Connect with us

Analiz

Tuncay Özdemir yazdı | Nüfus Değil, Haklar Sınırlandırılıyor: İsviçre’de Tehlikeli Bir Referandum

İsviçre burjuvazisi, korku siyaseti ve kriz söylemi üzerinden toplumsal sorunların kaynağını kendi sistemsel yapısında aramak yerine, toplumun en güvencesiz kesimleri olan mültecileri ve göçmenleri hedef tahtasına yerleştiriyor.

yazı1

Yazar: Tuncay Özdemir

İsviçre’de haziran ayında oylanacak olan ve kamuoyunda “10 milyon sınırı” olarak bilinen girişim, ilk bakışta teknik bir nüfus planlaması önerisi gibi görünüyor, dahası böyle imiş gibi sunuluyor. Ancak bu yanılsamanın ardına baktığımızda, söz konusu girişimin yalnızca demografik bir düzenleme olmadığı; aksine toplumu yeniden tanımlamayı hedefleyen açık bir politik ve ideolojik müdahale olduğunu görüyoruz.

Sağcı ve göçmen düşmanı politikalarıyla tanınan İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) gündeme getirdiği bu girişim, ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonla sınırlandırılmasını öngörüyor. Bu hedef doğrultusunda göç, iltica ve aile birleşimi alanlarında ciddi kısıtlamalar planlanıyor.

Belirli bir nüfus eşiğinin aşılması durumunda, yalnızca iltica politikaları değil, Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmalarının da feshedilmesi mümkün hale geliyor. Bu yönüyle girişim, yalnızca iç politika değil, aynı zamanda İsviçre’nin uluslararası konumunu da doğrudan etkileyebilecek bir kapsam taşıyor.

SVP bu öneriyi “sürdürülebilirlik”, “altyapı üzerindeki baskının azaltılması” ve “yaşam kalitesinin korunması” gibi başlıklar altında savunuyor. Artan nüfusun konut krizini derinleştirdiği, kiraları artırdığı ve ulaşım sistemini zorladığı yönündeki argümanlar, gündelik yaşam deneyimleriyle temas ettiği ölçüde belirli bir karşılık da buluyor. Ancak bu argümantatif çerçeve, temel bir soruyu bilinçli biçimde gözden kaçırıyor: Bu sorunların gerçek nedeni kim ya da ne?

Girişime karşı çıkanlar ise ekonomik ve diplomatik sonuçlara dikkat çekiyor. İsviçre ekonomisinin göçmen emeğine bağımlı olduğu, özellikle sağlık, bakım ve hizmet sektörlerinde ciddi iş gücü açıkları doğabileceği ifade ediliyor. Avrupa ile ilişkilerin zedelenmesi ve serbest dolaşımın sona ermesi ihtimali, ülkenin ekonomik istikrarını ve uluslararası konumunu riske atabilecek gelişmeler olarak değerlendiriliyor.

Peki bu ekonomik kaygılar kimin perspektifinden dile getiriliyor? Sözü hiç dolandırmadan söyleyelim; elbette söz konusu sorunların gerçek nedeni olan kapitalist sistemin sahiplerinin perspektifinden. İsviçre burjuvazisi, ülkedeki konut krizini, kira artışlarını ve altyapı sorunlarını göçmenlerin üzerine yıkarak asıl sorumluları, yani kendisini görünmez kılmak istiyor. Oysa tartışmada asıl belirleyici olması gereken, bu girişimin hangi toplumsal ve ekonomik sınıfların çıkarına hizmet ettiğidir. İsviçre burjuvazisi, korku siyaseti ve kriz söylemi üzerinden toplumsal sorunların kaynağını kendi sistemsel yapısında aramak yerine, toplumun en güvencesiz kesimleri olan mültecileri ve göçmenleri hedef tahtasına yerleştiriyor.

Oysa tablo açıktır: İsviçre’de yaşanan konut krizinin, artan kiraların, artan sağlık sigortası primlerinin, yaşam pahalılığının ya da altyapı sorunlarının temelinde göçmenler değil, konutun bir yatırım aracına dönüştürülmesi, sosyal konut gibi kamu politikalarının yetersizliği, sosyal politikalara ayrılması gereken kamu bütçesinin askeri harcamalara ayrılması ve piyasa merkezli kentleşme anlayışı yatmaktadır. Özetle; İsviçreli burjuva sınıflar ve onların siyasal temsilcileri SVP’nin bu girişim genelinde bir kez daha öne sürdüğü tüm bu sorunların gerçek kaynağıdır.

