Connect with us

Sağlık-Yaşam

Tülin Şahin Yazdı | Şiddet: Cehaletin gölgesi

Şiddet, ölüm ve yok olma tehlikesiyle karşılaştığımızda, hayata kalmak için savaşmamızı sağlayan bir olgudur. Ayrıyeten, haklarımız elimizden alındığında, adalet olmadığında, özgürlüğümüz yok sayıldığında ve esarete mahkûm bırakıldığımızda yok olmamak adına şiddeti kullanarak var olmaya çalışmak doğal bir eylemdir.

Son bulan hikayeler, yaralanan bedenler, çoğalan kötülükler, yok olan idealler… yitirilen umutlar, incinen gururlar, hırpalanan ruhlar ve yok olan hayatlar… Şiddetin fiziksel ve ruhsal bütünlüğe verdiği zararları gözlemlemekte zorlanmadığımız bu çağda, bu kadar zarar verici bir olgunun var olması ve beslenmesi nasıl açıklanabilir? 

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olan şiddet olgusunun uygarlığın var olmasıyla beraber azalmasını ve kontrol altında tutulmasını beklerken, aksine bumerang etkisinin nesilden nesile çoğaltılarak ve şekillendirerek aktarılması düşündürüyor. Friedrich Nietzsche “Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz” sözünü de destekliyor. Ancak şiddetin insanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olması insanın karakteristik özelliğini oluşturduğunu ve bir ihtiyaca cevap verdiğini de gösteriyor. 

Sigmund Freud’un yapısal kişilik kuramı bu düşünceyi desteklemektedir. Freud’un teorisine göre kişiliğimiz id (alt benlik), ego (benlik) ve süper ego (üst benlik) olarak bilinen üç unsurdan oluşuyor. Şiddet bu üç unsurdan biri olan alt benliğin davranışa yansımasıdır. İd (alt benlik) en ilk oluşan unsurdur. Anne karnından itibaren gelişmeye ve temelini oluşturmaya başlar. Haz ilkesi üzerine kurulu bir sistemin temsilcisidir ve Darwin’in evrim teorisiyle uyumlanan bu unsur hayvani yönümüzü yansıtıyor. Yani cinsellik ve üreme bir yandan, adaptasyon ve şiddet diğer yandan Id’in karakteristik özelliklerini oluşturuyor. Yapısal kişilik kuramından yola çıkarak, insanların benzer durumlarda farklı davranışlar sergilemeleri bu üç benliğin aralarında kurdukları iletişim şekillerinden oluştuğunu gösteriyor. Ego’nun sağlıklı olduğu bir kişilik iç çatışmalarını uzlaşmayla tatlıya bağlarken, Ego’nun sağlıksız olduğu bir kişilik iç çatışmalarını savaşa dönüştürerek şiddeti kullanıyor.

Diğer yandan insan beyninin bilişsel işlevleri sorgulamayı ve mantık yürütmeyi sağlarken, Süper Ego’nun (üst benliğin) ahlaki ve vicdani yönlerinin oluşmasını da destekliyor. Ancak farklı etkenlerden kaynaklı bu özellikleri gelişmemiş ve geliştirmeyen insanlar cehaletin gölgesine sığınarak şiddete bireysel ve toplumsal olarak katkı sunuyor.

Şiddet, ölüm ve yok olma tehlikesiyle karşılaştığımızda, hayata kalmak için savaşmamızı sağlayan bir olgudur. Ayrıyeten, haklarımız elimizden alındığında, adalet olmadığında, özgürlüğümüz yok sayıldığında ve esarete mahkûm bırakıldığımızda yok olmamak adına şiddeti kullanarak var olmaya çalışmak doğal bir eylemdir. Ancak gerçek anlamda öyle bir tehlikenin varlığı söz konusu değilse, şiddet dışından başka yöntemlerle sorun çözümlene biliyorsa, buna rağmen birey tehlike varmışçasına şiddet eylemini sergiliyorsa, o zaman bireyin bu eğilimi ruhsal ve davranışsal bozukluk olarak sorgulanmalıdır. Anlayacağımız üzere şiddeti yok etmek mümkün olmasa da kontrol altında tutmak mümkündür hem bireysel hem toplumsal açıdan. 

Sağlıksız bir ortamda sağlıksız bireylerden oluşan bir toplumda büyümek zorunda kalan her insan içsel yolculuğunda yok olma hissiyatına karşıt şiddete sığınmayı tercih edebilir. En uç noktalarda, şiddeti içe dönük yaşayarak intiharla, dışa dönük yaşatarak cinayetle sonuçlandırabilir. Toplumsal bir sorun olan şiddet cinsiyetten, yaştan, sosyo-ekonomik durumlardan bağımsız bir şekilde değerlendirilmelidir. Erkeğin kadına, kadının erkeğe, hemcinslerine, yetiştiklerin çocuklara, çocukların akranlarına, insanların hayvanlara, devletlerin devletlere, kendi vatandaşlarına uyguladıkları bir şiddet esastır. Ancak şiddettin bireysel (bireyler arası) veya kolektif (devlet-vatandaşlar arası) olarak uygulanması bazı durumlarda suç sayılırken bazı durumlarda toplumun gelenekleri ve kültürü içinde şekillendiğinden suç sayılmıyor. 

Böylesi bir çelişkinin içinde, şiddet mağdurunun mağdur ettiği bir düzenin içinde, şiddeti tek yönlü ele almak şiddeti çözümlemekten ziyade besleyecektir. Örneğin, kadına yönelik şiddeti şiddetle savunurken, kadını mağdur gösterip erkeği suçlu ilan ederken, erkeğinde mağdur olduğunu göz ardı etmek, şiddeti besleyen bir yaklaşımdır. Kadını ve erkeyi ayırmaksızın, her ikisinin de ataerkil sistemin ve cinsiyet ayrımcılığının mağdurları olduğunu ve şiddet uygulayan her bireyin birer şiddet mağduru olduğunu göz ardı etmektir. 

Şiddeti çözümleme çabaları içinde, tek yönlü çalışmalarla birilerini suçlayan yaklaşımlarla, bu olguyu yok etme düşünceleri ütopik bir yaklaşımdır. Ancak her bireye şiddeti kontrol altında tutması için sağlanacak destekler daha yapıcı olacaktır. Örneğin, bir yandan zarar verici kültürel değerlere, toplumsal sorunlara, ideolojilere, sistemlere, ruhsal bozukluğu olan bireylere karşı baş etme yöntemlerini geliştirmeleri için, diğer yandan her bireyin kendi zihinsel ve psikolojik gelişimini sağlıklı bir şekilde ele almasını sağlayacak destekler daha verimli olacaktır.

Tülin Şahin Kimdir?

Tülin Şahin Dersim Mazgirt doğumlu. 6 yaşında ailesiyle Fransa’ya gitti. Eğitimini burada tamamladı. Klinik Psikoloji bölümünde lisansını bitirdikten sonra Fransa Strazburg Üniversitesi’nde 1 yıl yüksek lisans yaptı. Ardından Belçika’da Brüksel Üniversitesi’nde Kültürler Arası Sosyal Psikoloji dalında 2 yıl yüksek lisans yaptı. Şuan Dersim’de kendi kliniğinde psikolog olarak görev yapmakta.



More in Sağlık-Yaşam