
Dünya halkları bir yılı daha geride bıraktı, yoksulluk ve sefaletle, kan ve acıyla, katliam ve sömürüyle, savaş ve işgallerle adeta cehennemin yeryüzünde vuku bulduğu şartlarda yeni bir yıla girmiş olduk.
Kapitalist sistemin aynı zamanda ataerkil olan karakteri dolayısıyla bu cehennemi her boyutuyla en çok yaşayan kadın kitleleri oldu. Savaş, işgal, katliam, sömürü, yoksulluk ve şiddetin yoğunlaşmış hali kadınlarda ifadesini buldu. Dünyanın neresinde olursa olsun, kadın kazanımları iktidarların hedefindeydi. Yer yer daha şiddetli-kaba biçimlerde yer yer ise daha inceltilmiş biçimlerde olsa da dünyanın büyük bir kısmında kadın düşmanı politikaların hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz.
Emperyalist kapitalizmin yaşadığı siyasi ve ekonomik kriz ve bu krizden çıkma arayışında hayata geçirdiği politikalarla kadınların yüzyıllardır mücadele ederek elde ettiği hakları bir çırpıda geri almayı amaçladığı açıktır. Derinleşen emek- beden sömürüsü ve kadın yoksulluğu, artan kadın katliamları ve kadına yönelik şiddet, kadınların sırtındaki bakım ve ev işi yükünün ağırlaşması ataerkil kapitalist sistemin sistematik politikalarının bizzat sonucudur. Tek tek iktidarlarının niyetlerinden bağımsız içerisinden geçilen sürecin genel yönelimidir bu saldırılar. Saldırıların biçimi değişse de aslında amaçlanan değişmiyor. Bir taraftan bakım ve ev içi işinin kadınların sırtına daha fazla yüklenerek devletlerin bu alandaki sorumluluğu tamamen ortadan kaldırılıyor diğer taraftan sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve güvencesiz emek gücünün kadın emek gücüyle karşılanması sağlanmış oluyor.
Aynı amaçla coğrafyamızda da faşist iktidar tarafından kadınları hedef alan saldırılar geçtiğimiz yılla birlikte hız kazandı, daha yılın başında bizzat Erdoğan tarafından 2025 yılı aile yılı ilan edildi. Fakat iktidar, hedeflerinin bir yıl içerisinde uygulanmasını mümkün görmemiş olacak ki önümüzdeki on yılın aile yılı olduğunu açıkladı. Kadınların karşı karşıya kaldığı yığınca sorun varken faşist iktidar yine gündemine bu sorunları değil de aileyi alarak kadın düşmanlığında geldiği sınırı herkese ilan etmiş oldu. Zaten aksi bir tutum beklemekte bu iktidarın erkek egemen kapitalist karakterini göz önünde bulundurmamak ve süreci doğru okumamak anlamına gelirdi.
Hâkim sınıfların temsilcisi ve erkek egemenliğinin bekçisi olan iktidarın attığı her adımda sermayenin çıkarlarını gözetmesi, yaşanan ekonomik krizin yükünü başta kadınlar olmak üzere emekçilerden çıkarması ve her fırsatta kadınlara sınırlarını göstererek erkeği ayrıcalıklı konuma yükseltmesi özüne uygun bir davranıştır. Geldiğimiz aşamada faşist iktidar yaptıklarının üstünü örtme gereği dahi duymamakta, kadın düşmanı karakterini açıktan göstermektedir. Tam da bundan dolayı ki kadın kitleleri karşı karşıya kaldıkları sorunların temelinde iktidarın politikalarının olduğunu daha açık kavramış bulunmaktalar. Özel olan politiktir belirlemesi belki de hiçbir dönem bu dönemdeki kadar geniş kadın kitleleri tarafından doğrudan kavranmamıştır desek abartmış olmayız sanırız. Kadınlara yönelik saldırılar o boyuta ulaşmış durumdadır ki artık her bir kadın karşı karşıya kaldığı erkek şiddetinin ve cinsel saldırının aslında münferit- özel bir durum olmadığını daha iyi anlamaktadır.
Artarak süren kadın katliamlarının, şiddetin, emek sömürüsünün, yoksulluğun tekil değil tamda erkek egemen devletin kadını hedef alan politikalarının birer sonucu olduğu rahatlıkla görülmektedir. Kadınları katleden erkeklerin cezasızlık politikasıyla ödüllendirilmesi, şiddet uygulayan erkeğin aklanması, kadın beyanını hiçe sayan devlet kurumlarının yaklaşımları, kârına kâr katmak için kadın ve çocukları ölüme terk eden sermayedarların korunması giderek normalleştirildi. Daha kaç kadın katilinin Rojin Kabaiş davasında olduğu gibi devletin bir kurumu olan Adli Tıp Kurumu’nca korunduğu ya da hakkında defalarca şikâyette bulunulan kaç erkeğin devlet gözetimi altında kadınları katlettiği sorulması gereken sorularıdır.
