
Emperyalist dünya sistemi, her dil, din ve ırktan dünya proletaryası, ezilen halkları ve mazlum ulusları başta olmak üzere, tüm insanlığa düşman, kriz, savaş ve her türden saldırganlığın kaynağı, kötülükle dünyayı felaketlere taşıyan evrensel bir barbarlık, çürümüş, kokuşmuş köhne bir sistemdir. O bir ahtapot, kan emici bir vampir, tüm uzantılarıyla vahşi bir barbarlık düzenidir. Sömürgeci işgal, ilhak saldırganlığı ve tekelci tahakkümüyle dünya halklarını kana boğan evrensel haydutluk siyasasıdır. Canlı, cansız tüm dünyaya düşman kanlı bir egemenlik, tam bir felaket kaynağıdır… Emperyalizm, dünyanın zenginliklerine tiranca el koyan, emeği sömürüp emek gücünü gasp eden bir zorbalık düzeni olarak türevi iktidarlarla birlikte tüm yoksulluğun, açlığın, zulmün ve her türden mezalimin yegâne sorumlusudur. O, nükleer, kimyasal, biyolojik ve tüm ölümcül silahları üreterek geliştiren, pazarlayarak halkları birbirine kırdıran kıyımcı bir makine, dünyayı silah deposuna çeviren bir cani, eli tetikte kan döken bir dünya jandarmasıdır…
Emperyalist sistem ve emperyalizmin “yoksul dünyaya” reva görerek başına getirdikleri yukarıda saydıklarımızdan daha az değil, bilakis çok daha fazlasıdır. Gündemde olan savaşlar bunun örneği, emperyalist sistemin yarattığı sonuçlardan sadece bir kısmıdır. 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşları başta olmak üzere, öncesi ve sonrası yaşanan tüm savaş ve çatışmalar, bunlarda yaşanan kıyımlar ve bugün tırmanan kanlı katliam-kıyımlar doğrudan emperyalist sistemin ürünü, emperyalist barbarlığın dünya halkları ve mazlum uluslarına yüklediği acı faturanın gerçek sonuçlarıdır. Emperyalizme emanet dünyanın görüp göreceği yaşananlardan daha masum değildir, yaşayacakları da daha az olmayacaktır… Bugün, emperyalist aç gözlülük ve hegemonya sevdasının ürünü olarak, ABD ve AB’li kimi emperyalist ülkelerin desteği ve planlarıyla Siyonist İsrail’in İran’a saldırısıyla hazırlanıp gündeme getirilen İsrail-İran savaşındaki emperyalist emel ve rollerle yeni bir emperyalist paylaşım savaşının çanları çalınmaktadır. Bütün bunlar kanıtlar ve gösterir ki, dünya halkları ve tüm dünyanın kaderi emperyalizme terk edilemez. Emperyalist sistem ve barbarlığı altında bir dünya kabul edilemez. Bu haydutluk sistemi ve onun parçası olan her türden gerici iktidarların devrimci yoldan tasfiye edilmesi şart ve elzemdir.
