuyu başlık olarak ele alacağımızı, diyalektiğin temel yasası olarak çelişme, bunun Engels’ten Mao’ya kadar ele alınış biçimlerini ortaya koyacağımızı ifade ederek şimdilik bu konuyu kapatalım.

Özgürlüğü sosyoloji bilimi alanı olarak ortaya koymak, devlet ve komünü sınıf gerçekliğinden bağımsız ortaya koymak, sosyalizme geçişi sınıf mücadelesinden koparmak ve kavram kargaşası ile “yeni ufuklara” yelken açmak, karanlığı karanlıkla aydınlatma idealizmidir. Bu gerçeğe ulaşma değil, gerçeği karartma yöntemidir. Burjuva idealizmi de toplumlar tarihini sınıflardan arındırmak istedi. Burjuva klasik politik ekonominin düşünürlerinden, Adam Smith ve David Ricardo’nun, yanılsamalı kapitalizm analizleriyle, kapitalist ekonomi politiğin insanlığın son uğrağı olduğu konusunda okuduğu gazeller tarihin hafızasındadır. Ama, Marx ve Marksizm, bu çürümüş düşüncelerin üzerinden bir silindir gibi geçti ve ezdi. Diyalektik yöntem ve tarihsel materyalizm, burjuva ideologların toplumlar tarihi ve bilimini yok sayan hikayelerine karşı, gerçeği keşfetmenin ve keşfedilen gerçek içinde devrimci özne olan sınıfla insanlığı özgürleştirmenin eylem kılavuzunu pratik-politik olarak ortaya çıkardılar. Friedrich Engels, “Anti-Duhring” eserinde “ilk zorba” yı, soyut özelliklerle analiz etmedi. Özel mülkiyet ve sınıflı toplumun kökenin açıklarken tasvir ettiği “ilk zorba”, toplulukta biriken fazla ürüne ve mülke el koyan, bu el koyuşun sağladığı güçle topluluğun diğer üyelerini domine eden kişi ya da kişilerle ilk sınıf ayrımının temellerinin atıldığını koşulların ürünü olarak “İlk Tiranı” izah eder. Duhring’in toplumsal adaletsizliğin kaynağı olarak gördüğü bireysel adaletsizlik anti bilimsel tezine karşı, Engels, mülkiyet ve güç ilişkilerindeki tarihsel gelişim yasalarının bilimsel senteziyle karşı durur. El koyma, el koyduğunu koruma denklemindeki sınıfsal çıkar, “ilk zorba”nın elindeki “ilk sopayı”, “devlet” denen kurumsal mekanizmaya kadar evirmiştir. Ve Öcalan, toplumlar tarihinde tüm bu olup bitenleri ve bu oluşlara neden olan sınıf gerçeği ve çatışmalarını yok sayarak “Demokratik Toplum” projesini burjuvaziyle birlikte inşa etme yolunda ilk engeli böyle tasfiye ediyor.

Yani Öcalan, toplumsal dönüşümün öznesinden, sınıfı ve sınıflar mücadelesini çıkarıyor onun yerine, tarihin ilk dönemlerinden referans oluşturarak, “aile, kabile, klan, devlet, kadın- erkek ilişkisi, insan-doğa ilişkisi” gibi kategoriler üzerinden bir özne olma durumunu oluşturmaya çalışıyor. Marksizm’de önemli bir yer tutan, Leninizm ve Maoizm nitel aşamalarıyla tarihsel ilerlemelere yön veren yapı-özne, Homo Natura ikilemindeki diyalektik ele alışı bir çırpıda “aşan” Öcalan, toplumsal dönüşümün öznesini, “toplumun kendisi ya da tahakküm altındaki toplumsal bütünle” açıklıyor. En basitten en karmaşığa, farklı sınıfsal çıkarlarla yarılmış bu toplumsal bütünü, hangi ortak amaçlarla özneleştiriyor, hangi bilinçle buluşturuyor. Koca bir bilinmezlik… Koca bir anlaşılmazlık, koca bir karmaşa. İşte post-Marksizm’in bilimde açtığı “yeni ufuk”… Marksizm, toplumsal dönüşümün öznesini tarif ederken, somut bir ayrışım koyar. Kendi sınıf bilincine varmış proletarya. Bunun somut karşılığı devrime önderlik edecek olan komünist partisidir. Komünist partisinin, proletarya iktidarından önceki rolü nedir, proletarya iktidarı dönemiyle rolü nedir, bunların hepsi ayrı analiz konusudur. Ama ana strateji, iktidara gelmiş proletaryanın, kendi iktidarını tasfiye ederek sınıfsız-sınırsız komünizme ulaşmadır. Ve komünizme ulaşıncaya kadar, alınmış iktidarı yeniden burjuvaziye kaptırma yenilgileri dahil, her dönem kendi içinde yığınlarca iktisadi-siyasal politikalar içermektedir. Yaşanmış pratikleriyle Leninizm ve Maoizm bu konuda sadece yol göstermemekte, aynı zamanda önemli deneyimler sunmaktadır. Tüm bu karmaşık süreçlerde, toplumsal dönüşümün öznesini, genel toplumsal kategorilerin “uzlaştırılması” ekseninde oluşturmak, burjuvazi karşısında toplumu savunmasız bırakmaktır. Bu konuya tekrar döneceğiz…

