Connect with us

Editörün Seçtikleri

Devrim Hem Zor İşidir Hem De Zor İştir

Sınıf mücadeleleri tarihinde, belirli tarihsel anlar vardır. Bu tarihsel anlar doğru analiz edilmediğinde ve ona uygun pratik örgütlenmeler yaratılıp adımlar atılmadığında, kaybeden hep halklar olmuştur. Bugün de Türkiye- K. Kürdistan halkları adına tarihsel bir an yaşanmaktadır.

Bu başlığın en doğru özeti şu cümlede gizlidir: “İnsanlık tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Zor, bu mücadelelerin şaşmaz ebesi, tek mayası olarak büyük toplumsal dönüşümlerde olmazsa olmaz rol oynamıştır. Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin olduğu her toplumsal ilişkide değişim ve dönüşümün ebesi zor’dur, ama toplumsal dönüşümlere ebelik eden zor da öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Hiçbir toplumsal alt- üst oluş, geçmiş olayların basit birer yenilenmesi olarak düşünülmemelidir. Eğer böyle olsaydı, zor’ un işi oldukça kolay olurdu. Bilinen ve yaşanan odur ki, sürekli olarak ileri bir hareket, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe, nicelden nitele doğru bir devinim, bir değişim içinde ilerlenmektedir. Bütün bu çelişkiler içinde, bütün nitel değişimlerin ebeliğini üstlenen zor’un işi de elbette kolay olmayacaktır.

Devrimin ebesi olan zor’un, zor olan yanları belli kalıplar içerisine hapsedilerek ne anlatılabilir ne de hapsedilen o çemberin içine sığdırılabilir. Çünkü hareket, değişim, dönüşüm ve durağansızlık gerek doğada ve gerekse toplumda süreklilik halindedir. Meselenin asıl zorluğuna kaynaklık eden nokta da buradan tanımlanır. Diyalektik Materyalizmi kavramayan, anlamayan ütopyacıların başarısızlıklarının kaynağını da burada aramak gerekiyor. Eğer politikada hata yapmak veya boş hayalciliğe düşülmek istenmiyorsa, sınıf mücadelesinin seyri içerisinde bütün eylemler soyut “insan aklının ilkeleri” üstüne değil, toplumun somut yaşam koşulları üzerine oturtulmalı. “Büyük adamların iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırılmalıdır.” Gelişmeler ve değişimler, yok oluşlar ve var oluşlar, tek düze bir seyir izlemezler. Bu yüzden, “insan aklının ilkelerine” dayanılarak çelişkilerin çözümüne dair “ideal planlar” ve “geniş kapsamlı projeler” in her zaman verimli sonuçlar vermeyeceğini akıldan çıkartmamak gerekiyor. Yani, asıl olan, nesnel gelişmeleri kendi düşüncelerimize uydurmaya çalışmak değil, nesnel gelişmeler üzerinden politikalar üretebilmektir. Bu olmadan devrimi ilerletmek, proletaryayı iktidara taşımak olası değildir. Komünistler bilir ki, Marksizmin gücü ve canlılığı, “toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırılmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından” gelir.

Bu belirlemelerden yola çıkılarak, kesinlikle teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiçbir önemlerinin olmadığı sonucuna varılmamalıdır. Sadece şu Marksist ilkenin altını çizmek istedik. Her türden sosyal düşünlerin, teorilerin ve politik görüşlerin kaynağının, toplumun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduklarının altını çizmek istedik. Mesela, belirleyici olan madde mi, düşünce mi diye sorulduğunda, tereddütsüz madde deriz. Ama bu, düşüncenin küçümsendiği veya yok sayıldığı anlamına gelmez. İkisinin birbirini etkilediği ne denli gerçekse, düşüncenin, maddenin bir yansıması olduğu da bir o kadar gerçek.

