Connect with us

Kültür-Sanat

Mesture Erdelan (Mâh Şeref Hanım)

Mesture Erdelan, kendi şiirinin ve talihsiz tarihinin kızıdır. Şairlerin gurur ve acılarından damıtılmış bir dünya şiir külliyesi hazırlasam, bu külliyenin kubbesine bir kervankıran yıldızı olarak yerleştiririm onu.

Kendi şiirinin ve talihsiz tarihinin kızıdır Mâh Şeref Hanım.

Orta Doğu’nun ilk kadın tarih yazarıdır. Kendi kayıp tarihine yöneliktir asıl merakı ama. Ünlü hattatların yeteneğinden doğan narin yazıların hayranıdır. Bundan olsa gerek, hüsn-i hat (güzel yazı) ustasıdır zamanda; nestelik ve şikeste stillerini uygular. Şairlerin gurur ve acılarından damıtılmış bir dünya şiir külliyesi hazırlasam, Mâh Şeref‘i bu külliyenin kubbesine bir kervankıran yıldızı olarak yerleştiririm.. 

1805’de, Doğu Kürdistan’da bulunan Erdelân Emirliği’nin yönetim merkezi Sanandaj (Sine) şehrinde doğdu. Sanandaj Zerdüşt, Budist, Hint ve Semavi kaynaklardan beslenen bir inançlar şehriydi. Hakim inanç olarak Yarsan (Ehli Hak), dil olarak Gorani iklimine sahipti. Yahudi, Ermeni ve Aramice’nin Senaya lehçesini konuşan Süryani topluluklarının varlığı, şehri zengin bir kültür merkezi haline getirmişti. Farklı folklorik renklerin, örf, adet ve ritüellerin iç içe geçerek özgün bir şekilde gülümsediği bir şehirdi Sanandaj. Ellerinde Ehl-i Hak tanburu, ney ve rebablarla cemlere giden pirlerin; Yuhanun Bar Adi’nin buyrukları doğrultusunda zerafet ve hitabetle donanan Süryani bilgelerinin; Ermeni aşuğlarının ve de Kalenderilerin ruh üflediği bir şehirdi. Meşe, mazı, kitre, dokumacılık, kürk ve halı üretimi bu zenginliğin alt yapısını oluşturuyordu. Bir ucu Çin- i Maçin’e, diğer ucu İspanya’ya uzayan canlı bir ticaret merkeziydi. Buna rağmen, halk ile aristokrasi arasındaki uçurum derindi. 

Böylesi bir şehirde doğan Mâh Şeref, Gorani aristokrasisinin gadre uğramış kesimine mensuptu. Birkaç adı vardı. Asıl adı Mahşeref’ti. Şiirlerinde Mestûre mahlasını kullanıyordu. Araştırmacılar onu bazen Mestûre Kürdistânî bazen de Mestûre Erdelanî olarak adlandırıyorlardı.

Doğduğunda, Safevilere bağlı olan Erdelan Henadanlığının son dirayetli miri Emenullah Han iktidardaydı. Goran Kürtlerinin Mamoyan koluna mensuptu Han. İlim ve edebiyat aşığıydı; Mâh Şeref‘in babasının da eniştesiydi.

MESTURE ERDELAN

Mesture, ilk eğitimini, bir bilim ve edebiyat erbabından, Erdelan beyliğinin hazine nazırı olan babası Ebu”l Hasan El Kadiri’den aldı. Kadiri tarikatından olan baba, gezilerini sürekli kızıyla yaptı ve ona tarihi eserlerin hikayelerini anlattı. Anası ise Veziri tarikatındandı. O da kızına tarikatın geçmişini, inanç dokusunu anlattı. Mâh Şeref şanslıydı. Çok az Kürt kadınına nasip olan bir ilim ve sanat çevresine sahipti. Kürtçe, Farsça ve Arapçanın biçimlendirdiği bir kültür kovanını andıran ailesinde, devlet adamları ve yazarlar vardı. Dedesi Kādir bilgiliydi; savaş tâlimlerini, güvercin uçurtma sporunu ve içkiyi yasaklayan Safavi şahı Hüseyin döneminde, Hemedan’dan Sanandaj’a göçmüş (1708), dört Erdelân Emîrinin güvenlik ve hazine nazırlığını, yani “nâzır-ı Kürdistân” ve “nâzır-ı Sandukhâne” görevini üstlenmiş bir pir-i fanîydi. Amcası Mirza Abdullah, Emânullāh Han’ın yaşam öyküsünün yazarıydı. Tezkireciydi yani. Amcazadesi Mirza Ali Ekber ise Ḥadîḳa-i Nâṣıriyye adlı Kürdistan tarihinin yazarıydı.

