
7 Ekim 2023 sabahı, her ne kadar şeriatçı, Müslüman Kardeşler bağlantılı Hamas örgütü kamuoyunda ön plana çıksa da Lübnan Hizbullahı’nın askeri desteği ve Filistin’deki diğer İslami örgütlerin ve bazı “sol” cenahtaki örgütlerin de desteği ile işgalci Siyonist İsrail devletine tarihinin en büyük darbelerinden biri vuruldu. Vurulan darbenin önemi sadece askeri boyutları olarak değil, dünyanın en “güçlü” istihbarat örgütlerinden biri olarak bilinen MOSSAD’ın atlatılması ve 45 kilometrelik küçücük bir alanda konuşlandırılmış binlerce orta menzilli roket ve füzelerle İsrail’in vurulması çok daha önemlidir.
Uluslararası kamuoyunun en çok dikkatini çeken de haklı olarak saldırı eyleminin bu yanı olmuştur. “İsrail bu saldırı eylemine bilerek göz yumdu. O kadar güçlü bir istihbarat örgütünün bunu fark etmemesi mümkün değil” diyenler, bunu“ İsrail’in, Filistin’e yönelik daha ciddi ve kalıcı işgal hareketi geliştirmek amacına” ve “ırkçı Netanyahu hükümetine karşı içerde yükselen ve uzun bir zamandır sokakları işgal eden yüzbinlerce İsrailli emekçilerin demokratik mücadelelerinin önünü almak için, Hamas saldırısına yol verildi” gibi savlarla gerekçelendirse de bunların hiç biri işgal edilmiş bir ulusun, geliştireceği “umulmadık” direniş iradesi ve yöntemlerini gölgelemez. Zira tarih boyunca tüm sömürge imparatorluklar, kapitalist ve emperyalist sömürgeciler, ilhak ve işgal edilmiş halkların ve ulusların kaçınılmaz olan karşı direnişlerini bastırmak, yönlerini döndürmek ve erken harekete zorlamak için sayısız yol ve yönteme başvurabilirler; bu sadece Filistin-İsrail savaşına özgü ihtimaller ve tehlikeler değildir. Ancak bütün bu ihtimallere rağmen, mesele, Filistin halkının işgalci İsrail devletine karşı savaşının haklı olup olmadığı sorunudur ki komünistlerin görüş açısından Filistin halkının hangi örgüt ve hangi savaş biçimiyle olursa olsun işgale karşı mücadelesinin haklı ve meşru bir mücadele olduğudur.
Kaldı ki, İsrail bürokrasisi açık açık MOSSAD’ın bu soruna ilişkin “zaaf”ını kamuoyu ile paylaşıyor. “Suçluların yargılanacağı” tartışmaları kamuoyu önünde yürütülüyor. Bizim açımızdan daha da önemlisi; ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir diktatörlük ve veya sermaye devleti zayıf tarafını barındırmaksızın var olamaz. Eğer böyle olmasaydı, emperyalizmin mevcut gücü karşısında, sınıf mücadelesinin hiçbir başarı şansı da olmazdı! Ama sınıflar arası veya uluslararası mücadelelerde karşılıklı hataların, zaafların veya doğruların olması kaçınılmazdır ve mücadelenin doğası gereğidir. Doğal olarak, MOSSAD’ın açık vermesi, zaaf göstermesi pekâlâ mümkündür ve kaçınılmazdır. Ki, 7 Ekim saldırısı da esas olarak bu yanını doğrulamıştır.
Diğer yandan, sömürge ve ilhak edilen ulusların ve işçi sınıfı ve halkların yürüttüğü ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerinde kendi sınıf düşmanlarının güçlü ve zayıf tarafları üzerinde direnişlerini inşa ettiklerine ve neleri başardıklarını yirminci yüzyıl işçi devrimleri; Cezayir, Mozambik, Eritre, Küba ve Vietnam gibi emperyalist işgalcilere karşı kazanılmış görkemli zaferleri göz ardı etmek, son tahlilde hepsi sermaye devletinin gücüne biat etmektir. Zira emperyalistler ve onların işbirlikçileri sadece yoksul ulusları sömürgeleştirmek, onların topraklarını işgal ve ilhak etmekle yetinmezler. Beyinleri de işgal ederler ki, bu olmadan fiili toprak işgallerinin fazla bir anlamı olmaz. Kendilerini, kendi kurumlarını öylesine “güçlü”, öylesine “yenilmez” ilan ederler ki, bunu yoksul dünya halklarının beyinlerine işlerler. Bugün MOSSAD’a ilişkin ileri sürülen “yenilmezlik” teorilerinin gerçek anlamı, tam da sözünü ettiğimiz beyin işgalinin ta kendisidir.