Bu bağlamda “10 milyon sınırı” girişimini, yalnızca bir demografik proje ve bu projenin içinde sağcı bir göç politikası önerisi değil, aynı zamanda İsviçre burjuvazisinin sözcülüğünü yapan SVP’nin toplum projeksiyonu olarak anlamak gerekiyor.

Söz konusu girişimle bahsi edilen sorunların kaynağını yanlış göstermek yetmiyor; bu söylem aynı zamanda somut hak kayıplarını da meşrulaştırıyor. İltica hakkını ele alalım. İstenilen şeylerden biri de bu hakkın sayısal eşiklere bağlanmasıdır. İltica hakkının evrensel niteliği kotalar getirilmesi gibi çeşitli sınırlandırmalarla ortadan kaldırılmak isteniyor. Örneğin; mülteciler için aile birleşimine sınırlama getirilmesi öngörülüyor. İsviçre’de hali hazırda F tipi oturum sahiplerinin (geçici koruma statüsündeki mültecilerin) zaten bu sınırlama ile karşı karşıya olduğunu hatırlatalım. Dolayısıyla söz konusu girişimin yasalaşması daha fazla hak gaspı ve parçalanmış hayat anlamına gelecektir.

Bu girişimin yasalaşmasıyla serbest dolaşımın, bir bakıma seyahat özgürlüğünün kaldırılması ise yalnızca göçmenleri değil, tüm toplumu etkileyen bir hak daralması anlamına geliyor. Dolayısıyla buralardan bakıldığında mesele, aslında belirli bir grubun değil, toplumun tamamının demokratik haklarıyla ilgili.

Bu hakların kısıtlanması da tek başına yetmiyor; Bir diğer önemli sorun da bu kısıtlamaların kimlerin iradesiyle alınacağıyla ilgili olarak karşımıza çıkıyor. Zorlu vatandaşlık prosedürü nedeniyle büyük çoğunluğunun vatandaş olamayarak temsil hakkı yani oy kullanma, aday olabilme hakkı elde edemediği göçmenler bu kararların hedefi durumunda olmasına rağmen ne yazık ki karar alıcı özneleri arasında değiller. Göçmenlerin doğrudan kendilerini ilgilendiren kararlarda iradesi bulunmuyor çünkü siyasi temsil hakkı zorlu vatandaşlık prosedürleri ile kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu bağlamda çoğunluk iradesinin, azınlıkların temel haklarını sınırlamak için kullanılması söz konusu. 14 Haziran’da, İsviçre’de yaşayan mülteci ve göçmen toplumu hakkında, onlardan gayrı, onlar adına karar verilecek olması garabetine hep beraber şahit olacağız.

İşte bunlar gibi daha pek çok nedenle, içlerinde Türkiye ve Kürdistan kökenlilerin de yer aldığı göçmen dayanışma hareketleri ve sosyalist grupların, sendikaların, siyasi parti ve örgütlerin SVP’nin göçmen karşıtı girişimine hayır oyu verilmesi doğrultusunda yaptığı uyarılar ve sürdürdüğü politik kampanyalar fazlasıyla dikkate değerdir, desteklenmeli, daha ötesinde asli öznesi olunmalıdır.

Toparlayacak olursak; “10 milyon sınırı” tartışması teknik bir nüfus meselesi olmaktan çok, İsviçre halkının nasıl bir toplumsal yönelim seçeceğine dair bir eşik olacaktır. Ya korku ve dışlama üzerine kurulu bir siyasal hat güç kazanacak; ya da eşitlik, dayanışma ve demokratik haklar temelinde alternatif bir yaklaşım savunulacaktır.

Sorun gerçekten kaç kişi olduğumuz mu, yoksa nasıl bir toplumda birlikte yaşamak istediğimiz mi sorusuna verilecek yanıt, bu girişim bağlamında yürütülen tartışmalar açısından tayin edici önemdedir.

Asıl tehdit göçmenler değil; eşitsizliği ve dışlamayı normalleştiren politik ve ideolojik anlayışların yani bu anlayışların sahipleri olan İsviçreli burjuva egemen sınıfların bizzat kendisidir.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Analiz