 Bu silsileden feyz alan Mâh Şeref, ilk eğitimine ilişkin olarak bir yerde şöyle diyor: 

 “Böylece ben hâkirenin ki o gülistanın ilk gülü ve o çemenzârın ilk fidanı idim, eli kalem tutmaya alıştı, gözü okuma ile aydınlandı. Doğal bir eğilim ve fıtrî bir rağbetle kitapları incelemeye, araştırma yapmaya yöneldim.” 

 Mâh Şeref, yani gülistanın ilk gülü, kitaplara küçük yaştayken tutkun olur. İlk eğitiminin ardından Arapçayı ve Arap harfleriyle güzel yazı yazmayı, yani hüsn-i hatı öğrenir ve edebiyata yönelir. Baba Yadigar (8. yüzyıl), Baba Tahirê Uryan ve Mela Perişhani (14.yüzyıl) gibi kendi şairleri ile İran ve Arap şiirinin kilometre taşları içinde yer alan şairleri okur. Ve böylece, insan çevresinin ürünüdür sözü gerçeklik kazanmış olur.

1824’te Emenullah Han ölünce, yerine oğlu Hüsrev Han Erdelani geçer. Bölgeye yönelik iki tehdit vardır. Rus işgali ve veba salgını. 1826’da Rus-İran savaşı patlak verir. İran devletiyle birlikte hareket eden Hüsrev Han, savaş sürecinde, Rusların İran tahakkümünü kırması bizim lehimizedir diyerek kendisini görevden almak isteyen Rus yanlısı bazı muhalif Kürt mirlerini tutuklar. Bunların içinde Mâh Şeref’in babası, amcaları ve amca çocukları da vardır. Tutukluluk, Rus birliklerinin Ocak 1828’de Urmiye Gölü kıyısına ulaşmasına kadar sürer. Bunun üzerine Hüsrev Han, Rus yanlısı olarak görüp tutukladığı Ebu”l Hasan’ı ve yakınlarını serbest bırakmak zorunda kalır. Bununla kalmaz, kızı Mâh Şeref’i de ister. Bu bir hatayı telafi etme, bedel veya diyet ödeyerek barışma girişimi gibidir. İstek kabul edilir ve Mâh Şeref, Hüsrev Han’ın ikinci karısı ve barış nişanesi olarak saraya bahşedilir. Bu, Mâh Şeref’in ruhuna ve oradan da şiirine sızan, kolay kolay da sezinlenemeyen ince bir sızıdır. 

 Her ikisi de şair olduğu için ilk yıllarda karşılıklı aşk kasideleri yazarlar birbirlerine. Bu kasidelerin özündeki aşk ateşinin ne derece samimi olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Mâh Şeref’in sarayda iç hizmet ve teşrifar bakanı, “vezîre-i enderun” görevini üstlendiği ve hizmet babında kocasının gezilerine katıldığıdır. Hizmet tek yönlü olunca aşka sızar ve saflığını bozar aşkın. Gelgelelim ki bu geziler yararlı olur, onun babasıyla yaptığı geziler sırasında filizlenen tarih merakını tarih yazımına dönüştürür. 

Dönem, İran’ın Rusya’ya yenilerek Kafkasya’yı kaybetmesi ve veba salgınından dolayı gerilimlidir. Mâh Şeref bu gerilimi herkesten daha çok hisseder. 1829’da Tahran’da halk, Rus konsolosluğunu kuşatır. Konsolos, Puşkin’in yakın arkadaşı ve Rus Edebiyatının usta oyun yazarı Aleksandr Griboyedov’dur. Halk, binaya girer, Griboyedov’un kafasını kesip gövdesini pencereden elçilik bahçesine atar. Bir kebapçı, zafer nişanesi olarak kelleyi vitrinine asıp teşhir eder. Gövde ise üç gün Tahran’ın pazar yerleri ve sokaklarında sürüklenir, kitlesel öfke tufanı dinelince çöplüğe atılır. İngiliz elçisi, çöplükteki cesetlerin içinde gezinirken Griboyedov’u elindeki eski düello yarasından dolayı tanır ve bu büyük edebiyatçının kokmakta olan cesedini bir at arabasına yükleyip Ermenistan’a gönderir. O sırada, Ermenistan’a gelen Puşkin, arkadaşı büyük oyun yazarı Griboyedov’u alıp götürür, Tiflis’te bir manastıra gömer.