Bugünü ve yarını anlayabilmek ve doğru tahlil edebilmek için dünü bilmek gerekir. Buradan hareketle, Filistin ve İsrail arasındaki yaşananlar için özet olarak kısa bir tarihi gezinti yapalım. Denilebilir ki, İsrail ile Filistin arasındaki anlaşmazlık veya mücadele, dünyada en uzun zaman dilimine yayılan mücadelelerden biridir. Sorunun kökeninde Akdeniz sahiliyle Şeria Nehir’i arasında bulunan bölge için her iki kesimin hak iddialarıdır. Gelinen aşamada ise, Siyonist’ler, Filistin ulusunu o topraklardan tümden çıkartma çabası içindedirler.
Özellikle yaşanan son 100 yıl, Filistinliler için sömürgecilik, işgal, sürgün, katliam yılları olurken, bütün bu zorluklar Filistinlileri kendi kaderlerini tayın etme mücadelesinden alıkoymadı.
İsrailliler içinse, başta Nazi katliamları olmak üzere, neredeyse bulundukları her coğrafyada yüz yıllar süren zulümlerin ardından, kendi atalarının toprakları olarak gördükleri Filistin’e dönüşleri kendilerine barış ve güvenlik getirmedi. Tam aksine, başta Filistinliler olmak üzere, komşu Arap devletleri ve halklarıyla bitmek bilmeyen bölgesel savaşlar yaşadılar. Burada hemen şunun altını çizelim. Gerçekten de acımasızca zulümlerle, kıyımlarla karşı karşıya kalmış Yahudi halkı, şimdi kendi egemen sınıfı olan İsrail Siyonizm’inin aynı zulmü başta Filistinliler olmak üzere kendi komşularına uygulaması karşısında caydırıcı bir irade gösterememektedir.
Devletsiz, parçalanmış Yahudi halkından Siyonist İsrail devletine…
İsrail devletine doğru ilk adım, İsviçre’nin Basel kentinde 1897 yılında gerçekleştirilen Birinci Siyonizm Kongresi ile atıldı. 1896 yılında Viyana’da yaşayan gazeteci Theodor Herzi “Yahudi Devleti” adında bir kitap yayınlar. Kongre bu görüşü temel alarak toplanır. Ve kongre, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını onaylayarak sonuçlanır. 1897’den itibaren az da olsa Siyonist göçmenler Filistin’e gitmeye başlar. 1903’lere gelindiğinde, yaklaşık 25 bine yakın Siyonist Filistin’e yerleşmiş olur. Bunların çoğu Doğu Avrupa’dan göçüp gelenlerdir. O dönem, 500 binin üzerinde nüfusu bulunan Araplarla birlikte yaşıyorlarken de Filistin, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonlarına kadar Osmanlı’nın ilhakı altındaydı. 1904 ile 1914 yılları arasında Filistin’e gelen Yahudi nüfus sayısı da 40 bini bulur.
İngiltere Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında 1918’de bölgeyi işgal eder. 25 Nisan 1920 de Milletler Cemiyeti kararı ile İngiltere’ye, işgal edilen bölgenin manda idaresi yetkisi verilir. Tarih okumalarında, bu dönemde üç önemli durum dikkati çeker. Birincisi: Osmanlı’nın denetimindeki Araplara “bağımsızlık” sözünün verilmesi. İkincisi: savaşın galibi devletlerden Fransa ve İngiltere arasında yapılan gizli Sykes-Picot anlaşması; bu anlaşmayla bölge bu iki emperyalist güç arasında ikiye bölünüyor. Filistin’de ise uluslararası idare kurulması öngörülüyor. Üçüncüsü ise: Filistin’de Siyonist Yahudiler için bir devletin kurulması sözü verilir.