Vahşi barbarlık sistemi ve bunun hazırlayarak güçlü olasılık haline getirdiği 3. emperyalist paylaşım savaşı, başta olmak üzere yaşanan emperyalist gerici savaşlar ancak ve ancak dünya proletaryası ve emekçi halklarının enternasyonalist mücadelesiyle püskürtülüp durdurulabilir. Proleter devrimler zorunludur. Mevcut dünya proleter devrimlere bugün çok daha muhtaçtır. Emperyalist zincirin zayıf halkalarından koparılması rasyonel olandır. Çelişkilerin keskinleşerek gerici savaş ve çatışmalara yol açtığı tek tek coğrafya ve ülkelerde emperyalist gerici savaşların iç savaşlarla karşılanıp devrimlere girişilmesi görevdir. Emperyalist gerici savaşlara karşı, antiemperyalist ve gerici savaş karşıtı örgütlenmelerle enternasyonalist mücadele bayrağının yükseltilmesi ihtiyaçtır. Unutmamak gerekir ki, enternasyonalist görevin somut biçimi ülke devriminin gerçekleştirmesinde biçimlenir. Tek tek ülke devrimleri hem mümkündür hem de zorunludur. Emperyalist sistemin toptan yenilgisi özellikle günümüz dünyası ve gelişmelerinde olası değildir. Gericiliğin bölgesel olarak tasfiye edilmesi de yakın bir olasılık değildir. Rasyonel ve esas olan tek ülke ve coğrafya devrimleridir. Bölgesel devrimlerin belli bir zemini elbette vardır. Fakat bölgesel devrimlerin gerçekleştirilmesi, tek ülke devrimlerine göre daha zorlu ve uzun evrimli bir örgütlenme ve mücadele sürecine bağlıdır. Dahası, bölgesel devrimlerin belli bir zemininden söz edilse de organizesi kapsamlı, çok ulusun merkezileşmesi ve büyük çelişkilerle farklı ulus ve kültürlerin uyum zorluğunu barındıran bu devrim tarzı daha önce sınanmış, ispatlanmış bir devrim biçimi değildir. Emperyalist dengesiz gelişme ya da eşitsiz gelişme yasası birden fazla ulus, kültür ve devletten teşekkül olan bölge merkezli devrimi somut görev olarak ele alınmaktan henüz çok uzaktır. Tek ülke devrimlerinin örgütlenip geliştirilmesi büyük zorluklarla karşı karşıyayken, bölge devriminin/devrimlerinin örgütlenip gerçekleştirilmesi çok daha zordur vb. vs…
***
Devrimin öncü-önder güçlerinin ya da devrimin sübjektif şartlarının hazır ve yeterli olmaması, teorik indirgemecilikle ya da teoriyi donduran dar görüşlülükle devrim olanaksız görülebilir; devrimi öteleyerek uzun bir sürece erteleyen zeminde yorumlanabilir. Bu yorumun teori açısından anlaşılır bir tarafı, hatta tutarlı bir yanı elbette vardır; salt teorik yorum açısından bu yaklaşım haksız da sayılmaz. Zira devrim, objektif/nesnel şartlar ile sübjektif şartların varlığı, uyumu ve yeterli olması zemininde gerçekleşebilir. Bu şartlardan birinin yoksunluğu devrimin gerçekleşmesini mümkün kılmaz. Evet teorik açıdan veya genel prensipte bu yaklaşım doğrudur. Fakat devrim önceden saptanmış biçimlere birebir uygun bir gelişme mekaniğini izlemez ya da her zaman izlemez; devrim hazır reçetelerle gelişmez. Genel doğrular kadar, somut durum devrimin gerçekleşmesinde belirleyici rol oynar.
Teori, genel olarak kitlelerin davranışını neden-sonuç ilişkisi bağlamında diyalektik yorumla öngörüp açıklayabilir. Lakin teori pratiği takip eden bir süreç olduğu için, teorinin öngördüğünün dışında bir pratiğin veya kitle hareketinin vb. vs. gündeme gelmesi tamamen mümkündür. “Pratik teoriden yaşlıdır.” O halde teorinin yolunu açan pratik yeni biçimlerle gündeme gelebilir, değişen şartlara uygun somut pratiklerle teorinin geliştirip ilerletilebilmesine zemin/koşul sağlar. Özcesi, bazen bir vesile sosyal patlamalar biçiminde yığınları harekete geçirir ve hatta bu hareket şayet tekraren yaşanmış tecrübeler ışığında bir birikime sağlamış ise kendi önderliğini de çıkarma yeteneği gösterip tüm dengeleri alt-üst edebilir, pratiğinin üstünlüğüyle teorinin açığını kapatıp onu tamamlayan adımlar ortaya koyabilir… Bütün bunlardan anlaşılması gereken şey, devrimin belli bir şarta, özellikle sabitlenmiş teorik şarta bağlanamayacağı gerçeğidir. En önemlisi de teorinin mutlak, kesin, cansız ve değişmez olmayıp önyargılarla dondurulamayacağı gerçeğidir. Ve nihayet bu, MLM orijinli bilimsel tutum ile bilim karşıtı idealist dogmatizm arasındaki temel ayrım ve tutum farkıdır.