Sınıf Gerçekliğini Reddetseniz de Toplumsal Pratik Bu Gerçeği Yüzünüze Vurur

Tarihe, tarih bilimine, daha somut bir ifadeyle Marksizm’e karşı geliştirilen bu teorilerin Öcalan özgülünde planlanan ikinci ayağı daha can alıcıdır. Kapsamlı bir teorik hesaplaşma olmasa dahi, özel mülkiyet dünyasının günümüz canavarı olan kapitalizm koşullarında, sınıf gerçeğini reddetseniz de toplumsal pratik kendiliğinden bu gerçeği yüzünüze vurur. Sınıfsal perspektifle bu gerçeğin içinde devrimci öznenin bir parçası olup olmamanız, sizin sınıf bilincinizle alakalı bir durumdur. Ama mesele bununla sınırlı değil. Bu teorik yaklaşımlar üzerinden, Kürt ulusunun kaderinin belirlenmesi, meseleye başka bir boyut kazandırıyor. Bugün Öcalan’ın ortaya attığı her teori, her tasavvuf, her modelleme, Kürt ulusunu, Kuzey Kürdistan ve bölgede bir sürece sokuyor. Kürt Ulusal mücadelesinin (sınıf mücadelesi demiyoruz, o ayrı bir konu) anti işgalci, anti kapitalist, anti emperyalist niteliğinde ciddi kırılmalar yaratan, bölgedeki emperyalist dizayn sürecinde Kürt ulusunun dört parçada kendi ulusal kaderi ekseninde birleşmesinde ciddi yarılmalar yaratan bir dönemin içinde, bu teorik savruluş, pratik-politik sahada da bir savruluş yaratmaktadır. Dolayısıyla, ulusal ana dinamikleri zayıflatılmış, işgalci-sömürücü sistemi “demokratikleştirme” arayışı ile kendi kaderine “çözüm” arayan, burjuva devlet egemenliğine biat ederek, “devletsizliği” teorileştiren ve bunu “negatif devrimden pozitif devrime geçiş” gibi iddialı bir tasavvurla, modelleme ile ortaya konan politika, Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki gelişmelerle, bölgedeki gelişmelerle sınanacaktır.

Öcalan özellikle Kürt Ulusal hareketi içinde bir çatlak doğmasına meydan vermeden, tasavvur ettiği bu çizgiye göre süreci yönetmek istiyor. Tek sınır bu değil. Devrimci-sosyalist güçleri bu tartışmalarla sürece dahil etmesi, özetinde bu sürece dahil etme çabasıdır. Ama bu çizgiye siyasal hayat ne diyecek. Kuruluş kodlarından AKP-MHP temsiliyetinde faşist olan devlet, hangi “müzakere”lerle “demokratikleştirilecek? Model olarak öne sürülen bu demokrasinin burjuva niteliği, emperyalist savaş koşullarında Kürt ulusuna ve ezilen-sömürülen kesimlere nasıl bir “demokratik” yaşam ortamı sunacak. Eğer sorun sadece Kürt ve Türk burjuvazisinin sermaye çıkarları değilse… Yoksa bu soruların anlamsız olduğunu bizde farkındayız. Devletle sürdürülen “müzakerelerin” iç ve bölgede yaşanan her gelişme karşısında patinaj yaptığı mevcut koşullarda, hangi tavizlerle bu süreç yürütülecek, hangi ulusal demokratik haklar kazanılacak.