Tam da bu dönemlerde, 1922’de İngiltere mandası altındaki Filistin’e yüzbinlerce Yahudi göç ettirilir. Bu durum Arap toplumunda kabul görmeyerek öfke ve isyana neden olur ve 1929’lara gelindiğinde iki toplum arasında çatışmalara dönüşür. 1929 Ağustos’unda 133 Yahudi, Filistinlilerce öldürülür. Yahudi hamiliğine soyunmuş İngiltere askeri güçlerini harekete geçirerek 110 Filistinliyi öldürtür. Toprakları peyde pey ilhak ve işgal edilen Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri de kâh geniş çaplı genel grevlerle kâh sivil itaatsizlik eylemleriyle kâh sapanla, taşla, kâh silahlı eylemler ve uluslararası anlaşmalarla bugüne kadar gelir…
ABD ve İngiltere’nin başını çektiği bir uluslararası konsensüsle 14 Mayıs 1948’de resmen ilen edilen İsrail devleti, Filistinliler için “El Nakba” yani “felaket” günü olarak kabul görmektedir. Gerçekten de 14 Mayıs Filistinliler için tam bir felaket günüdür. Çünkü Siyonist devletin resmen kurulmasıyla birlikte, bölge bir kan gölüne dönüştürüldü. İsrail, emperyalistlerin desteğini de arkasına alarak, Filistin topraklarını her geçen gün biraz daha işgal ederek, uluslararası hiç bir hukuka uymaksızın katliamcı politikalarını bugüne kadar uyguladı. Tabi, bu sadece İsrail’in politikası değildi. İsrail, öncelikle ABD’nin ve AB’nin Ortadoğu’daki ileri karakol olma görevini görüyordu. Yani Filistin halkının başına gelenlerin, pratik uygulayıcısı İsrail iken, asıl perde arkasındaki gücün emperyalistler olduğu su götürmez bir gerçektir. Zaten tarihsel sürecine bakıldığında, bu durum bariz bir biçimde görünmektedir.
İsrail devletinin kuruluş hikâyesi, başından sonuna kapitalist-emperyalist devletlerin Ortadoğu projelerinin bir parçasıydı. Ki, zaten Arap Yarımadası ve Ortadoğu coğrafyası, feodal imparatorlukların ve emperyalist devletlerin kendi menfaatleri için at koşturdukları ve bura halklarına katliamların yaşatıldığı bir coğrafya olmuştur. Bugün de bu sömürü ve talan politikaları, emperyalistler arası pazar dalaşları bütün acımasızlığı ile devam ediyor. ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesi” dediği, aslında “Büyük İsrail Projesi” duraksamış gibi görünse de devam ediyor. Sınırların yeniden çizilmesi adım adım uygulanıyor. Öte yandan, Rusya ve Çin’in bu coğrafyada etkili müdahaleleri pazar paylaşımlarının aktif olarak sürdüğünü gösteriyor. Örneğin Çin’in, tarihi İpek yolu üzerindeki Kuşak-Yol projesi, ABD ve AB emperyalistlerini köşeye sıkıştırmış durumda. “Kuşak-Yol inisiyatifi, öncelikle şehirleri, pazarları ve ülkeleri bağlamayı ve entegre etmeyi amaçlayan hem fiziki hem de dijital altyapıya ilişkin bir dizi projeyi kapsıyor.” Bu proje genel olarak bölge devletlerinin de önemli derecede desteğini aldığı bilinen bir gerçek. Arabistan-İran yakınlaşması ve diğer bölge ülkeleri arasında ki sorunların giderilmesinde Çin’in oynadığı rol önemli bir yerde dururken, Rusya’nın askeri gücü de Batılı emperyalistleri huzursuz ediyor.