Muhtelif herhangi bir plan veya nesnel şartlara bağlı biçimlenip diyalektiğin değişim yasasına tabi olan bilimsel hiçbir teori, çelişkilerden ibaret olan yaşam gerçeğiyle birebir örtüşmez. Hiçbir devrim teoride tasarlandığı gibi mükemmel bir seyir ilerlemez; beklenmedik kabarışlarla erken ya da geç bir zaman diliminde (nesnel ve sübjektif koşullardan bağımsız olmamak kaydıyla) pratiğin belirleyici nüfuzuna maruz kalarak vuku bulur. Kitleler öfkelenmiş, tepkileri birikmiş bir barut fıçısı haline gelmiştir fakat patlamaları için ya bir iradi müdahale ya da bir vesile gerekir. Bunun zamanı bazen ölçülebilir ama bazen hiç mi hiç kestirilemez. Suyla dolmuş bardak bir damlayla/son damlayla taşar ne dolmadan taşabilir ve ne de son damla olmadan taşabilir. Dolduğu izlenebilir ama son damlanın hangisi olduğu genellikle ölçülemez, net olarak bilinemez. İşte kitlelerin ayaklanması tıpkı bunun gibidir… Örneğin, devrimci durum tarifi yapılır ve her zamanda bu durum tespiti uygun/elverişli olarak tespit edebilir. Fakat buna karşın devrim gerçekleşmez, hatta bu tespite karşın bırakalım devrimin gerçekleşmesini, devrimci harekette bir ilerleme bile olmaz. Demek ki, teori/teorik doğru farklı, gerçek yaşam pratiği daha farklıdır. Teorik doğru her zaman pratikle doğru orantılı olmaz, pratik sonuçlar yaratmaz. Pratik her zaman şaşırtan ve kimi dönemeçlerde ise bambaşka bir biçimde karşımıza çıkar ve teoriyi yeniden gözden geçirmemize sebep olur. Bunlar bilimsel teoriden şüphe etmemizi gerektirmez ama bilimsel teorinin şüpheye yer verdiğini bilmemizi, unutmamamızı gerektirir. Şayet her şey teoride yazıldığı gibi gelişseydi ve teori düz bir hat olsaydı şimdiye kadar muazzam gelişmeler kaydedip devrimi gerçekleştirmiş olurduk…
Devrim, sınıf çelişkileri ve bunların yol aldığı sonuçların ortadan kaldırılması için siyasi iktidar perspektifine odaklanan bilimsel teoriyle varılan teorik öngörüler ışığında saptanmış genel siyasi çizgi ve oradan komut alan stratejik, taktik hedeflere bağlı görevlerin sosyal yaşam pratiğine uygulanan köklü değişim/değiştirme eylemiyle gerçekleşen bir alt-üst oluş süreci olmakla birlikte, çelişkiler yumağı olarak devinim içindeki yaşamda hesaplanamayan gelişmeler dinamiği temelinde de patlak verip nitel önderlik altında gerçekleşebilen bir süreci ihtiva eder. Bütün bu süreçlerde nesnel şartlar ile sübjektif öğe/sübjektif şartlar tayin edici rol oynar. Nesnel şartlar kendiliğinden devrime çıkmaz. Devrim, nesnel şartlardan beslenen sübjektif öğenin bilinçli pratik müdahalesiyle gerçekleşebilir. Sübjektif şartlar sadece siyasi pratik rolü oynayan öncü-önder parti aracına indirgenemez, sübjektif şartlardan olan Komünist Partinin bilimsel devrimci teori ve ideolojiyle donanmış niteliklerde olmasında karşılık bulur…
Sadece görünene odaklanan yaklaşım yanılsamalardan kurtulamaz, yanılmaya tamamen açıktır. Dipte biriken öfke küçümsenemez. Kazanın altında yanan ateş düşük de olsa, kazanı kaynatacak, kaynatma potansiyeline sahiptir. Geçici reel durumun gösterdiği işaretler kitlelerin hareketi açısından negatif olsa bile, karamsarlığa kapılmak bilime aykırı olup devrim adına düşülen en büyük hata olur. Bozkır sessiz olabilir ama kurudur; bir kıvılcım büyük yangını tutuşturmaya adaydır… Krizler mekaniği aktüeldir. Toplumsal sorun ve çelişkiler kabarıp derinleşmektedir. Bu zemin üretken ve çalkantılar yaratmanın koşulu olarak üreticidir. Dünya çapında yaşanan bu durum, parçamız