Kadının en çok şiddete maruz kaldığı ve katledildiği evlere hapsedilmek istenmesi şiddet ve katliamların korkunç boyutlara ulaşmasını beraberinde getirdi. Kadına yönelik cinsel taciz ve şiddet o kadar sıradanlaştırılıp, doğallaştırıldı ki TBMM çatısı altında dahi yaşanan cinsel taciz normal bir olaymış gibi yansıtıldı. Yine burjuva medya tüm toplumun bu yaşananlara alıştırılması, herhangi bir refleks vermemesi için özel olarak örgütlendi.
Övülerek bahsedilen kadın emek gücünün esnekleştirilmesinin sonucu, çalışırken katledilen kadınlar oldu. Dilovası’ndaki katliam bir kez daha kadınların sermayenin çıkarları için ne kadar sağlıksız ve güvencesiz koşullarda çalıştığını gözler önüne serdi. Derinleşen yoksulluk ve sefaleti en fazla geniş kadın kitleleri hissetti.
İşte yeni bir yılı kadınlar bu koşullar altında karşılamış oldular. Tabii aynı zamanda tüm zorluklara rağmen var olan saldırılar karşında boyunda eğmediler. Şimdi yeni bir yılın başında mücadeleyi daha güçlü bir biçimde yürütmenin yöntemlerini geliştirmek gerekiyor. Erkek egemen kapitalist sistem gayet örgütlü, birleşik ve planlı hareket etmektedir, o zaman bunun karşısında mücadele eden güçlerin de daha örgütlü ve birleşik hareket etmesi ihtiyacı doğmaktadır.
Sistemli ve Örgütlü Hareket Etmek Zorunluluktur!
Sistemli ve örgütlü saldırılar karşısında daha somut bir eylem programıyla hareket etmek gerekmektedir. Sıradan ve olağan koşullardan geçilmediğinin bilincinde olarak rutin olanın dışına çıkılmalı, mücadele yöntemlerinin sınırları zorlanmalıdır. Daha geniş kadın kitlelerine ulaşmak, onları örgütlü mücadeleye çekmek somutlaştırılmalıdır. İçerisinde bulunduğu koşullardan rahatsız, bu düzene öfkeli ve bir çıkış yolu arayan milyonlarca kadın vardır. Her mahalle, her ev, her fabrika ve iş yeri, her okul; kısacası kadınların olduğu her mekân örgütlenme ve mücadele mevzidir. Mesela önümüzdeki 8 Mart çalışmalarını şimdiden örgütlemeye başlamak, kadınların en yakıcı sorunlarını gündeme alacak bir kampanya planlayarak, kadınlara ulaşıp onları örgütlü mücadeleye kazanmak ve eyleme geçirmek sağlanabilinir, kadın cinayetlerine karşı kitlesel ve sürekliliği sağlanmış bir eylemlilik süreci birleşik bir çalışma olarak örgütlenebilir. Yine kadın yoksulluğu ve işçi-emekçi kadınların çalışma koşulları özel olarak gündemleştirilebilinir.
Bizler bu çürümüş düzen yıkılmadan, kadın yoksulluğunun da kadın cinayetlerinin de kadının ezilmişliğinin de son bulmayacağını iyi biliyoruz, zaten bu sebeple bu düzenin devrimci yoldan yıkılması gerektiğini her fırsatta belirtiyor esas olarak da bunun mücadelesini yürütüyoruz. Fakat nasıl geçineceğinin ya da hayatta nasıl kalacağının derdinde olan geniş kadın kitleleri de bir gerçektir, kadın kitlelerinin yaşadıkları somut sorunları ve çelişkileri gündemleştirmek ve bunlar etrafında onları kendi mücadelelerinin öznesi yapmak devrimcilerin temel görevleri arasındadır.
Kurulu düzende kitleler yararına yapılacak en ufak bir iyileştirmenin ya da kazanımın dahi ancak yine kitlelerin örgütlü mücadelesi ile mümkün olacağı tarihi tecrübelerle sabittir.
Çürümüş sistemden tek kurtuluş devrimci mücadelenin büyütülmesi, sosyalizmin kazanılması ve cins ayrımsız bir dünyanın kapılarının aralanmasıdır, gerisinin cehennemi daha katlanılır kılmanın ötesinde bir yere götüremeyeceği açıktır, bu gerçekle günün görevlerine sarılmaya.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Ocak-2026 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştır.