Gazze’de yaşananlar, bütün bu gelişmelerden bağımsız olarak ele alınabilir mi sorusunu sordurmuş oluyor. Rusya’nın Ukrayna işgali arka plana düşerken, Filistin ve Siyonist İsrail çatışmaları bütün dünyanın dikkatini üzerine topladı. Bu durum karşısında, Ukrayna’ya yapılan “yardım”lar büyük bir ihtimalle minimum seviyeye düşecek. Bu da Rusya’nın işine gelir. Rusya’nın dolaylı bir şekilde Hamas’ı destekler açıklaması, buna karşılık ABD ve AB emperyalistlerinin topyekûn İsrail’in arkasında durması, Filistin meselesinin, genel olarak emperyalistler arası Ortadoğu pazarlarının paylaşımı meselesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. İsrail Siyonist’leri bir yandan Gazze’de çocuk, yaşlı, kadın demeden, hatta burjuva savaş hukukunun bile tamamen dışında tutulan hastaneleri bile bombalayarak binlerce sivil insanın katliamını gerçekleştirirken, aynı anda savaşı bütün bölgeye yaymak için Lübnan ve Suriye’ye hava saldırılarında bulunması bölge halkları için düşündürücüdür.
İsrail-Filistin savaşının bir dünya savaşına dönüşme potansiyeline karşı komünistlerin tutumu ne olur?
Lafı esnetmeden hemen şunun altını çizelim. Emperyalizm var olduğu sürece, emperyalistler arası pazar dalaşları da hep var olacaktır. Doğal olarak, bu pazar dalaşlarından kaynaklı olarak emperyalistler arası savaşlar da biçimi, şekli nasıl olursa olsun kaçınılmazdır. Bu somut çerçeveden bakıldığında, Siyonist saldırıların neye evrileceği konusunda yüzde yüz kesin bir belirlemede bulunmak bir hayli zor. Ancak, uzun zamandır yaşanılan bir süreç ve bu süreç boyunca izlenen emperyalist politikalar, Siyonist İsrail devletinin yıllardır bölgede izlediği işgal, ilhak ve yayılmacı politikalarına bakıldığında, doğruya yakın bir tespitte bulunmak elbette mümkün.
Öncelikle, 2008 kriziyle birlikte, emperyalistlerin bölgesel savaşlara hız verdiklerini, dünyanın pek çok coğrafyasında bölgesel ve vekâlet savaşlarıyla pazarları yeniden paylaşma kavgasına tutuştuklarını biliyor, buna dair uzun cümleler kurma gereği de duymuyoruz. Duymuyoruz çünkü yaklaşık 15 yıldır dünya halkları, bölge bölge bu emperyalist zulmü kanları ve canları pahasına yaşıyorlar. Paylaşım savaşları henüz tamamlanmadığına göre (ki mevcut objektif durum bunu gösteriyor) bölgesel savaşların devam edeceği ve bunun her an topyekûn bir üçüncü emperyalist dünya savaşına dönüşme tehdidi de devam edecektir. Aslında adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı da demek mümkündür, bugüne kadarki yaşananlara bakılırsa. Gerçekten de bu bölgesel savaşlar sürecinde milyonlarca insan katledildi, bir o kadarı yaralandı, evinden-yurdundan edildi; dünyanın önemli bir kesimi harabeye çevrildi. Bu anlamıyla, biçimsel olarak birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının bir benzeri olmasa da içerik olarak aynı durumu ve sonucu dünya halkları yaşıyor.
Bu pencereden bakıldığında, İsrail-Filistin savaşının, topyekûn bir dünya savaşına evrilmesi ihtimali epeyce zayıf bir ihtimaldir. Peki, bir bölgesel savaş dönüşebilir mi? Bu ihtimal daha güçlü görünüyor. Zaten mevcut durumda, uzunca bir süredir bölgesel ve vekâlet savaşlarıyla pazar paylaşımları kavgası sürdürülüyor. Ortadoğu pazarlarının paylaşımı henüz tamamlanmadığına göre, savaşın İsrail aracılığıyla yaygınlaştırılması pekâlâ mümkün. Ancak bunun koşullarının oluşturulması da gerekir. Bu coğrafyada iki emperyalist blok (Rusya Çin/ ve ABD-AB emperyalistleri) arasında ki çelişki ve çatışmalardan bağımsız ele alınamayacağı bir aşikârdır. Sadece bu yetmez, bölge devletlerinin de alacakları tavır, yani hangi emperyalist bloktan yana olacakları da ayrıca bir başka önem taşımaktadır. Görünen o ki, önümüzde ki kısa süre içinde, savaşın bir bütün olarak bölgeyi içine alma ihtimaline “olmaz” diyemeyiz. Kaldı ki Rusya’nın, ABD’ye, “İsrail’e ‘destek’ için getirdiğiniz savaş gemileriniz füzelerimizin menzilindedir” uyarısı, ABD ve AB emperyalistlerini daha “tedbirli” davranmaya iterken, İsrail Siyonist’lerinin “kara harekatı”nı habire ertelemelerinin asıl nedeni de bu belirsizliktir.