Mâh Şeref, yaşadığı kanlı dönemin bu tip hikayelerini edebiyat çevrelerinde dinler. Kocasının sarayda düzenlediği şairler, alimler ve tarihçilerden oluşan toplantılarına bir şair olarak katılır. Toplantılar, şehrin ortasındaki küçük tepenin üzerindeki sarayda düzenlenir. Saray, şeffaf mermer kaplı bir şeref salonundan, II. Napolyon ve Çar I. Aleksandr gibi hükümdarların yağlı boya tablolarının bulunduğu bir galeriden, kitabelerden ve lüks odalardan oluşmaktadır. Mâh Şeref bu sarayda lirik gazel, mizah ve hiciv ustası, Yağmâ-yi Cendakī, Mewlevi ve Nali gibi şairlerle tanışır. Bu son iki şairin de şiirlerine girer.

Evlendikten altı yıl sonra (1835) kocası ölür. Yerine on bir yaşındaki oğlu Rızâ Kulı Han geçer. Bu iktidar boşluğu demektir. Onun için yönetimi, çocuğun anası Hüsn-i Cihân Hanım (Vâliye Hanım) eline alır. Mâh Şeref, kumasını destekler. Kuma Vâliye Hanım, İran’ın uzun kehribar sakallı, ince belli ikinci şahı Kaçar Feth Ali’nin kızıdır. Feth Ali’nin dönemi sanatın geliştiği, batı tipi resmin, minyatürü ikinci plana düşürdüğü bir dönemdir. Kumaları birbirlerine dost eden de bir yanıyla sanata olan düşkünlükleridir. Ne var ki dikkat merkezleri sanata değil, saray ve çevresinde yer alan aristokratlar arasındaki iktidar dalaşlarına yönelir. Aynı dalaşlar, bir yıl önce ölen Feth Ali Şah’ın sarayında da cereyan etmektedir. Durum iç açıcı değildir.

Tam bu sırada, İran Kaçar Şahı, kendisine bağlı, yarı muhtar Erdelan emiri Rızâ Kulı Han’ı çıkan bir isyanda kendisine yardım göndermediği gerekçesiyle devirir. Yerine yakın adamı Hüsrev Han’ı geçirir. Rızâ Kulı Han Tahran’da hapsedilir. Mâh Şeref’in de içinde olduğu 2000 kişi bugünkü Irak sınırına yakın Merîvan şehrine sürülür. Burada baskı oldukça ağırdır. Mâh Şeref ve yakınlarının da içinde olduğu bir grup sürgün 1847’de Güney Kürdistan’da hüküm süren Bâbân Emirliği’ne sığınır. Emirlik sığınmacıları Şehrizor köylerine dağıtır. Mâh Şeref, amcası Mirza Abdullah Revnak ve halasının oğlu Hüseyin Kulı Han ile birlikte emirliğin merkezi olan Süleymaniye’ye yerleşir. Artık mültecidir. Siyasi durum da iyi değildir. Merkezileşme siyaseti izleyen Osmanlı 1840’da emirlikleri kendisine bağlamış ve bunları peş peşe yıkma planlarını uygulamaya koymuştur. Bu ağır tehdidi ağırlaştıran bir başka tehdit ise ölümcül veba salgınıdır.

Mâh Şeref, Süleymaniye’de ‘perişan, zelil ve üzgün’dür. Ölümünü bekler gibidir. Kocasının ölümünden bu yana kimseyle evlenmemiştir. Ona göre hayatını darmadağın eden, zamanın vefasızlığıdır. Kendi deyimiyle, “Dönemin müsibet taşı, kudret ve itibarını bir cam gibi paramparça etmiştir.” 

