Connect with us

Kültür-Sanat

Cihan Erdoğan yazdı | Uzun Bir Hikâyenin İlk Cümlesi ‘Omuzlarında’

‘Omuzlarında’ Kısa Filmi ön hazırlıkları iyi yapılmış ve iyi bir ekip tarafında ortaya çıkarılmış bir eserdir. Rotterdam’daki birinci ve üçüncü nesil Türkiyeli ve Faslı kadınların hikayelerini anlatmaya çalışan film yakinen tanıdığımız Elif ana torunu Oriana ile Faslı Mina ve sanatçı Chahira’nın anlattıklarını kısa görüntülerle çok kültürlü Rotterdam’ın zenginlenmiş bir başka yüzünü izliyorsunuz.

Yazar/Cihan Erdoğan

I

Birgün balkonda boşluğa

bakan yaşlı adamı, kapısı kırık

genci ardımda bıraktım

Süt için ağlayan oyuncak bebeği

eski şiirlerle dolu kafeyi orda bıraktım

Çingeneler dans ediyordu

Diğerlerini kargo ambarına götürdüm

deniz kızları benimle geldi

ve ülkelerini arayan evsizler

İskelede geçenlerle

vedalaştım, bir kuzgun

göz kırptı bana

II

Denizin ortasında bavulumu

kaybettim, büyük , siyah

köşesiz ve ketenden

Kaos olmalıydı, ama ben

garip bir şekilde etkilenmemiştim

çıplaktım simdi

Adını bilmediğim beyaz

büyük bir kuş gibiydim

ben de isimsizdim burada

Okyanustan deniz suyu getirebilirim

her insan yolda bir kez ölür (Serpil Karışlı)

Savaş, ilhak ve işgallerle yıkıntı haline gelen dünyanın, dikenli teller, mayın tarlaları aşılmaz duvarlarla çevrili sınırlarını, yalın ayak, aç biilaç göç yollarına düşen milyonlarca insanın dramını TV ekranlarında, medyada çokça görüp, okuduk. 2025 yılı mayıs ayının ortalarında Rotterdam’da ileri de daha çok ses getirecek Fenix Museum of Migration (Göçmenler Müzesi) Droom en Daad (Hayal ve Eylem) Vakfı tarafından kuruldu. Kuruluş çalışmaların ve inşaatına 2016 yılında inşaatına başlanan Müzenin ilk çalışmalarını Amsterdam’daki ünlü Rijkmuseum’un direktörü Wim Pijbes’in önderliğinde başlanmış.

Müze, yeri olarak inşasına başlanan bina 1923 yılında, rıhtıma inşa edildiğinde dünyanın en büyük depolama ve sevkiyat antreposu, San Francisco deposu olarak biliniyordu. Bu anlamıyla tarihsel bir misyona da sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bu görkemli bina 16.000 metrekarelik devasa bir alana sahiptir. Bu yönüyle, mekânın büyüklüğü, içinde barındırdığı objelerin çokluğuyla dünyanın en etkileyici müzelerinden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Müze Rotterdam’ın tarihi liman bölgesi olan Katendrecht rıhtımında tam su kenarında yer almaktadır. 2025 mayıs ayı ortalarında ziyarete açılan 40,50 milyon Euro civarında masrafı olduğu söylenen müzenin yapımında finansal rol oynayan Hollanda’nın zengin ve köklü ailelerinden biri olan Van der Vorm ailesidir. Gezip gördüğüm ve çok etkilendiğim müze hakkında sarsak kafamın yettiğince bir şeyler yazayım dedim.

Müze 2025 yılının çölleşen ve yeri yurdu darma dağınık göçmenleşmiş dünyanın insanileşmesi için hepimize tuttuğu arkası sırsız bir ayna olduğunu söylemek abartı sayılmamalı. Kapıdan içeri girdiğinizde afallayarak bakıyorsunuz. Müzenin en ikonik ve görsel olarak çarpıcı özelliği, merkezinden yükselen Tornado adlı devasa çelik merdivendir. Çinli Mimar Ma Yansong tarafından tasarlanan bu çift sarmallı yapı, göçün, göçmenliğin kaotik inişli çıkışlı doğasını temsil eder.

Yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki bu yapı, ziyaretçileri çatıya çıkararak Rotterdam limanına ve milyonlarca göçmenin bir zamanlar Amerika’ya gitmek için bindiği gemilerin kalktığı limana bakan panoramik bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Bu Merdivenler müze içinde en çok göze batan enstalasyonlardan biridir.