Bütün bu yaşananlardan ve gelişmelerden hareketle, devrimcilerin ve komünistlerin tavrı, hiç kuşkusuz dünya halklarının çıkarlarına uygun ve sınıf mücadelesinin hizmetinde bir tavır olur. Ulusal meselelere ilişkin komünist yaklaşımın nasıl olması gerektiğine dair düşüncelerimizi bu gazetenin okuru olan her devrimcinin bilgisi dahilindedir, ki zaten bu makale içerisinde de kısa bir özeti bulunmaktadır. Emperyalist ve gerici savaşlar konusunda da komünistlerin tavrı açık ve nettir. Enternasyonal proletaryanın ve her ülkedeki komünist partilerin tavrı, ilkin beliren bir savaş tehlikesi varsa onu engellemenin yolu olarak devrimlere hız vermek, bu başarılamadığında ise emperyalist paylaşım savaşlarına iç savaşla cevap vermektir. Hatta şimdi, uluslararası komünist hareketin acil gündemlerinden biri de bu sorunun gündemle alınması olmalıdır.
Komünistler-sosyalistler hangi ulusal hareketleri destekler veya desteklemezler
Ele aldığımız gerçek olgu özgülünde; toprakları ilhak ve işgal edilmiş Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkı kayıtsız koşulsuz destek sunarken, İsrail’in ilhak ve işgalciliğine da amasız ve fakatsız karşı dururuz, duruyoruz. Zira birincisi, her durumda haklı ve meşru bir mücadeledir, ikincisi ise tamamen haksız bir karaktere sahiptir. Bundan ötürüdür ki, biz sosyalistler, Filistin halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmedeki demokratik muhtevasını koşulsuz ve şartsız destekler ve savunuruz. Günümüzde sınıf mücadelelerinin bir parçası veya müttefiki durumuna gelmiş olan ulusal mücadelelerin haklı ve demokratik taleplerini genel olarak savunmak veya desteklemek ile bir ulusal hareketi fiilen desteklemek veya desteklememek bir ve aynı şeyler değildir. Bu ince ayrımı çok iyi anlamak ve kavramak gerekiyor.
“Ulusal hareketlerin büyük çoğunluğunun kuşku götürmez devrimci karakteri ne kadar göreli ve kendine özgü ise, belirli bazı ulusal hareketlerin mümkün gerici niteliği de o ölçüde göreli ve kendine özgüdür” der Stalin. (Leninizmin Sorunları /s. 64) Demek ki her ulusal hareketin desteklenmesi şeklindeki bir anlayış, biz sosyalistlerin anlayışı olamaz. Zaten bunu, Stalin ve Lenin yoldaşlar da tartışmasız bir şekilde açıkça belirtiyorlar. Peki, hangi koşullarda sosyalistler bir ulusal hareketi fiili olarak destekler veya desteklemezler. Bu sorunun cevabı da tartışmasız açık ve nettir. “Kuşkusuz ki bu, proletarya, her ulusal hareketi, her zaman ve her yerde, her özel somut durumda desteklemelidir anlamına gelmez. Desteklenmesi söz konusu olan ulusal hareketler, emperyalizmi devam ettiren ve sağlamlaştıran hareketler değil, emperyalizmi zayıflatan ve devrilmesini kolaylaştıran hareketlerdir. Öyle durumlar olabilir ki, ezilen belirli bir ülkenin ulusal hareketi, proletarya hareketinin gelişmesinin çıkarlarına aykırı düşebilir. Böyle bir durumda, desteğin hiç söz konusu olmadığı açıktır.” (age, s. 63-64)
1840–1850 yıllarında Marks’ın, Polonyalıların ve Macarların ulusal hareketlerini desteklediği, ama Çeklerin ve Güney Slavların ulusal hareketlerini desteklemediği örneği hep verilir. Çünkü Çekler ve G. Slavlar o dönem Rus mutlakıyetinin ileri karakolu durumundaydılar. Oysa Polonyalılar ve Macarlar mutlakıyete karşı mücadele ediyor, Çarlığın yıkılıp, cumhuriyetin kurulmasını istiyorlardı. Doğal olarak, sınıf mücadelelerinin önünde engel değil, tam aksine sınıf mücadelelerinin gelişmesinin önünü açıyorlardı. Bugün Gazze’de yaşananlara tam da bu Marksist çerçeveden bakmak gerekir.