Tekçi “TC” iktidarının Şam’daki cihatçı merkezler üzerinden Rojava’yı “entegrasyon” adı altında tasfiye etmeyi planladığı gerçeğinde, “müzakerelerin” hangi dinamiklerle sürdürüleceği muamma iken, “devlet- komünal toplum” ikilemini, insanlığın makus tarihini değiştirecek model olarak sunmak, gelecek planlamalarımızda özgürleşmeyi sağlayabilir mi? Tüm bu çelişkilere, ortaya konulan siyasal çizgiye göre “çözüm” olma arayışı Öcalan’ın omuzlarındadır. Bu çizgiyi Kürt ulusal dinamikleri başta olmak üzere, liberal-revizyonist-oportünist sol çevrelerden sosyalist-devrimci güçlere kadar geniş bir kesim üzerinden icra etme gayretinin temel mantığı budur. Ama unutulmamalı ki, bir tarihsel koşulda sizin “çözüm” dediğiniz, ezilen-sömürülen ulus ve halklar için çözüm olduğu anlamına gelmez. “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkı” ilkesi, teorik bir ilke değil, “ulusların tam hak eşitliği ve bir ulusun başka bir ulusun üzerindeki her türlü tahakkümüne” son veren, somut-siyasal- pratik bir meseledir. “Ulus devlet öldü”, “sınıflara elveda”, “good bye Marx-Lenin-Mao”, demekle, tarihsel gerçekler karşısında doğruyu, bilimselliği temsil edemezsiniz. Gerçeğin devrimci iradeyi ortaya çıkarma diye bir huyu vardır. Bu huy “tinlerin”, “ruhani vahiylerin” eseri olarak değil, bir zat gerçeğin insan bilincine tezahürüyle ortaya çıkacaktır.

Genel özetin özeti olarak;

Öcalan’ın “Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansına” ilettiği kısa mesaj, Öcalan imzalı “Perspektif” ve “Demokratik Toplum Manifestosunda” ortaya konulan fikirlerden bir özet sunmaktadır. Sosyalizmin SSCB deneyimi, (Sosyalizm değerlendirmesinde Çin devrimi ve Büyük Proleter Kültür Devrimiyle, Maoizm aşamasıyla temsil edilen Marksizm-Leninizm’e dair tek kelimenin söylenmemesi kanımızca bilinçli bir yaklaşım. Çünkü Öcalan’ın post yapısalcı çizgide ters yüz ederek Marksizm’e, sosyalizm deneyimlerine sorduğu soruların cevabını, Marksizm’in tarihsel gelişmelere göre temsil edildiği bu nitel ilerlemelerde bulursunuz) Marksizm, Sınıf mücadelesi, Komün, Devlet kavramlarına, zihin ve hayal dünyasında üretilen “yeni özne” keşfiyle kazandırılan “yeni” anlam ve bu anlama uygun “demokratik” elbisesi giydirilmiş birçok “çözüm” perspektifi, tüm bu belgelerin ortak özelliği. 2000’li yıllarla birlikte Öcalan’ın benimsediği çizginin son sistematik hali demek yerinde olur. Ama bugün oluşturduğu sistematik dünden bir noktada ayrışıyor.

Özellikle “TC” devlet egemenliği ile girilen “müzakere” sürecinin ihtiyaç hasıl ettiği politik pragmatizm, Öcalan’ın oluşturduğu sistematikte öne çıkıyor. Marksizm, bilimsel sac ayakları kökten reddedilerek savunulamaz. Sosyalizm deneyimi, sadece eksik yanları üzerinde fikir jimnastiği (fikir jimnastiği diyoruz çünkü, “reel sosyalizmin” günahları olarak ortaya konulan düşünceler sistematiği, doğru-bilimsel ögeler üzerinden ortaya konulmadığı gibi, sosyalizmi içi boş, sermayeyle uyumlu hale getirmenin teorik sonuçlarına ulaşılmaktadır) yaparak, insanlık tarihinde yarattığı yeni ufuk anlaşılamaz, insanlığın kurtuluş perspektifi olarak ele alınamaz. Yani Öcalan, proletaryanın bilimsel eylem kılavuzu olan Marksizm’i, sınıfsız toplum olan komünizm yürüyüşünde ara bir toplumsal sistem olan sosyalizmi savunamayabilir. Kürt ulusal mücadelesinde, ulusal çıkarlar kapsamında soruna yaklaştığında, farklı sınıfları bu mücadelede yan yana tutma anlayışından, “sınıf perspektifli” bir ele alış kendisine “uyumlu” olmayabilir. Dikkat çekmek istiyoruz. Emperyalist-kapitalist dünyanın günümüz düzeyinde, ulusal sorunun çözümünde sosyalizmi temel önerme olmaktan çıkarmıyoruz. Ama her ulusal önderliğin sosyalizme yaklaşımı bağlamında, Öcalan’ın tercihini, ulusal mücadele çizgisi bağlamında anlaşılır buluyoruz. Bu tercihin, özel mülkiyet dünyasının ideolojik-siyasal-politik değerleriyle savunulması, anlaşılır olmamızın sınırlarını genişletirken, bu tercihin ezilenlerin-sömürülenlerin kurtuluş perspektifi olan Marksizm’e, sosyalizme saldırılarla yapılması, anlayış göstermemizi “kıtlaştırdığı” gibi, keskin ideolojik-teorik-politik mücadele görevlerimizi de ortaya koyar.