Büyük restorasyonlar geçiren bu tarihi bina, İkinci Dünya Savaş’ında bombalanmış ve büyük yangınlar atlatmıştır. Bu anlamda ismini Anka kuşundan (Phoenix-Fenix) alan bu yapı, tıpkı göçmenlerin hayatlarını yeniden inşa etmesi gibi harabeden modern kültür merkezine dönüştürülmüştür. Kapıdan ilk içeri girdiğinizde Efsanevi ‘The Family of Man’ sergisinden esinlenen bu bölüm, göçmenlik temalı devasa bir fotoğraf koleksiyonudur. Dünyanın her köşesinden yüzlerce fotoğrafçı ve sanatçının göç temalı eserlerini görürsünüz.

 Göçmen Müzesi’nin limandan görünümü

 Göçmelerden toplanan yaklaşık iki bin bavul enstalasyonu

En etkileyici objelerden Fas, Türkiye, Kürdistanlı ve diğer göçmenlerden toplanan 2.000 civarında valiz enstalasyonudur. Sergilenen devasa bavul yığınları, sadece eski eşyalar değil, çok derin sembolik anlamlar taşıyor. Gözünüzün önüne bir Türkiyeli olarak Sirkeci Gar’ından insanların köylerinden kasabalarından evlerini barklarını gerilerde bırakıp sadece en gerekli eşyalarını yanlarına alıp acılarıyla birlikte yeni vatan yaptıkları Avrupa varoşlarını mesken yaptıklarını anlatır. İnsan hayatının sığdırıldığı tek bir nesneyi temsil ediyor. Hafızanızı biraz diri tutuyorsanız 6,7 Eylül olaylarında zorla göç ettirilen Rumlar ve daha önce yurtları yuvaları tarumar edilenlerin sessiz çığlıklarını kulaklarınızda duyuyorsunuz. Bu bavullar, doğası gereği geçicidirler. Bir yığın bavul, göçmenlerin ne tam olarak eski evlerinde ne de tam olarak yeni evlerinde olamadıkları o ‘arada kalmışlık’ duygularını anlatıyor. Ez cümle bu bavullar umudu, korkuyu, kaybı her şeye rağmen yeniden yaşamın cesaretini anlatıyor. Sayamayacağımız kadar objelerle donatılmıştır Göçmenler müzesi. Sistem içindeki büyük bir sermaye gücünün böylesi devasa bir müze inşa etmesi elbette iyidir.

Müzeyi gezerken Birçok Hollandalı çocuklarını getirip gezdirmelerine şahit olunca ülkelerini dolduran yabancıların geçmiş ve içinde bulundukları durumun anlatması bakımından önemliydi. Fas, Türk, Kürt ve diğer yabancı kökenli çocuklar, gençler daha bir iç çekerek gezindiklerini görmek bizim için daha manidardı.

Üç veya bilmem kaçıncı kuşak var ve bundan sonra da olacak. Hatta tam asimilasyona uğrayıp Hollandalı olsalar dahi köklerini elbette unutmayacaklardır. Kaç yıl önceydi Fas’a giderken Cebelitarık’a uğramıştık. Küçük bir yerleşim yeriydi. Otobüs şoförüne dikkat ettim yanındakiyle İngilizce konuşuyordu fakat adı Hasan’dı. İngiltere toprakları sayılan Cebelitarık’ta İngiliz vatandaşı da olsa Hasan yine Fas asıllıydı. Müze hakkında elbette çok şey yazılıp söylenecek Bir gün bizim ülkemizde de elini kolunu sallayarak gezinecek olan özgürlük ortamında tarihten günümüze acıyı, göçü, kırımı anlatan çokça müzeler kurulacaktır.

Şimdi yavaş yavaş esas konumuza gelelim. Geçtiğimiz günler de ilk gösterimi ve Galası Göçmenler müzesinde yapılan Op Haar Schouders (Omuzlarında) kısa filmi veya belgeseli yerli ve yabancı kalabalık bir kitle tarafından izlendi.