Evet, İsrail Siyonist devleti işgalcidir, katliamcıdır ve başta ABD olmak üzere, Batı emperyalist güçlerinin Ortadoğu’daki ileri karakolu durumundadır. Filistin ulusuna, Filistin halkına karşı büyük bir insanlık suçu işlemektedir. Bunu hem kendi çıkarları hem de sözünü ettiğimiz emperyal güçlerin çıkarları için yapmaktadır. Buna karşın Filistin ulusunun direnişi haklı ve meşrudur, çünkü işgal ve ilhaklar altında katliamlara uğramakta, sürgünler yaşamakta, kendi topraklarında yabancı muamelesi görmektedir. Daha da önemlisi kendi topraklarından kovulmak istenmektedir. Bu durum karşısında kendi kaderini kendisinin istediği biçimde tayin etme hakkı vardır. Bu hak onun en demokratik hakkıdır. Biz sosyalistler de bu hakkı sonuna kadar savunur ve destekleriz. Bu iki nokta bizler açısından tartışmasız doğrulardır ve ama tartışma konusu yapılamayacak olan üçüncü önemli nokta da, hangi ulustan olursa olsun, halkların kardeşçe dayanışmasını gerçekleştirmektir.
Ulusal hareketler, önderliksiz gökten zembille inen hareketler değildir. Her ulusal hareket, hareketi yönlendiren bir önderliğe sahip olur. Ulusal hareketin fiili olarak desteklenip desteklenmemesi bu önderliklerle ilintilidir. “her ulusal hareket desteklenmez” diyen ustaların hareket noktası da burasıdır. Ulusal hareket, sınıf mücadelesinin, en azından gelişimine hizmet ediyor mu veya önünü açıyor mu; ya da emperyalizmi geriletiyor mu, onun parçalanmasına, yıkımına vesile oluyor mu? Bu sonuçların oluşabilmesi doğrudan doğruya önderliğin ideolojik, siyasi, politik, ekonomik ve kültürel şekillenişiyle direk ilintilidir.
Hamas veya benzer İslami örgütler, gadre uğramış bir ulusun kurtuluşunda sözünü ettiğimiz sonuçları yaratabilir mi? Kesinlikle hayır. İleriyi değil, Orta Çağ karanlığını temsil eden bir ideolojik şekillenişten bunu beklemek ancak beklenti sahibinin aldanmasıyla sonuçlanır. Sosyalizm dendiğinde cin çarpmışa dönenlerden, sınıf hareketine hizmet beklenemez. Katlettikleri kadınların başında “Allahu Ekber” naraları atanlar, kadını insan yerine koymayanlar, köle pazarı kurup satanlar, kara çarşaflara sarıp eğitimsiz bırakanlar sınıf mücadelesinin gelişiminin önünü açabilirler mi? Emperyalizme darbe vurmak, geriletmek, parçalamak bunların işi olabilir mi? El-Kaide’sinden El-Nusra’sına, Hamas’ından Müslüman Kardeşleri’ne kadar bütün İslami örgütler zaten emperyalistlerce finanse edilmiyor mu? Bunların yeri geldiğinde Amerikancı, yeri geldiğinde Rusyacı olmaları neyi değiştirir. Bunlar antiemperyalist değil, aksine emperyalistlerin kendi çıkarları için kullandıkları ve nerdeyse hepsi emperyalist atölyelerde inşa edilip finanse edilen örgütlerdir. Özellikle İslam ülkelerinin hemen tümünde emperyalistlerin marifeti ve gerici iktidarların finanse etmesiyle kurulan örgütler, komünizme karşı mücadelede kurumsallaştırıldı.
