
Zeynep Hayır/Almanya
Almanya’da son yıllarda büyüyen ekonomik kriz, siyasal merkezdeki çözülme ve aşırı sağın yükselişi, uzun zamandır bastırılan bir tartışmayı yeniden açtı. Almanya’da yaşayan ama siyasal olarak görünmez bırakılan milyonlarca göçmen ne kadar “ait” sayılıyor?
Bugün Almanya’da milyonlarca insan çalışıyor, vergi ödüyor, üretime katılıyor, çocuk büyütüyor, kira ödüyor, ekonomik yük taşıyor. Ancak ülkenin siyasal geleceği hakkında söz söyleme hakkına sahip değil. Özellikle Türkiye kökenli göçmenler açısından bu durum artık yalnızca hukuki bir mesele değil. Doğrudan sınıfsal ve siyasal bir mesele hâline dönüşmüş durumda.
Son dönemde bazı siyasetçilerin, Almanya’da uzun yıllardır yaşayan göçmenlere genel seçimlerde de oy hakkı verilmesini gündeme taşıması tesadüf değil. Çünkü sistem artık ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya.
Aşırı sağcı AfD’nin yükselişi yalnızca bir “seçim başarısı” değil. Aynı zamanda merkez siyasetin çöküşünün göstergesi. Yıllardır neoliberal politikalarla emekçileri güvencesizleştiren, sosyal devleti parçalayan, barınma krizini derinleştiren ve hayat pahalılığını sıradanlaştıran düzen partileri şimdi ortaya çıkan öfkenin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Ancak burada dikkat çekici olan başka bir durum daha var.
Merkez siyasetteki bazı isimler, AfD’nin kullandığı dili tekrar ederek oy kazanabileceklerini düşünüyor. Göçmen karşıtı söylemleri yumuşatılmış biçimde yeniden üretmenin, toplumsal korkuları kullanmanın ya da güvenlik merkezli siyaseti büyütmenin kendilerine alan açacağını sanıyorlar. Fakat tarih boyunca bunun sonucu değişmedi. Irkçı söylem toplumsallaştığında, kazanan çoğu zaman onun taklidi değil, doğrudan orijinali olur. İnsanlar kopyaya değil, gerçek temsilciye yönelir. Bu nedenle bugün Almanya’da göçmenler açısından mesele yalnızca “entegrasyon” değildir. Mesele, yükselen aşırı sağ karşısında siyasal varlık gösterebilme meselesidir.
Oy hakkı ve siyasal temsil tartışması
Tam da bu yüzden oy hakkı tartışması büyüyor. Çünkü mevcut sistem milyonlarca insanın emeğini kabul ediyor ama iradesini kabul etmiyor. Fabrikada çalışırken “Alman ekonomisinin parçası” sayılan göçmen, sandık başına geldiğinde bir anda “yabancı” hâline geliyor. Bu çelişki artık daha görünür durumda. Özellikle ekonomik kriz derinleştikçe egemen siyasetin göçmen emeğine duyduğu ihtiyaç ile göçmenleri siyasal olarak dışlama isteği arasındaki gerilim büyüyor.
Ekonomik kriz ve sanayide gerileme
Almanya ekonomisi uzun süredir ciddi bir yavaşlama içinde. Sanayi üretimindeki düşüş, ihracattaki gerileme ve yüksek enerji maliyetleri ülkenin temel yapısal krizlerini açığa çıkardı. Bir dönem “Almanya modeli” olarak sunulan ekonomi artık eski gücünü taşıyamıyor. Metal ve ağır sanayi sektörlerinde yüz binlerce iş kaybı yaşandı. Yeni teknolojilerdeki dönüşüm karşısında Almanya’nın geleneksel üretim modeli zorlanıyor. Küresel üretim dengesi değiştikçe Almanya’nın uzun yıllardır dayandığı sanayi üstünlüğü de aşınıyor. Sistemin yıllardır ertelediği sorunlar şimdi daha sert biçimde geri dönüyor.
Enflasyon, kiralar ve yaşam maliyeti
Barınma krizi büyüyor. Kiralar yükseliyor. Ev sahibi olmak giderek imkânsızlaşıyor. Enflasyon emekçilerin yaşamını daha fazla sıkıştırıyor. Ancak bütün bunların sorumluluğu yerine göçmenleri hedef göstermek daha kolay geliyor. Çünkü sermaye düzeni kriz dönemlerinde gerçek sorumluları gizlemek için toplumun en kırılgan kesimlerini hedef tahtasına yerleştirir. Bugün Almanya’da da benzer bir tablo oluşuyor. Bir yanda ucuz iş gücü olarak ihtiyaç duyulan göçmenler var. Diğer yanda siyasal haklardan uzak tutulmak istenen aynı insanlar.
Bu nedenle vatandaşlık ve oy hakkı tartışması yalnızca hukuki bir reform başlığı değildir. Bu tartışma, Almanya’nın geleceğinin kimler tarafından belirleneceği sorusudur. Ve görünen o ki önümüzdeki yıllarda bu mesele daha sert biçimde tartışılacak. Çünkü ekonomik kriz derinleştikçe siyasal temsil meselesi de büyüyor. Bugün Almanya’da yaşayan göçmenler açısından vatandaşlık artık yalnızca pasaport meselesi değil; yükselen aşırı sağ karşısında söz söyleyebilmenin, kendini savunabilmenin ve geleceğe müdahil olabilmenin temel araçlarından biri hâline gelmiş durumda.
Çifte vatandaşlık tartışması yeniden ısınıyor
Üstelik tartışma yalnızca oy hakkıyla sınırlı değil. Yıllar boyunca özellikle Türkiye kökenli göçmenlerin en temel taleplerinden biri olan çifte vatandaşlık hakkı, ancak uzun mücadelelerden sonra daha geniş biçimde kabul edilmişti. 2024 yılında yapılan vatandaşlık reformuyla birlikte Almanya çifte vatandaşlığı genel olarak mümkün hâle getirdi. Ancak bugün CDU içerisinde bu hakkın yeniden sınırlandırılması gerektiğini savunan güçlü bir çizgi bulunuyor.
Son günlerde CDU’lu siyasetçiler vatandaşlık süresinin yeniden sekiz yıla çıkarılmasını, çifte vatandaşlığın tekrar istisna hâline getirilmesini ve vatandaşlık yasasının sertleştirilmesini açık biçimde tartışıyor. Bu yaklaşım Almanya’da yeni değil.
CDU/CSU çizgisi yıllardır göçmenlerin tam siyasal eşitliğine mesafeli yaklaşıyor. 1990’ların sonunda da çifte vatandaşlığa karşı geniş kampanyalar yürütülmüş, “çifte sadakat” tartışmaları üzerinden göçmenler hedef hâline getirilmişti. Bugün aynı tartışmanın yeniden gündeme taşınması tesadüf değil. Çünkü ekonomik kriz derinleştikçe, toplumsal huzursuzluk büyüdükçe ve aşırı sağ güç kazandıkça egemen siyaset göçmenleri yeniden tartışmanın merkezine yerleştiriyor.
Bir tarafta Almanya ekonomisinin ihtiyaç duyduğu göçmen emeği bulunuyor, diğer tarafta ise o emeğin siyasal haklarını sınırlamak isteyen bir siyaset. Asıl çelişki tam da burada ortaya çıkıyor.