Daha sonra kuruluşunu henüz ilan etmemiş KÖKSAV (Kültür Örüntüleri Kollektif Sanat Vakfı) ve Wijkpaleis’in ortaklaşa düzenlediği bir geceye Fas kökenli yönetmen Shaffa Khelifati konuşmacı olarak katıldı. Yönetmenin, Hollandalı, Türkiyeli, Hataylı, Kürdistanlı ortak çalışma ekibi çok dikkat çekiciydi Kollektif çalışma grubuydu.

KÖKSAV daha yeni işe başlamasına rağmen ortak hareket edebileceği Wijkpaleis ekibi tamamen sivil bir oluşumun kurumsal halini içinde marangoz, resim atölyesi, Rojava, Afganistanlı göçmenlerin ortak çalıştığı basit fakat ilgi odağı olan restoranı görünce biz Türkiye ve Kürdistan’lılar yıllardır buralarda yaşamamıza rağmen nasıl böyle kalıcı kurumlar yaratamadığımız için hayıflanmadık dersek absürt olur.

‘Omuzlarında’ Kısa Filmi ön hazırlıkları iyi yapılmış ve iyi bir ekip tarafında ortaya çıkarılmış bir eserdir. Rotterdam’daki birinci ve üçüncü nesil Türkiyeli ve Faslı kadınların hikayelerini anlatmaya çalışan film yakinen tanıdığımız Elif Ana torunu Oriana ile Faslı Mina ve sanatçı Chahira’nın anlattıklarını kısa görüntülerle çok kültürlü Rotterdam’ın zenginlenmiş bir başka yüzünü izliyorsunuz. Yüzünü göstermek istemeyen Mina’nın hala Fas’lı kadınların içinde bulundukları açmazın altını çizerek anlatılması önemli bir detaydı.

Film gösterimine konuşmacı olarak donanımlı genç yönetmen Safa Khelifati tarafından iyi bir açılışı konuşması yapıldı. ‘Omuzlarında’ büyük bir hikâyenin kısa ayrıntılarla anlatılan özgün bir yapıt olduğunun hakkını verelim. Kısa film ‘Omuzlarında’ küçük bir kelime veya kavramdan nasıl bir imgeye dönüştüğünün arka planını biraz tasavvur ederseniz bütüne kolay ulaşırsınız. Yılmaz Güney’in Yol, Umut, Sürü filmleri çok basit örneklerdir. Yol Türkiye ve Kürdistan’ın bir Tolstoy gibi bütün topoğrafyasını ortaya çıkarıyor. Az biraz düşünürsek ‘Omuzlarında’ büyük bir göçün omuzlara yüklediği ağırlığı görürsünüz. Film’de Elif Ana’nın yanında torunu Ortiana’yı görüyoruz. Filmi bizimle birlikte seyreden Elif Ana’nın yanında Torun Sidar ve Şilan oturuyorlardır. Alişer ise araştırma yapmak için İstanbul’a gitmişti. Evet lafı çekip uzatmanın bir anlamı yok. Elif Ana omuzlarına Dersim Hozat’tan, nasıl bir ağır yük yükleyerek buralara kadar gelişini bu isimler bile anlatmaya yetiyor.

Kısa Filmin bitiminden sonra Sevgili Ulaş Yeşil, Dersim Klamları söyledi. Serpil Karışlı, yukarıda okuduğunuz Hollandaca yazdığı güzel şiirini okudu. Daha sonra bizi kırmayarak şiirini Türkçe’ye çevirerek bize gönderdi. Ara ara gördüğüm fakat edebiyatla şiirle ilgilendiğini bilmediğim Serpil’in edebiyata şiire olan derin ilgisi aklımda kalan Edip Cansever ‘Şiir yaşanılan yerdeki yalnızlığın derinliğinde doğar’ demesi ve bu çok manidar sözlerin Serpil Karışlı’ı şiirini okuyunca sanki onun için söylenmiş manidar sözlerin bir şiir okuyucusu olduğumu söyleyebilirim. Birkaç yıldır kellemin içinde dönüp dolaşan Haydar Ergülen, Haydar Eroğlu ve şimdi daha yeni bir şiirini okuduğum halde eminim geleceğin iyi şairlerinden birisi Karışlı olacaktır. Şimdiden yolu açık olsun.