Bu yüzyılın başından itibaren de bu örgütler, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Mısır, Libya vb. ülkelerde bu örgütler doğrudan işgal ve ilhak için zemin hazırlama işgallere meşruluk gerekçesi yaratmak için kullandırıldılar. Doğal olarak sosyalistlerin, bu orta çağ artığı hareketlerin önderlik ettikleri ulusal hareketleri bir fiil desteklemesi söz konusu bile olamaz. Komünistlerin destekledikleri şey, bu gibi örgütlerin de zaman zaman başını çektiği ulusal direniş ulusun sömürgeciliğe ve işgale karşı meşru ve haklı tutumdur. Komünistler, herhangi bir ulusal harekete önderlik eden burjuvazi ve toprak ağalarının “kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir. Ulusal hareketin içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine geçmeyecektir.” (İ. Kaypakkaya)
“Milliyet ilkesi, burjuva toplumunda, tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, milli hareketlerin tarihi meşruiyetini kesin olarak kabul eder. Ama bu kabul edişin burjuva milliyetçiliğinin savunma biçimini almaması için o, milli hareketlerde ilerici olarak ne varsa ancak onu desteklemekle yetinmelidir; öyle ki, proleter bilinci, burjuva ideolojisi tarafından karartılmış olmasın” (Kaypakkaya’nın Lenin’den yaptığı alıntı. Bütün Yazılar / s. 184)
Kimileri, Kürt ulusal hareketi ile Filistin ulusal hareketini yan yana getirerek, ikisini aynılaştırarak kaba bir materyalist hataya düşmektedirler. Evet, ikisi de ezilen, katliamlara, soykırımlara, haksızlıklara uğrayan, uluslardır. İkisinin de kendi kaderini kendisinin istediği biçimde tayin etme hakları vardır. Buraya kadar evet. Ama kendi ulusal kurtuluş mücadelelerinde izledikleri yol yöntem, ideoloji, siyaset, yani mücadeleye önderlik gibi konularda aynılaştırmak bizi yanılgılara götürür. K, Kürdistan’daki Kürt ulusal hareketi, esas olarak proletarya mücadelesinin önünü açarken ve ona bir ölçüde hizmet ederken, ulusal hareket, sosyalistlerle yürümeyi becerirken, Hamas vb. islami örgütlerinden bunu beklemek gerçeği ve somut durumu görmemekle eş anlamlıdır.
Genel demokratik muhtevayla, özel örgütsel durumları birbirine karıştırmamak gerekir. Biri ilerici bir misyon oynarken, diğeri tamamen sınıf mücadelesine düşmandır. Sömürge bir ulusun kendi kaderini tayın etme hakkı olan demokratik hakkını savunmak veya desteklemek ayrı bir şey, somut olarak yürütülmekte olan mücadeleye fiili olarak destek verip vermemek ayrı bir şeydir. Somut olarak yürütülmekte olan mücadelenin yönü ve yaratacağı olumlu veya olumsuz sonuçlar, hareketi destekleyip desteklememe konusunda belirleyici olacaktır. Marksist tutum budur.
Meselenin özü ise şudur: bütün ulusal hareketlerin iki niteliği vardır. Birincisi: ezen ulus burjuvazisinin milli baskılarına, imtiyazlarına, zulmüne ve zorbalığına karşı yönelmiş, genel demokratik muhteva.
İkincisi: ezilen-sömürge ulus milliyetçiliğinin güçlenmesini, o ulusun hâkim sınıflarının üstünlük ve imtiyazlarının gerçekleştirilmesine yönelen gerici muhtevadır. Bu iki muhtevayı birbirinden iyi ve doğru bir biçimde ayırt etmek gerekir. Komünistlerin tavrı tamamen bu iki muhteva üzerinde şekillenir. Filistin – İsrail meselesine yaklaşımımız da bu bağlamda ele alınmaktadır.
Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi’nin 34. sayısında yayımlanmıştır.