Yaşadığı devirden fena halde şikayetçiydi. Hiçbir kadının düşünsel ve artistik yeteneğinin kullanılmasına izin verilmediği kanısındaydı. Kendisini bu kadınların en şanslısı, olanak itibari ile de en üstünü olarak görüyordu. Saraydaydı bir zamanlar ama kişilik sahibiydi. Süleyman’ın mülküne bile tenezzül etmiyordu. Bu üstün konumuna rağmen, durumu parlak değildi. ‘Velâyet kapısının en değersiz hâdimi’ gibiydi. Bu durumu bir şiirinde şöyle ifade ediyordu:

 “Ben o kadınım ki iffet mülkünde seçilmişlerin en üstüyüm

 Bu devrin kadınlarından kimse benim eşdeğerim değildir

 Başörtümüzün altında taca lâyık bir başımız var

 Ama neyleyim ki felek böyle hâkir kılmıştır beni

 Bugün Süleyman’ın mülkünden (mülküne malik olmaktan) âr duyarım

 Çünkü ifett mülkü bizim mührümüzün (kudretimizin) altındadır

 Kadınlar camiasından hamd ve şükürler olsun Allah’a (bütün kadınlar içinde) “yeryüzünün övüncüyüm” demek yakışır bana

 Cemşid’in ve Key’in tacından ve tahtından hâyâ ederim, 

 Ancak velâyetin kapısının en değersiz hâdimiyim ben ..”

Mâh Şeref, böylesi bir kadim dert yükü altındayken kara vebaya yakalanır. Ruhsal gerilimlerin, acıların yerini, kan ve irin akan çıbanlar, ateşli titremeler alır. Aralık 1847’de, 43 yaşındayken ölür. Sayvana Tepesi eteklerine gömülür.

Mâh Şeref‘ten günümüze kalan, Farsça gazel, kaside, rubai, mersiye ve mesnevilerden oluşan 2000 beyitlik bir divan ile 336 sayfalık Farsça bir Erdelan tarihidir (Tarih-i Erdelan). Bununla birlikte, Kürtçenin hem Sorani hem de Hewrami lehçesiyle yazdığı şiirleri vardır. Hewramice yazdıkları mesnevi tarzında, onluk hece ölçüsünde dörtlüklerdir.

Eşi Hüsrev’in ölümü üzerine Goranice yazdığı bir mesnevisinin olduğu söyleniyor. Amcazadesi Sâdıkulmülk’e göre, Mâh Şeref’in Sorânî, Gorânî ve Farsça şiirlerinden oluşan divanı 20.000 beyitliktir. Yani Divan’ın 18 bin beyitti kaç-göç-sürgün furyasında kaybolmuştur. Bu büyük kayıp, Mâh Şeref‘in esas itibariyle tarih tarafından yutulduğunu gösteriyor.

Zengin gezi ve tarih bilgisine sahip olmasından dolayı şiirleri, yaşamı kucaklama ve hakkıyla duyumsama eğilimini gösteriyor. Zamanın narin duygusunu yakalayan bir şair; Ehl-i Hak müziğinin sufi-İrani gizemini, Zağros doğasının mitik diliyle iç içe geçirerek bir renk ve ışık hevengine dönüştüren bir şair imajı oluşuyor kafamızda. Eşi Hüsrev’in ölümü münasebetiyle yazdığı mersiyeler başta olmak üzere, şiirlerinin döne döne okunuşunun nedenidir bu bence.

Mâh Şeref‘in eleştiri dili yıkıcıdır. Dönemin ünlü şairi Nali’yi, kendisini yarı-şehevi bir gazelde küçümsediği için hicveder. Dil, oldukça sivridir. Bu sivriliğin arkasında yatan neden sadece Nali’nin hakim pederşahi kültürü değil, aynı zamanda çok derinlerde yatan Baban ile Erdelan, Ehl-i Hak ile Şafilik arasındaki tarihi çelişkidir. Hicivde, kendisini Kaf dağının zirvesine, Nali’yi de karıncaya benzetir. “Mert o merttir ki meydana çıka,” der. “Çürük sözler, hafif ve alaycı tarzlar kullanıp da yüzsüzlük postunu giyene mert demem.” Şiirin sonunda, “vaz geç Mesture artık söylenmekten,” der, “senin sığınağın Hz. Ali, eşi Fatıma ve ehli beyttir. Nali, sen düşmansın düşman! Ehli beyt ve Resulün düşmanı. Bu dünyadaki utanç ve alçaklık sana kalsın.”



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Kültür-Sanat