Kısa Filmi izledikten sonra kellemi avucumun içine alarak bambaşka kulvarlarda gezinmeye başladım. Elif Ana’yı ilk gördüğüm yıllardaki mekanlara doğru hayal yüklü bir gezintiye çıktım. Leeuwarden Sokaklarında epey bir mültecinin sarsak, sarsak gezintilerini, Korfmakersstraat’ta ki Kaya Restoran’ın ihtişamlı görüntüsü ve adını Şener Şen, filminden kopyaladığım zengin mutfağını ve mutfakta sabahları ekmek, çeşitli mezeler yapan Elif Ana, beyaz önlükle kıçını bir oyana bir bu yana sallayıp gezinen Çimenli Cemal, bir gözü hep yan Casino’da olan Hıdır Gündoğdu, yeni aldığı maaşıyla aldığı baklavayı avuçlayıp yiyen üstü başı pejmürde Rüzgar Güler (bizim Xalo)’nun kendini trenin altına atarak feci bir şekilde can verişini düşündüm. Sonradan Xalonun kız kardeşiyle evlenen hep şakalaştığımız Elazığ Cezaevi firarisi Mustafa Kalkan (Peruklu Muhtar)’ı trafik kazasında yitirdik.

Geçtiğimiz yıllarda intihar eden temiz yürekli, dayanışmacı kadim arkadaşımız Yaşar Can, gözlerimin önünde gezinip durdular. Leeuwarden küçük şirin bir şehirdi. Bir gelen diğerini de getirdiği için daha çok Dersimliler vardı. Nerdeyse hepsi edebiyatın konusu olacak renkli insanlardı. Mini bir marketi olan Cemal Kıllı, sokakta sizi görünce kolunuzdan çekip içeri götürür daracık marketinin arkasındaki daracık evine sizi sokar telleri çıkmış rengi bozarık koltuğun üzerine oturturdu. Hamarat hanımı önünüze hemen çay ve içerden getirdiği kurabiyelerden koyardı. Kıllı amcamız bir yolunu bulup yan duvara asılı Aziz Nesin’le birlikte çekilmiş fotoğrafını size gösterir birazda ballandırarak nasıl tanışık olduklarını anlatırdı. Tabii kimse bozuntuya vermez bilmem kaçıncı kez dinler çay ve kurabiyenin hatırına ses çıkarmazdı. Dışarı çıktığınızda İsmail Gündoğan amcamız (Ğergabul) gülerek, tik haline gelmiş sağ eliyle kaşlarını sıvazlar ” Hayır hayır hemşerim hepsi yalandır inanmayın’ derdi.

Angaralı Haydar, Ali Bom, Bizim Gürel, Kıbrıslı lokantacı, kırık ve yamuk Türkçesini eğip bükerek konuşan Öğretmen Enver hepsi ayrı ayrı tiplerdi. Yanlarında biraz kaldığınız da bunlara tiyatro sanatçısı derdiniz.

Gün olur İnsülinde straat’taki Ali Kaya’nın evine gider biramızı yudumlar Hayrinin anlattıklarına daha çok Çorumlu Zeki’nin çok özel gülüşüne gülerdik. Sabahları olmazsa olamazımız bebek arabasıyla Canan ablamla şehir turuna çıkardık.

Leeuwarden’den Arnhem’e gelirdiniz. Bir başka şeyle karşılaşırdınız. Yolunuz doğruca Spijkeerlaan straat’ta Dostlar kıraathanesine giderdi. İçerisi 12 Eylül mağdurlarıyla dolu olurdu. Koca bir hüzün kaplardı her yanı Rızgarici Azad küfredip camları kırar, Tuncay apaçi elbiseleri giyinip gezinirdi. Bir sabah Azad paltom yok çok üşüyorum diye bir not bırakıp kendini Arnhem istasyonunda hareket eden trenin altına atıp param parça olmuştu.

Arnhem sonrası en uğrak yerlerden bir diğeri Den Haag Paul Krugerlaan’daki Gül Marketti. Marketin arka tarafındaki küçük oda mutfak gibiydi Zelxider’li Haydar Abi et sote yapar Niyazi Koç’la birlikte oturup doya doya yerdik.

Evet Omuzlarında kısa filmi birinci kuşak ve artık Hollandalı sayılacak üçüncü kuşağın uyum ve uyumsuzluğunu anlatmaya çabalıyor.

Çok iyi biliyoruz gayet yaratıcı birikimli entelektüel bir nesil arkadan geliyor. Çok kolayca geçmişten günümüze köprüler kurarak kaliteli filmler, edebiyat eserleri ortaya çıkaracaklardır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Kültür-Sanat