için de güçlü ve geçerlidir. Halk kitleleri hoşnutsuz ve arayış içindedir. Devrimci alternatif siyasi-örgütsel güce sahip olmadığı için kitlelere güven verecek durumda değildir. Kitlelerin arayışını düzen partilerinin peşine takılarak sürdürmesi bir gerçektir ve fakat bunun sebebi devrimci alternatifin yetersizliği ve güven vermemesi gerçeğidir. Devrimci sıçramaların kitlelerde karşılık bularak güven adresi olması tamamen mümkündür. Devrimci hareketin kıpırdaması çekim merkezi olması için yeterlidir. Çünkü kitleler burjuva muhalefet partilerinin katbekat ilerisindedir. Kitleler devrimcidir burjuva düzen partileri kitlelere cevap olamamaktadır. Devrimci perspektiften yolun açılması temel ihtiyaçtır. Kitlelerle buluşmak ve onları devrimci kalkışmaya seferber etmek için devrimci çıkış yeterli ve şarttır…
Birebir örgütlenmeler reddedilemez örgütlenme çalışmasındadır. Bu tip örgütlenmeyle eylemci militan mücadelenin sağlam dinamiği, gücü ve ana gövde kuvveti tesis edilir. Bu kuvvet devrimde belirleyici rol oynar. Tarihi dönemeç ve fırsatların değerlendirilmesinde hazır kuvvet olarak öne çıkar. Lakin devrim bunların eseri değildir. Bunlar devrim için yetmez. Gerçek kahraman kitlelerdir. Kitlelerin harekete geçirilmesi devrimde olmazsa olmazdır. Kitlelerin büyük yığınlar olarak harekete geçirilmesi birebir örgütlenmeyle değil, bu tarz örgütlenmenin büyük katkısıyla birlikte, esasta toplumsal sorun ve çelişkiler zemininde canından bezmiş olan kitlelerin muhtelif vesilelerle giriştiği sosyal patlamaların doğru önderlikle yönetilip ayaklanmaya dönüştürülmesi hedefiyle fırsatların değerlendirilmesidir. Bütün devrim süreçleri tarihsel ve toplumsal şartlarda ortaya çıkan ve toplumsal kitleleri sarsan gelişmeler ve vesileler temelinde yaşanmıştır. Yüz bin kişiyi örgütleyip devrime kalkışarak devrim yapan bir pratik henüz gerçekleşmedi. Bu, toplu ayaklanma esasına dayalı bir devrim sürecidir, bunun için geçerlidir. Diğer devrim stratejisinde/stratejilerinde, toplumsal kitle hareketini ısıtarak hazır eden askeri devrimci kuvvetler, gerilla ve halk savaşları devrimin gerçekleşmesi için birebir rol oynadı/oynarlar. Toplu ayaklanma stratejisinde de bu hazır kuvvetler kesin biçimde rol oynar. Fakat bu rolün ötesinde, bu devrimci kuvvetlerin devrim için anı ve fırsatları kollaması, muhtelif vesilelerle ayağa kalkmış ya da kaldırılmış kitleleri devrime seferber etmesi, burada rol oynaması gerekmektedir. Ki devrim bu şartlarda patlak verip gerçekleşir/gerçekleşebilir. Dolayısıyla göreli durum ve şartlara bakılarak karamsarlıkla devrime vade ve ömür biçmek yanlıştır, yanılgıdır. Nitekim öngörülmemiş şartlarda büyük kitle hareketlerinin patlak verdiğine tanık olduk/olmaktayız. Bir vesile her şeyi alt-üst edebilir.
Kuşkusuz ki devrim bir rastlantı, tesadüf ve salt bir vesile işi değildir. Vesileler birikerek hazır hale gelmiş olan nesnel şartlar üzerinde gündeme gelir, gelebilirler. Devrimci durumdan eser olmayan bir toplumsal koşulda devrime çıkacak ya da devrime ivme katacak bir vesilenin doğması mantık dışı olup bilimsel değildir. İradi müdahale şartların yaratılması için şarttır. Devrim veya devrimci mücadele pratiği bu müdahalenin ta kendisidir. O halde devrimci mücadele yürütülmeden devrimin şartları hasıl edilemez, devrime gidilemez. İnsanın bilinçli dinamik rolü tam da budur. Bu olmaksızın değil devrimin gerçekleştirilmesi, devrimci mücadele ve örgütlenme bile sürdürülemez.
Devrimci mücadelenin geliştirilerek iradi müdahalenin devrimci zeminde gerçekleştirilmesi için mücadele ve müdahale aracını sağlamlaştırmak öncelikli görev olarak önümüze çıkar. Bu yapılmaksızın en uygun nesnel şartlar bile devrimci sonuçlar yaratmaz, devrime varmazlar. Mücadeleci bir örgüt bu durumda yaşamsal ihtiyaçtır. Devrimci örgütün varlık gerekçesi mücadele yoluyla devrimi gerçekleştirmektir. O halde mevcut örgütün bu nitelik esasında yapılandırılması her devrim iddiası taşıyan yapının vazgeçilmez teorik-pratik görevidir. Örgüt mekaniği bir dizi unsuru barındırır. Bu tekniğin biçimlendirilmesi genellikle mümkün ve kolaydır. Ama hepsinden de önemlisi, insan unsurudur ki, örgüte can-kan ve ruh veren bilimsel teori ve bu teoriyle donanmış insandır. Bu insan olmaksızın ya da oluşturulmaksızın nitelikli devrimci örgütün yaratılması düşünülemez, böyle bir örgütten bahsedilemez…
Örgütte de devrimcilikte de nitelik tayin edici öğe ya da öğelerden biridir. Devrimin ve devrimciliğin kendine has spesifik karakterler talep etmesi ya da devrimcilik normunun belli şartlarla ölçülmesi, niteliğin tayin edici önemi ve yaşamsal gereksinim olmasından kaynaklanır. Tam da burada devrimci örgütü oluşturan asli öznelerin yaşamsal önemlerinden söz etmek gerekmektedir. Özellikle devrimci nitelik temsiline sahip olan insan objesini incelemek gerekir, çünkü bu özne yaşamsal role sahiptir…
Devrimciler ve hatta komünistler kusursuz ve hatadan tecrit değildirler. Fakat bu hata, yanlış ve kusurları asgari düzeyde tutmak komünist ve devrimci kişilik için adeta bir zorunluluktur. Dolayısıyla, komünist ve devrimci kişiliğin hata, zaaf ve yanlışta bonkör davranma hakkı yoktur. O, taşıdığı sorumluluklara uygun davranmak, uygun yaşamak ve kendisini disipline etmek mecburiyetindedir. Daha birçok sorumluluk ve görevle yükümlüdür ki, bunların hepsini konu yapmak uzun iştir. Bu anlamda mücadele ve örgüt-örgütlenme sürecinde daha yaygın, daha pratik ve belki daha ivedi olan sorunlara değinmek şimdilik yeterlidir. Bunlar insan öğesinde karşılık bulur ki, nitelikli örgüt için elzem olan devrimci kişiliğin ve/veya devrimci kişilik adına sergilenen kimi problemli yaklaşımlara işaret etmek faydalı olacaktır…
Sorunu genel-geçer doğrular adına ve genel-geçer problemler bağlamında ele alırsak, ilk akla gelenleri şöyle özet edebiliriz: Devrim-devrimcilik daha fazlasını istese de şu açık ki, kesinlikle ve kesinlikle ideolojik-siyasi netlik, mücadelede kararlılık, politik istikrar, berrak bir akıl ve bilimsel cesaret ister. Çünkü devrimciliğin asgari normları taşınmadan makul bir devrimcilik temsil edilemez.
Net ve kararlı olmayan, ikircik ve gel-git yaşayan kişilikler, nitel açıdan zayıf olmakla beraber, stratejik mücadele duruşu ve istikrarlı mücadele pratiği sergileyemezler. Devrimciliği, militanlığı, partiye-devrime bağlılığı mücadele pratiğinde değil de salt lafızda kullanan gösterişçi keskin solcular sadece boşboğaz birer lafazan değil, aynı zamanda sol-sekter, yıkıcı, dağıtıcıdırlar da… Bunlar, tarihsel mücadele tecrübesinin kanıtladığı üzere, zorlu çetin süreçlerde cam gibi kırılıp dağılan, toz-duman olup uçanlar olmakla birlikte, genellikle dümeni en sağa kırarak “gemiyi” ilk terk edenlerdir de… Bunlar, kuşkusuz ki devrimcidirler ama zayıftırlar; bunlar güneşli havada gelip yağmurlu havada gidenlerdir. İşlerin yolunda gittiği zamanlar bunlar en iyi ve en öndedirler, işler kötüye gitmeye başladığında ise, feryat-figan edip kendi dışında “herkesi” suçlayarak çekip gitmekten sakınmazlar. Hiçbir şeyi beğenmez ama “hiçbir şey” de yapmazlar. Deyim yerindeyse, “bir bardak suda fırtına koparır”, en küçük bir kusuru kabul etmeyerek tırmandırabilecekleri yere kadar abartırlar; “pire için yorganı yakmakta” tereddüt etmezler. Kişilik zafiyetinin eseri olarak dedikodudan kopmazlar; memnuniyetsizlik sadece dedikoduculuklarına vesile olur. Bu onların devrimcilikte dürüst olup olmadıklarını da tartışmaya açar. Mükemmeliyetçiliği kendileri ve kendi sorumlulukları dışında kalan tüm mücadele dinamikleri ve kurumlarına dayatır, kendilerini muaf tutarlar… Lakin devrimciliği bilimsel yetenekle özümsemiş olan sağlam/tutarlı/istikrarlı devrimciler bu gösteriş meraklılarının aksine, bütün suçlama ve hakaretlere, yuhalama ve saldırılara, en ağır koşul ve zorluklara göğüs gererek mücadeleyi temsil ederler vb. vs… Birinci portrede yer alanları, ikinci portredekilerin yanına çekmek şarttır, devrimci görevdir…
Bütün suçlu sol-sekter kişilik midir? Şüphesiz ki hayır! Devrimci kişiliklerde yaşanan sorunlar sadece yukarıda keskin solculuk ve onun çevresindeki kişilik özelliklerinden ibaret değildir, olamaz da. Liberal, oportünist, sağcı ve tasfiyeci kusur da en az sol tasfiyecilik kadar devrime/devrimciliğe yabancıdır, tasfiyeci ve tahripkardır. Bu özellikleri taşıyan kişilikler de örgüt niteliğini gevşeterek deforme eden hokkalı, ciddi bir sorunu temsil ederler. Sol ya da sağ olsun, bilimsel devrimciliğe aykırı her özellik ya da vücut bulan sorun kendi çapında, gücü ve ciddiyeti oranında devrimci kişiliği zayıflatır, sağlam devrimciliği çürüterek sönümlendirir. İlkelere sadık kalmayan, her şeyle uzlaşan, ideolojik-siyasi sağlamlığı ihmal eden her türden liberal oportünizm devrim geliştirmez. Liberal devrimci kişilikler makul ve dürüst devrimciler midir? Kesinlikle hayır! Devrimciliği en az genel-geçer prensipleriyle temsil etmeyenler tutarlı devrimci değilken, devrimci sorumluluklar karşısında da dürüst olamazlar…
Sözün özü şu; ister sol-sekter, ister sağ-liberal olsun, hepsinin yolu tasfiyeciliğe çıkar! Oysa tasfiyecilik doğrudan devrimi baltalayan unsurdur. Burada sağın ya da solun önemi yoktur; mesele “devrim mi, tasfiyecilik mi” meselesidir. Sorun, devrimin gerçekleştirilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasıdır; bu engeller siyasi gericilikte karşılık bulan düşmanda odaklanırken, kendimizden kaynaklananlar da masum değildir. Devrimci kişiliğin konu yapılması buna binaendir…
Dünya devrime muhtaçken, bu devrim parça devrimlerinin ürünü olabilir. Bundandır ki, parça devrimlerinin öncü-önder kuvvetleri nitel yapı ve kurumlarını sağlamlaştırmak zorundadır. Bu da devrimci normların devrimci kişiliklerde güçlü temsil edilmesiyle mümkündür. Nitel olarak güçlü devrimci örgütün yolu, sağlam devrimci kişiliklerin yaratılması veya temsil edilmesinden geçer. Daha derin siyasi sorun ve ihtiyaçlar ise daha başka bir sorundur; siyasi mücadele sorunudur! Ancak bunun için de devrimciliğin her düzeyde tahkim edilerek sağlamlaştırılması şarttır…
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2025 tarihli 51. sayısında yayımlanmıştır.