Toplumun maddi yaşam koşullarının ortaya koyduğu görevler doğrultusunda yeni sosyal düşünler, politik görüşler, teoriler ortaya çıkar ve bunların yol göstericiliğinde örgütsel araçlar yaratılarak toplumsal dönüşümlere önderlik edilerek hız kazandırılır. Gelişmelerin yansımasının sonucu olan yeni sosyal düşünler, politikalar ve bunların örgütleyici gücü olmaksızın “toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız”dır. İşte bu yüzden birini diğerinin karşıtı olarak veya birini kutsayıp diğerini yok saymak gibi bir anlayışa sahip olunamaz. Bunca karmaşıklık içerisinde zor’un veya devrimin zorluklarını anlamak o kadar zor olmasa gerek. Başarmaksa kolay olmadığı kadar, imkânsız da değildir.

İnsanlık tarihi boyunca çok farklı, birbirleriyle çelişen veya çatışan değişik türde sosyal teoriler ve düşünceler olmuştur ve var olmaya da devam edecektir. Mesela, zamanı dolmuş ve geri üretim ilişkilerine hizmet eden teoriler ve düşünceler vardır. Tıpkı bugün kapitalist üretim ilişkilerinin devamını sağlamak için ortaya konulan teoriler ve düşünceler gibi. Marksistler, bunları önemsizmiş gibi değerlendirme hatasına düşmezler. Tam aksine önemser ve yanlışlıklarını, çürümüşlüklerini topluma anlatmaya ve kavratmaya çalışırlar. Aksi durumda, toplumun aydınlanmasının sağlanması olası değildir. Yani çürümekte olanla, yeşermekte olan arasındaki kavga düşün alanında da acımasızca devam eder. Bu çatışmalar, sadece birbirine tamamen zıt iki temel akım arasında süren bir kavga değildir. Geleceği ve ileriyi temsil ettiği iddiasında olup da farklı renk tonları arasında da bu mücadele kendi koşulları çerçevesinde aralıksız sürer. Hangi sosyal düşün veya teori toplumun ilerlemesine hizmet eder, hangisi bu ilerlemenin önünde engel olur. Bu oldukça karmaşık bir durumdur; doğrudan doğruya Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmi kavramakla bağlantılıdır. Mesela, MLM teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici rolleri kavranamazsa, kaba Materyalizme saplanıp kalmamak için hiçbir neden yok.

Marksizm, “Her türlü soyut formüle, her türlü dogmatik reçeteye kesinlikle düşmandır” der ustalar. Marksist anlayış, hareketin gelişmesi, kitle bilincinin artması, iktisadi ve siyasi çelişkilerin keskinleşmesiyle birlikte kaçınılmaz olarak yeni savunma ve saldırı yöntemlerinin ortaya çıkmasını beraberinde getiren kitle mücadelelerinin dikkatle incelenmesini talep eder. İçinde bulunduğumuz süreç, gerek iktisadi ve siyasi çelişki ve çatışmaların yoğunluğu anlamında, gerek hakim sınıfların kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesi anlamında ve gerekse hem bölgesel hem de dünya genelindeki emperyal savaşlar anlamında sürecin dikkatle incelenmesi ve buna göre saldırı ve savunma yöntemlerinin geliştirilmesi bakımından sınıf mücadelesinin en acil sorunlarından biri durumundadır. Tabi ki, özellikle ulusal mücadelenin geldiği noktayı bu gelişmelerin dışında tutmadan çok daha dikkatlice incelemek gerekmektedir. Toplumsal yaşanmışlıklardan, kitle pratiğinden beslenip öğrenmeyen bir hareket, bilimsel mücadele biçimlerini öğretme iddiasından uzak bir harekettir. Buna ek olarak ve ikinci olarak; Marksizm, “mücadele biçimleri sorununun mutlaka tarihi olarak araştırılmasını” da talep eder.

Sorunu somut tarihi durumun dışında ele almak Diyalektik ve Tarihi Materyalizmi anlamamak demektir. “Bir mücadele aracının uygulanmasını, gelişmesinin verili aşamasında verili hareketin somut durumunu iyice incelemeden, onaylama veya onaylamamaya çalışmak, Marksizmin zeminini tamamen terk etmektir.” Zira mücadelenin sevk ve idare yöntemleri her zaman, her koşul altında bir ve aynı değildir, olamaz. Mücadele biçimleri gelişme koşullarına uygun olarak değişirler. Bu, silahlı mücadele için olduğu kadar, siyasi alandaki mücadele için de aynıdır. Siyasi mücadele biçimleri, savaşı sevk ve idare biçimlerinden daha da çeşitlilik arz eder. Bunlar, ekonominin, toplumsal durumların, kültürel gelişmelerin, sınıfsal, ulusal vs. olarak mücadele eden güçlerin karşılıklı ilişkilerine, devletin karakterine, uluslararası gelişmelere vb. göre değişir. Bütün bu durumlar karşısında proletarya partisinin işi zor, ama mücadelede ustalaşmak, bütün bu olup bitenler arasındaki ilişki ve çelişkileri çözmek, amaca uygun biçime sokmak onun biricik görevidir. Bugünkü savaş stratejileri ve taktikleri ile, dünkü savaş stratejileri ve taktikleri arasındaki gelişmeleri ve bu gelişmelerin yarattığı farkı göremezseniz mücadeleye nasıl önderlik edersiniz. Evet savaşların (ister haklı ister haksız savaşlar olsun) özü ve karakterinde esas olarak bir değişiklik yok. Ya sömürü ve talan içindir ya da bunlardan kurtulmak içindir savaşlar. Ama savaş araç ve yöntemleri, örgütlenme biçimleri sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde iken, bunları görmemezlikten gelmek, sınıf savaşımını kendi bilimsel zemininden uzaklaştırmak anlamına gelir. Bu gerçekler görülmedikçe ve bu gelişmelere göre mücadele araçları geliştirilip örgütlenilmedikçe istendiği kadar Marksizmden dem vurulsun, hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

Bugünün koşullarında Türkiye- Kuzey Kürdistan için şu tespitleri yapmak hiç de subjektif tespitler olmayacaktır.

1-Hâkim sınıflar arasındaki çelişkiler epeyce derinleşmiş ve bir kargaşa içindedirler.

2-Halkın, devlete ve onun “adalet” anlayışına güveni önemli oranda sarsılmış durumda

3-Açlık, yoksulluk ve adaletsizliğe karşı kitlelerde bir mücadele eğilimi gün be gün yükselmekte.

4-Ulusal Hareket, devletle ve emperyal güçlerle uzlaşma yoluna girmiş durumda. Kürt ulusunun elde edebileceği en ufak bir demokratik hakka karşı olmamakla birlikte, durumun sınıf mücadelesine ne kazandırıp ne kaybettirdiğine bakmak gerekir. Silahlanmış bir halkın silahsızlandırılması karşısında, devlet daha güçlü bir şekilde silahlanıyorsa, ezilen ulusun aleyhine çok ciddi bir sorun var demektir. Doğal olarak bu durum, sınıf mücadelesinin ciddi bir müttefikini geçici de olsa yitirdiği anlamını taşır. ABD büyük elçisi BARRACK’ın. “Türk, Kürt ve Arap ittifakı” vurgusu bu projenin sadece Türkiye- K. Kürdistan için değil, Orta Doğu’yu kapsayacak bir ittifakta işaret etmektedir. Aslında, sözde “Terörsüz Türkiye” projesinin ortaya atıldığı ilk günlerde Ahmet Türk de benzer ifadeler kurmuştu. Ne demişti A. Türk; meyalen, “Irak ve Suriye Kürtleriyle yaptığım görüşmelerde, onlar da Türkiye ile ortaklaşmak istiyorlar” demişti. Tabii ki burada anlatılmak istenen halkların ittifakı değil, hâkim sınıfların ittifakıdır…

5-Başta Proletarya partisi olmak üzere, devrimci parti ve örgütler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, yükselme rotasına girmiş olan kitle hareketlerine önderlik etme ve onları sosyalist mücadele kanallarına taşımada zayıf kaldıkları gerçeğini ifade etmek gerekiyor. Doğal olarak, geniş kitlelerin proletarya partisine tam bir güveninden söz etmek gerçeği ifade etmeyecektir.

6-Objektif şartlar devrim için olgunlaşırken, subjektif koşullar aynı olgunlukta değiller.

O halde Marksistler neyin, nasıl yapılacağı sorusuna yanıt aramak durumundadır. Eğer gerçek niyet halktan ve devrimden yana ise, tek bir parti, tek bir örgüt mevcut durumun üstesinden gelme durumunda değil ise, yapılacak şey güçleri bir araya getirmek, güçlü bir karşı koyuşla halka güven vermek olmalıdır. Bu çok mu zor, bize göre elbette hayır. Hem devrimden yana olmak, ama bir araya gelmenin yollarını aramamak, hem halka güvenmek, ama halktan kopuk hareket etmek; asgari düzeyde de olsa güçleri bir araya getirmekten daha zor ve karmaşık değil midir? Bizce öyledir…

Reel süreç itibarı ile, sahada iki merkezli (Cumhuriyetçiler ve Türk- İslam sentezciler) bir çatışma ortamı yaşanmaktadır. Objektif olarak durum böyle. Bu iki merkezin de Türkiye- K. Kürdistan halklarına bir şey kazandırmayacakları gün gibi ortada iken, sol sosyalist kesimlerden oluşacak üçüncü bir mücadele merkezinin sahaya inerek, devlete ve mevcut burjuva partilerine güveni önemli derecede zayıflamış halka önderlik etmesinin önündeki engelin ne olduğunu herkesin kendisine sorması gerekmez mi. Ama hayır, kendilerine “devrimci”, “sosyalist” diyenlerin önemli bir kesimi umudu cumhuriyetçilere (CHP’ye) bağlamış durumda. Bu, devrime inanmak, halka güvenmek açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Ama her şeye rağmen, reformizme ve parlamenetrizme karşı olan, devrime ve devrimin zor yoluyla gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda mücadele edip bedeller ödeyen küçümsenmeyecek önemli bir kesimin olduğunu da unutmamak gerekiyor. Üçüncü mücadele merkezini bu kesimler pek ala oluşturabilir. Bu başarılabilirse, Cumhuriyetçilerin, bir diğer anlamıyla Kemalistlerin kuyruğuna takılanların önemli bir kesimi buraya kazanıla bilinir. Bunun çok zor olduğu inancında değiliz. En azından, kitlelerin mevcut talepleri doğrultusunda orta vadeli bir program etrafında ortak bir noktada buluşulabilir. Böylece, devrim idealinin zeminini güçlendirmek, hem de kitlelerin taleplerine cevap olmak anlamında önemli bir mevzi kazanılmış olunur. Bu kazanım herhangi bir gurubun değil, genel olarak devrimin ve halkın kazanımı olur. Bunun için gereksiz bir dizi teoriler icat etmenin hiçbir alemi yok. Her şey bütün çıplaklığıyla ortada. Yapılacak şey, bu çıplak gerçekliğe uygun düşecek olan örgütlenmeyi yaratmak ve pratik adımlarını atmak.

Sınıf mücadeleleri tarihinde, belirli tarihsel anlar vardır. Bu tarihsel anlar doğru analiz edilmediğinde ve ona uygun pratik örgütlenmeler yaratılıp adımlar atılmadığında, kaybeden hep halklar olmuştur. Bugün de Türkiye- K. Kürdistan halkları adına tarihsel bir an yaşanmaktadır. Bu an, halkların böğrüne saplanmış bir hançer, kafalarına dayandırılmış soğuk bir namlu anıdır. Ya bunu küçük hesaplar adına kabul edeceğiz, ya da bunu bertaraf edeceğiz. Biz kendi adımıza bedeli ne olursa olsun, açılan yaralara tuz olmayı değil, merhem olmayı yeğleriz. Bir sürümlük merhemle yaraların iyileşmeyeceğinin de bilincindeyiz. O zaman merhemi çoğaltmak gerek. Yani mevcut durum biz devrimcilere, sosyalistlere omuz omuza amansız bir kavgaya girmeyi emretmektedir. Ya bu tarihi görev ve sorumluluğumuzu halktan yana yerine getireceğiz, ya da tarih bizlerden hesabını soracaktır. Ya hesap vermek göze alınacak ya da tarihsel hesaplaşma; üçüncü bir yol yoktur.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü sitesinde yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri