Connect with us

Editörün Seçtikleri

Cihan Erdoğan Yazdı: Gece Sığınağından Aya Doğru Koşanlar

Kaypakkaya kısacık yaşamına çok şey sığdırmıştı. Yaptığı çarpıcı analizlerle tarihin karanlıklarına karşı yeni bir sayfa açmıştı. Ermeni sorunu, Kürt sorunu ve bütün kırımları ifşa ediyordu…Egemenler tez elden bu ışığı, bu ateşi söndürme kararı aldılar…Gel gör ki Dağın Dumanı ince bir mağma sızıntısı gibi yayılmaya başlamıştı. Üsküdar Surp Haç Lisesi’nde okuyan Armenak Bakırcıyan bu görüşlerle erken buluşanlardandı.. Kısa sürede kırımdan geçirilmiş Ermeni Yetimlerini etrafına toparladı. Hrant Dink, Garabet Demir, Nubar Yalım, Hovsep Hayreni, Manuel Demir, Nazaret Vartanoğlu, Nubar Ozanyan Kaypakkaya geleneğinin etrafında kenetlendiler.

“Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri Baharda lunaparkı, bayramyerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor
Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi
Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın”

Gülten Akın

Bir büyük salgının orta yerindeyiz. Yaklaşık yüz yıl önce Albert Camus’un Veba romanında yazdıklarına benzer şeyler yaşamaya başladık. Camus aslında bir veba salgını üzerine yazmıyordu. Kitap aslında Fransa’nın Naziler tarafından işgalini konu alan metaforik bir hikaye özelliği taşıyordu. Ancak Camus kitabını veba üzerine kurmuştu. Camus veba olarak adlandırdığımız bu gerçek tarihsel olayların; tüm insanları, herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir virüs tarafından yok edebilecek evrensel bir önkoşulun ve kalıcı kuralların oldukça dramatik öz yığınları olduğunu düşünüyordu.

Camus bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyordu: ‘Herkesin kendi içinde bir vebası var çünkü kimsenin buna karşı bağışıklığı yok.’
Camus romanı vebanın sonlanışıyla bitiriyor… Ancak Dr. Rieux düşüncelidir. ‘Çünkü veba mikrobunun hiçbir zaman ölmediği ya da yok olmadığını, yıllarca mobilyalarda ve çamaşırlarda uykuya daldığını, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve kağıtlarda beklediğini ve belki bir gün, insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden kalabalığın haberi olmadığını biliyordu Rieux’ diye bitirir Albert Camus romanını.

Veba yeni elbisesini covid-19 elbisesini giyerek yaşlı dünyanın bütün karanlık kapılarını üzerimize kapattı. Evlerimize iyice kapandık. Bir çoğumuz masalarımızın üzerini okunacak romanlarla doldurduk… Önceleri okuduklarımıza yenilerini ekleyerek tekrardan okuyorduk.
Dışarıdaki hayat Tevfik Fikret’in yaklaşık yüz otuz yıl önce yazdığı gibi:
‘Sarmış yine afakını bir dud-i muannid
Bir zulmet-i beyza ki, peyapey mütezayid.’
‘Sarmış yine ufuklarını bir inatçı sis
Gittikçe koyulaşan bir karanlık’

Evet bir salgının orta yerindeydik… Dünyanın her yanı Cezayir’in Oran kentinde yaşananlara benzer şeyler yaşıyordu.
Olmaz olsun ilhaklar, işgaller, savaş tamtamları yine dolu dizgin devam ediyordu.
Koca, koca karteller doymak bilmiyordu. Savaş baronları, silah tüccarları dünyanın her bir yanını tutmuşlardı.
Karanlık koyulaştıkça maskeli insanlar ayaklanarak şehirlerin varoşlarından merkezlere doğru akın ediyorlardı.
Londra, Paris, New York sokakları maskeli kalabalıkların istilalarına uğruyordu.
Zulüm köye şehire sığmıyordu.
Kimi zaman koşarak, kimi zaman düşerek, çoğu zaman şaşarak gündemi takip etmeye çabalıyoruz.
Karanlığı bol kabuslu günlerde aralıksız okumalarımızla ancak ayakta kalabiliyoruz. Söylemiştim, Muzaffer Oruçoğlu külliyatını geri dönüp tekrar okuyorum. Ara verince başka romanlara geçişler yapıyorum.
Boris Vian, Stefan Zweig’in romanlarını okuyorum… Öykülerin, bol kurgulu romanların dünyalarından çıkıp dünü bugünü anlatan anı belgesel kitapları elime alıyorum… İyi ki You Tube var… Oraya düşen videoları seyrediyorum.

Tayfur Cinemre’nin ‘Anılar Belleğimizin Bekçileridir’ anı romanını okudum. Adını, sanını bilmezdim. Ülkemiz 68’nin önemli tanıklarından birisi de Cinemre’dir… Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil’i motosikletle Ankara’nın ayazlı günlerinde Malatya kırsalına doğru yola çıkaran odur.
Deniz, Yusuf Gemerek’te karlı dağlara onun motosikletiyle saplanıyorlar…
Yine Cihan Alptekin’le Cinemre Tekirdağ’da motosikletle yakayı ele veriyorlar… Kartal Maltepe Cezaevinden Mahir’lerin tünelden kaçışlarını örgütleyenlerden birisi de Cinemre’dir.
Tüneli gören Orgeneral Faik Türün ‘Herifler sanki İstanbul metrosunu kazmışlar.’ demiş.

Kitabı okurken sanki Ernesto Che Guevara’nın Motosiklet Günlüğü filmini seyreder gibi oldum…Salgınla birlikte geçmiş yaralar deşiliyordu…
12 Eylül’ü anlatan hoş bir belgesel izledik… Yanılmıyorsam Yusuf Ziya Sülekoğlu ‘Dört arkadaş bir banka şubesini soyduk. Bir poşet parayı teslim ettikten sonra cebimizde vapura ve trene binecek iki kişiye yetecek para vardı… İkimiz yine kaçak binmiştik. O kadar paranın içerisinden bir tanesini bile kendimize almamıştık.’ diyordu…

O dönemi anlatan çok naif, çok güzel bir ironiydi bu…
Kısa zaman aralıklarla Feridun İhsan Berkin’in üçü birbirinden değerli videolarını izledik. İlki koca deryaların derinliklerinden 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bu rezil ve güzel dünyaya Biji Aşiti sloganıyla Kürdün acısını hatırlatıyordu…Entelektüel kendini ‘yersiz, yurtsuz’ sayar; dünyanın neresine giderse gitsin vicdanı onunladır!
Berkin ikinci videosunu Hrant Dink’in doğum gününe denk getirmişti.
Üçüncü videosunu görünce daha iyi anladık ki kendi yaşadığı tarihlere doğru bir üçleme yaparak kendince geçmişe doğru bir yol açmıştı.
Üçüncü video ‘O Duvar O duvarınız Vız Gelir Bize Vız’ diyerek Armenak Bakırcıyan’ın Özgürleştirildiği elli yıla yakın bir tarihin öyküsünü güncelleştiriyordu…

Berkin ipil ipil yüzen balıklara leylim ley derya sularıyla yıkanan yosunlara Kürt Çocuk Korosunun Bıji Aşiti şarkısıyla seslenmek istemişti.

İkinci videoda Hrant Dink’in Doğum Gününü dünyaca tanınmış müzikolog Gomidas Vartabed’in ‘Bülbülün Avazı’ şarkısını seçerek, yine çocuklarla birlikte acılı bir tarihin travmatik yolculuğuna çıkardı hepimizi…


Üçüncü video Garip Şahin’in sembol haline gelmiş ‘Dağ Dumandır’ ezgisiyle başlıyor.

Garip Şahin’in ‘Dağ Dumandır’ ezgisini dinleyenin tüylerinin diken diken olup bir üşüme sendromu içerisine girebileceklerine inanıyorum.. Berkin’in derinliklerine daldığı koca deryaların buz içerisinde olup olmadığını bilmiyorum…
Garip Şahin o eşsiz müziğiyle bizleri koca deryalardan fırtınalı yüce dağ zirvelerine doğru alıp alıp götürdüğü kesindir.
‘Kırmızı gül buz içinde’ Derin bir metafor. ‘Dağ Dumandır’ı her dinlediğimde Oruçoğlu’nun Tohum romanında Kaypakkaya’nın yaralı haliyle düşe kalka vardığı dağ yamacından Vartinik’i seyrederken ‘Uçurum Ateşi Kuşlarının yanıp sönerek bir gözüküp bir kayboluşlarını seyredişini’ anımsıyorum…
Dağ Dumandır ezgisiyle Mikis Theodorakis’in Costa Gavras’ın Z filminin müziğiyle bir akrabalık kurmuşumdur. Yeni nesile hatırlatmak için Garip Şahin zamana dayanacak bir çok eserinin yanı sıra Yılmaz Güney’in Duvar filminin müziğini de yaptı.
1982 yılında Güney’in Yol filmiyle, Gavras’ın Missing filmi Cannes Filim Festivali ödülünü paylaştılar…
Theodorakis’le Garip Şahin sarsıcı eserleriyle vurulup düşmekten ziyade yelkinip kalkmayı anlatıyorlar

Kaypakkaya kısacık yaşamına çok şey sığdırmıştı. Yaptığı çarpıcı analizlerle tarihin karanlıklarına karşı yeni bir sayfa açmıştı. Ermeni sorunu, Kürt sorunu ve bütün kırımları ifşa ediyordu…Egemenler tez elden bu ışığı, bu ateşi söndürme kararı aldılar…Gel gör ki Dağın Dumanı ince bir mağma sızıntısı gibi yayılmaya başlamıştı.

Üsküdar Surp Haç Lisesi’nde okuyan Armenak Bakırcıyan bu görüşlerle erken buluşanlardandı.. Kısa sürede kırımdan geçirilmiş Ermeni Yetimlerini etrafına toparladı. Hrant Dink, Garabet Demir, Nubar Yalım, Hovsep Hayreni, Manuel Demir, Nazaret Vartanoğlu, Nubar Ozanyan Kaypakkaya geleneğinin etrafında kenetlendiler.

Armenak Bakırcıyan İzmir’de Fen Fakültesinde okurken girdiği bir çatışmada yaralı yakalanmıştı. Kısa süre sonra 18 Ekim 1977’de Hastaneye götürülürken arkadaşları tarafından kaçırılmıştı. Kaçıranlar arasında Feridun İhsan Berkin’de vardır. Armenak yönünü Dersim’e döndükten sonra Berkin, H. Balkır, S. Kaçmaz, S.Yılmazsoy “’da İzmit’te yakalanırlar.

Feridun İhsan Berkin zindandayken Armenak Bakırcıyan 11 Mayıs 1980’de Karakoçan’da katledilir. Buraya yönetmenliğini Nurcan Yıldırım’ın yaptığı ‘Alnında Kılıç Yarası Armenak Orhan Bakır’ belgeselinden bir ayrıntı koyalım.

Rakel Dink ‘Hrant, Armenak’ın vurulduğunu radyodan duydu. Sürüye kurt girince hayvanlar acılı bir ses çıkarırlar ya… Hrant öyle yabanıl bir ses çıkararak böğürerek ağladı.

1984 yılında idam sırası bekleyen Feridun İhsan Berkin güzel bir senaryoyla götürüldüğü hastanenin pencere demirlerini tel testereyle keserek firar etmişti…

Paris’in yitik yetim günlerinde Berkin’i ara ara dinlerdik. Biz edebiyat dünyasına çömez olarak adım atarken o Dante’nin Araf öykülerinden bize pasajlar okurdu. O yoksul o yetim günlerde Muzo suda haşladığı patatesleri köfte haline getirirken Feridun bisikletinin tekerleğinin derdine düşerdi.
O ince tekerli bisikletle Barbes pazarlarından az kokmuş tavuk taşımadı.
Marne-la- Vallée’deki küçük ama hayat dolu eve…

Bir bakardın İlhan amcayla Süheyla hanım gelirdi. Bir bakardın Ahmet amcayla Hüsniye hanım gelirlerdi…Bavullar açılır. Kulüp rakısının yanı sıra beyaz leblebi, kestane şekerleri, mutlaka kabak çekirdekleri üstü çiziklerle dolu tahta masanın üzerinde yerlerini alırlardı.
Berkin’in bir yanı Kafkaslara öte yanı Selanik’e kadar uzanırdı.
Deniz Gezmiş’le akrabalığını anlatırken Hasan Hakkı ‘Baba sanki bunu dinlemiştik’ dediğinde ‘Oğlum sana değil Civan’a anlatıyorum’ derdi.
Açılan Kulüp rakılarıyla ne kadar çok İstanbul şarkıları, ne kadar çok Ege türküleri dinlemiştik… Şimdi durup geriye bakıp düşündüğümde ‘O boş şişeler büyük hikayelerle doluymuş’ diyorum…
Yaralar çoğu zaman sessizdir ama anlattıkça deşilip ürkütücü-acılı bir hal alır.

Denizin derinliklerine bakıyorum…‘O Duvar O Duvarınız Bize Vız Gelir Vız’
Renk, renk balıklar, börülceler, derya suyuyla yıkanıp yunmuş yosunlar, tüm su altı canlıları Berkin’e Bakarak Garip Şahin’i dinliyorlar…
‘Bir insanın portresini yaparmış gibi bir düşüncenin portresi yapılabilir’ demiş Deluze.

O büyük düşüncenin portresi elbet yapılacaktır. Bir büyük salgın içindeyiz… Bu kıyamet günlerinde, yüz yıllık yalana belenmiş salgın haline gelmiş darbelerin altında yürüyoruz.. Feridun İhsan Berkin iyi eyliyor..O şimdilerde fazla aceleye getirmeden dizlerini kırıp ‘’Bunca yaşanmışlıklar suya yazılmamalı’ diyerek Anı’larını yazmaya başlamış. Ortaya güzel bir eser çıkaracağına inanıyorum. O hareketli ömrüne bereket diyerek sözü Mevlana ile bağlayalım diyorum…

‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!’

Kaynak: Nehir düşleri



Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

More in Editörün Seçtikleri