Öcalan, “yeni sosyalizm” arayışını, yaşanmış deneyimin hangi hatalarından çıkarıyor. “Ulus devlet ve diktatörlük konusundaki görüşleri nedeniyle” sosyalizm çöktü diyor. Ve tüm sosyalizm deneyimini “facia” olarak ortaya koyması, sosyalizmin insanlık tarihinde yarattığı ufuk ve pratik-politik olarak dünyada estirdiği devrimci dalgayı reddetmek başlı başına bir cevap konusu. Önce “Ulus devlet sosyalizmini” reddetmeyi öneriyor. Sonra “Sınıflara gözlerinizi kapatın” diyor. Sınıf iktidarını tarihe gömüyor, ama burjuva sınıf iktidarı egemenliğinde, sermayeyle birleşmiş bir ekonomi-politik üzerinden, tüm toplumu kucaklayan “demokrasi” icat ediyor. Marx-Engels-Lenin-Stalin-Mao… Her tarihsel süreçteki toplumsal ilerlemelere göre Marksizm’i, ekonomik-politik-felsefi ve sınıflar mücadelesi ekseninde bilimsel olarak ele alıp temsil eden ustalar. Hangisinin anlayışında “ulus devlet sosyalizmi” vardı. Yaşanmış sosyalizm deneyimi böyle tecrübe edilmez. Böyle değerlendirmeler olabilir ama, bu yaşanmış deneyimleri tecrübe etmek değil, deneyimlerdeki eksikler üzerinden reddetmektir.

Kuşkusuz, yaşanmış sosyalizm deneyimi ve hatalar, komünistlerin bilimsel eleştiri kuşatmasındadır. Bilimsel eleştiri, bilimsel sonuç, her sonucu yeniden sosyal pratikle, tarihsel gelişmelerle sınama, hataları yeniden eleştirme, komünistlerin tutumudur. Bu anlamıyla komünistler, sosyalizmin yaşanmış deneyimini, yanılmaz otorite olarak savunmazlar, sorgularlar, bilimsel olarak daha ileri düzeyde temsiliyeti için çaba harcarlar.

Tecrübelerimiz, eksiklerimiz ve yanılgılarımızdan öğrenerek ilerleyelim; daha iyisini yapabiliriz. Sosyalizmde, nesnel çelişmelerin tarihsel bir zorunluluğu olarak parti ve devlete olan ihtiyacı nasıl ele alacağız meselesi önemlidir. Bunları kutsayıp pekiştirecek miyiz, bunları var eden sebeplerin üstesinden gelmek için kitlelerin devrime sarılarak devrimi sürdürmelerine hizmet mi edeceğiz? Zorunlulukları (kastedilen sınıf çelişkilerinin biçimlendiği durumdur. HG) görmezden gelemeyiz. Peki zorunlulukları, onları fethetme doğrultusunda bir dönüştürme meselesi olarak mı ele alacağız, zorunluluklar dünyasına çakılıp kalacak mıyız? Ana mesele budur. Eğer hizmet edeceksek devleti kitleler adına partinin tekeline vermeye kesin kes karşı çıkmalıyız. İktidarı elbette gerekli olan ideolojik- politik bir önderlikle birleşmiş kitlelerin icra etmesini sağlayacağız. Yetkiyi-yürütmeyi onlar adına, onlara rağmen üstlenmiş bir elit gruba hiçbir koşullu bahane gösterip devretmeyeceğiz. Kitleler ne bir oy deposudur ne bir sürü ne de bir seyircidir. Devrim onların eseridir, devrimin tesis edeceği iktidar da komünist önderlikle birleşmiş kitlelerin eseri olacaktır. Bu iktidar silahını kuşanarak komünizme gidiş için devrimi sürdürmelerinde de gerçek özne kitlelerdir. Ne yazık ki yaşanan sosyalizm gerçekliklerinde kitleler adına partinin rolü sadece abartılmamış, parti tekeli, parti iktidarı gibi uygulamalar tarihsel zorunluluklar ile de alakalı olarak söz konusu olmuştur. Ve en değme komünist partiler, bu yanlış çizgi itibarıyla karşıtlarına dönüşmüşler, yeni burjuva karargahlar haline gelmişlerdir. Zorunlulukların bir teori haline getirilmemesi dersi için bu tecrübe önemli bir husustur…….Marx’ın işaret ettiği gibi ana mesele, devrimci savaşla örgütlenmiş egemen güç proletarya ve emekçilerin iktidarı fethetmesidir. Bu ana fikirde proletarya ve emekçiler adına bir önderliğin, bir partinin iktidar tekeli baştan itibaren reddedilmiştir. Kaldı ki Paris Komünü’nde komünist bir önderlik olmamasına rağmen- ki bu komün, öğrenilmesi gereken zayıf bir tecrübesidir- Marx, bu yeni devlete proletarya diktatörlüğü dedi. Bunun nedenlerinden birincisi, devletin sınıf içeriği idi. Yani proletaryanın, emekçilerle birlikte örgütlenmiş egemen güç olarak bizzat ve doğrudan iktidarı icra etmeleriydi. Diğeri ise sınıfsız toplum yönelimiydi. Şüphesiz bu olumlulukların yanı sıra zayıflıkları da vardır ve doğru bir önderliğe sahip olmaması ve karşı devrimin üzerine topyekûn yürüyüp ezmesi gibi….

Bilindiği gibi sosyalizmde kamu mülkiyeti denilen uygulamalar fiili olarak gerçek anlamda kamulaştırmayı ifade etmekten uzaktır. Parti ve kitleler adına ekonomiyi, üretimi, iş bölümü, dağılım bizzat parti ve parti önderliği kontrol ediyordu. Bu uygulamanın yarattığı derin kutuplaşmalar ve yabancılaşmalar tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Hal bu iken teoride öngörülen, konseylerin doğrudan yönetimiydi. Bunun uygulamalarda böyle ele alınamayacağı açıktır. Sonuçta kitleler adına parti mülkiyetine çıkılmış ve bu, partinin ve önderliğinin halka yabancılaşmasında son derece önemli diğer bir husustur. Lenin’in dersi önemlidir. Bunu Paris Komünü tecrübesi ile Ekim Devrimi derslerinden çıkarmıştır.

Lenin’in Sovyet (İşçi-Köylü-Asker Konseyleri) fikri son derece önemlidir. Lenin’de bütün iktidar Sovyetlerin fikri vardır, Komünist partisinin değil. Ki bunlar, yeni Sovyetler, kitlelerin Ekim devrimi mücadelesinde bir zat kendilerinin yarattığı iktidar organlarıydı. Lenin ise Komün dersleri ışığında bu pratik tecrübeyi formüle etti…(Maoist Komünist Partisi III. Kongre Belgeleri. Sf, 105-106-107).

Bu uzun alıntıda ortaya konulan çizgi belli. Sorunlarımızla hesaplaşma çizgisi sunuyor. Yoksa mevcut sorunlar ifade edilenle sınırlı olmayıp, daha geniş analize muhtaçtır. Ama bu bilimsel sorunlardan uzaklaşıp, sosyalizmin temel niteliği olan proletarya iktidarı meselesiyle uğraşmak, esasta sosyalizmi savunmamaktır. Güncel siyasete göre kuramların büküldüğü ve bükülen kuramlara göre siyasetin belirlendiği Öcalan’ın görüşleri konusunda bir genelleme yaptık. Ama sorun bu genellemeyle ele alınacak kadar basit değil. Bu bağlamda, yazı dizimize somut başlıkları ele alarak devam edeceğiz.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri