
Yüzünü güneşe çeviren insan, gölge görmez.
H. Keller
Beklenmedik bir anda, küçücük “Bir Dünya Vatan”ın zamandaki uzun ve özgün yolculuğuna çıkmak, Garip bir ozanın mihmandarlığında mümkün olabilirdi ancak.
Hayli zamandır duyulmayan ama yolu da gözlenen; düş ve hakikat tutkusu, öfke ve umut yüklü avazıyla özlenen ozanın şaşırtan, sevindiren destansı itirazına mazhar olmanın anlamı da öyle…
“Oturdum Gecenin kıyısına…” diyerekbaşlamış sözüne; zaman ve mekândaki yolculuğuna ozan…
Yalnızca gecenin mi, sanki tarih öncesi zamanların kıyısına bağdaş kurmuş ve oradan sesleniyor gibidir an ve gelen zamanlara…
Bilcümle canlı ve zerreyle aşk-ı muhabbetin, onların meramını anlamanın derdindedir o, uslanmaz, erinçli ve bilge mizacıyla…
Gönül gözüyle gören güneş soylu canlarla, irfanlı delilerle ve civanmertlerin cümlesiyle kimi zaman Kaf dağının zirvesindeki Anka’ya mihman olduğumuz, kimileyinde bir ışık dalına tutunarak güneşin sofrasına oturduğumuz ve asla bitmesini istemediğimiz bir evrensel yolculuğa çıkarız… İlk adımı Dersim’den atılan aşkın, sevdanın, doğaya ve onun canlılar alemine sonsuz hürmetin, esaret ve ihanetle boğuşmanın, eşit ve özgür bir gelecek tahayyülünün, bir ayağı tarihin derinliklerinde ütopyaların yolculuğuna…
Ölümcül bir melanetle boğuşması ondaki asi, şiirsel özü küllemek bir yana daha bir harlamış gibidir…
Evrendeki zerrenin, zerredeki kâinatın kara deliklerinden, labirentlerinden seslenme çabası bundan olsa gerektir…
Bundan olsa gerektir ateşin, ışığın, rüzgârın, mevsimlerin, toprağın, yıldızların ve cümle canlının nabzına, iç alemine kulak ve yürek kesilmesi…
Eşitliksizliklerin evreninde aşk, adalet ve sükunet arayan, mülk dünyasının “ilahi” masallarını pazarlayan, örtülü övgülerle otoriteyi ve kulluğu kutsayan ozanların soyuna yabancı Garip bir ozanla karşı karşıyayız…
Nebilere, yani “karanlığın bekçileri”ne, sözcülerine, eski ve yeni devir siyaset bezirganlarına, ticaret madrabazlarına, yalanın ve riyakârlığın elçilerine itibar etmez Garip Ozan. Hatta oldukça haşindir, Şahindir asırlık boyunduruk senedi “kutsal” metinlere, kadim kurgu satıcılarına diklenirken…
Yönünü güneşe ve yıldızlara dönmüş ozanlık ruhunun gereği kadar aşkındır, kimi zaman da taşkın. Bazen Garip’tir bazen de Şahin! İnsan türünün parçadaki evrensel serüveninin seyrine çıkarırken bizleri, genel geçer kabullerin, ön kabullerin ötesinde bir yerlere bağdaş kurmuş halde görürüz onu…
Türlü kimlikçi, klancı, cemaatçi darlıklara karşı ödünsüzdür. Ufku ve ruhu mitosların/rivayetlerin sisleri içinde kaybolmuş, kastlar dünyasının epistemolojik nezarethanelerinden ötesini göremeyenlerin onu anlaması, benimsemesi zordur. Çünkü tutanın elini ve asırlık ezberlerini yakar. Devşirilmesi ise büsbütün imkânsızdır…
“Ve Tanrı
Ve Din
Ve nebi denen
Karanlığın bekçilerini
Kovmamışsa gecesinin çıkış kapısından
Nasıl kurtulabilir insan
Kendi karanlığından…” derken, yabancılaşmanın ilk haline ve neden olduğu düşüşe, esarete dikkati çeker…
Roza’dan Che’ye, Sarı nehir kıyılarının çekik gözlü büyük dervişinden KAYPAKKAYA’ya, Vartinik’e düşen Yıldız’dan Cihan’a yayılan ışığa, Alplerden Munzurlara akan duruluğa yaptığı silinmez vurgular bundandır…
Komün ideasının ışık saçan üstâdlarına beslediği derin hürmet mistik değil kamilcedir Garip’in engin ufkunda.
20. yüzyılın iki büyük devrimin ehli-kâmil kurmaylarına, “KIZIL-BAŞ”larına ve mega çaplı toplumsal dönüşümlerin asli kahramanları olan lanetli kalabalıklara duyduğu dervişane saygı, toplum ve tarih kavrayışında saklıdır…
Arada bir düalizmin sınırlarında voltalasa da asli teşhislerinde, başat doğrultusunda berrak ve sarsılmazdır…
“Mülkün iktidarı ve zulümdür
İnsanı halden hale koyan
Budur meselenin aslı
Gerisi post-modern koca bir yalan…” derken de bir o kadar güncel…
İhanet türlerinin, kelle avcılığının, düşkünlüğün ve tüm bu melanetlerin postmodern varyantlarının hiçbir müsamaha bulamaması rastlantı değildir onun nazarında. Tıpkı direnme cevherinin, umutsuzluğun içindeki umudun ve sol yanımızdaki cevahirin destanın baş köşesine kurulması gibi…
Destan niyetini Şahince beyan ederken herkesçe alkışlanma, görmezden gelinme, hatta yoklar hanesine yazılma gibi endişeler gütmez ve bu durum ozanı tanıyanlarca hiçbir şekilde Garip’senmez…
Zira Şahin’in nazarında herkes tarafından takdir edilme çabasının kişiyi ve sözü eğip-bükeceği aşikârdır…
Destan boyunca, kemalet ile cehaletin, özgürlük ile esaretin, biat/ihanet ile direnişin, süreğen büyük suçlar ile tükenmez düş, umut ve edimler arasındaki kadim kavganın secde etmez tarafı olarak görüyoruz onu.
***
“Bir Dünya Vatan”ın zaman tünelindeki seyri boyunca sözün havalandığı zamanlar kadar “dilin çile çektiği”, inceliğini kaybettiği, nefes nefese kaldığı anlar da vardır… Ama kalemi coşkusundan, gözü-gönlü hakikatlere sadakatinden bir dirhem dahi kaybetmez…
Yanlışlardan, yenilgilerden korkuya/yılgınlığa kapılmaz. “İnsan önce… kendi köhnesini yıkmalı…” derken güne ve gelen zamanlara da projeksiyon tutar…
Zahirdeki batın’ın, parçadaki bütünün gür avazı ve betimlemesidir bir dünya vatan.
Diyalektik-maddeci tarih kavrayışı ve KOMÜN menzilinden milim şaşmaz…
Hesapsız dayanışmaların, engin ufuklu kavgaların, özgürlük hasreti ve temiz sevdaların, Alplerden Munzurlara uzanan hudut tanımaz düş ve duruşların nadide anıları önünde hürmetle eğildiğine tanıklık ederiz onun, destanın akışı boyunca…
Hayal evreni kâinatın gizlerini menzil alacak kadar geniştir, evrensel bir tahayyül yolcusudur, ama hayalci değildir…
“Ateş olup” tarihin yüreğine düşen düşlerin, medeniyet adına kökü kazınan Komün temelli uygarlıkların, “kalbimi vatanıma gömün” diyen mülkiyet kaynaklı ihtiraslardan azade kabile bilgelerinin, evrensel vicdanın taşıyıcı özneleri genç asilerin sesi-soluğu olarak görüyoruz onu.
Zamane tarikatlarının, tekke kapılarında dağıtılan risalelerin çoğaldıkça çoğaldığı, aşiretçi/kabileci bilinçaltının postmodern kimlikçiliğe aktığı, inanç alemindeki kaosun yeni tipteki ilahiyat(cılar)ı kendinden geçirdiği bir devirde dünyamızın; aykırı sesleriyle uyku kaçıran Garip ozanlara, kara deliklere ve dipsiz kuyulara inmeye cüret eden filozoflara, ahlakçı ahlaksızlığın ipliğini gün ışığına serecek bilge delilere, yel değirmenlerinin üzerine yürüyecek gönlü yücelere duyulan yakıcı ihtiyacın boşluğunu bir kez daha anlıyoruz.
…
Başkacada ne söylenebilirki !
“Bir Dünya Vatan” Dersim’in meramını özü, sözü ve endamıyla yoruma mahal bırakmayan tarzda gönüllere ve tarihin zihnine kazıyan ozanımızın kalemi dert görmesin!









