Connect with us

Analiz

Sinan Köksal yazdı | 1 Mayıs 2026’nın Açığa Çıkardığı Gerçeklik ve Proleter Devrimci Siyaset

Bugün Türkiye’de sosyalist hareket tarihsel bir yol ayrımındadır. Ya reformizmin bataklığında erime devam edecek ya sekter yalnızlık içinde küçülme sürecek ya da proletaryanın bağımsız devrimci hattı yeniden kurulacak. Başka seçenek bulunmamaktadır. Tam da bu yüzden yeni sınıf dinamikleri ve öncüleri doğacaktır. Madenlerde doğacaktır, depolarda doğacaktır, kuryelerin kontak kapatmalarında doğacaktır, fabrika direnişlerinde doğacaktır, üniversite gençliğinin geleceksizlik öfkesinde doğacaktır…

yazı1

Yazar: Sinan Köksal

Türkiye sosyalist hareketi uzun yıllardır aynı tarihsel krizin içinde debeleniyor. Bir yanda düzenin sınırlarını zorlama iddiasını kaybeden sendikal bürokrasi, diğer yanda bu bürokrasiden kopmaya çalışırken kitlelerden de kopan sekter siyaset anlayışı… Bir yanda reformizm, diğer yanda steril yalnızlık… Bir yanda sermaye düzenine entegre olmuş devletli sendikacılık, diğer yanda işçi sınıfına ve emekçi kitlelere nüfuz edemeyen dar örgütsel çevreler…

1 Mayıs 2026 tam da bu tarihsel krizin bütün çelişkilerini görünür kılan bir moment oldu.

İstanbul’da Kadıköy, Taksim, Kartal ilçelerine ve çeşitli kentlere yayılan parçalı tablo yalnızca teknik bir organizasyon sorunu değildi. Ortaya çıkan manzara, Türkiye’de sosyalist siyasetin hangi hatta oturacağına dair tarihsel bir saflaşmayı ifade etmektedir. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca “hangi alan” meselesi değildi. Asıl mesele, işçi sınıfı adına siyaset yaptığını iddia eden yapıların hangi sınıfsal hatta oturduğudur.

Bugün Türkiye’de reformizm yalnızca parlamentoda ya da parlamentarist siyaset çizgisi içerisinde mevcut değildir. Aynı zamanda reformizm yalnızca seçim siyasetiyle sınırlandırılamaz. Reformizm yalnızca kurucu burjuva aktör CHP’nin peşine takılmak ya da ulusal hareketin etki havuzuna dahil olmak değildir. Reformizm bugün doğrudan sendikal mekanizmanın içine yerleşmiş durumdadır. Hatta daha ileri gitmek gerekirse bugünün sendikal bürokrasisi artık yalnızca reformist değil; doğrudan devletleşmiş bir karakter kazanmıştır.

Bu yüzden 1 Mayıs 2026 yalnızca bir alan tartışması değil, sınıf siyasetiyle düzen siyaseti arasındaki gerilimin açığa çıktığı bir eşik olarak değerlendirilmelidir.

Bu yazıda 1 Mayıs 2026 üzerinden proleter devrimci siyaset ve düzen siyaseti tartışması yapılacaktır. Bu bağlamda bürokratik devletli sendikacılık, sol reformist siyasetin başka bir tarifi olan sekter siyasetler, Kadıköy podyumu ve Taksim tartışmalarının siyasi muhtevası işlenecek, günümüze ilişkin dersler çıkarılacaktır.

Bürokratik Sendikacılığın Yeni Biçimi

Türkiye’de uzun yıllardır 1 Mayıs sürecini belirleyen temel eksen DİSK-KESK-TMMOB-TTB hattıydı. Nicel güçleri büyük ölçüde gerilemiş olmasına rağmen bu yapıların tarihsel-politik etkisi devam ediyor, sosyalist hareketin önemli bir bölümü kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine bu bürokratik merkezin peşine diziliyordu.

Her sene aynı cümleler tekrar ediliyordu: “Kitlesellik önemlidir.” “Sendikaların olduğu yerde olmak gerekir.” “En geniş birlik sağlanmalıdır.” Fakat bu söylemlerin arkasına gizlenen temel gerçeklik, işçi sınıfının bağımsız devrimci hattının giderek tasfiye edilmesi, sosyalist hareketin sendikal bürokrasinin ideolojik sınırları içine çekilmesiydi.

Bugün bu tablo artık daha çıplak biçimde görünmektedir. DİSK’in genel merkezini Ankara’ya taşıma kararı bu çürümenin yalnızca sembolik değil, tarihsel bir ifadesidir. Çünkü Ankara yalnızca bir şehir değildir. Ankara sermaye devletinin merkezidir. Bakanlıkların merkezidir. Komisyonların merkezidir. Fon mekanizmalarının merkezidir. Sosyal diyalog masasının merkezidir. Bürokrasinin merkezidir.

İstanbul ise başka bir şeyi temsil eder: Fabrikaları, limanları, depoları, metal işçilerini, tekstil atölyelerini, kuryeleri, güvencesiz emekçileri, grevleri, direnişleri…

Dolayısıyla DİSK’in Ankara’ya taşınması yalnızca coğrafi değil, sınıfsal bir yönelimdir. Bu karar, sınıfın merkezinden devletin merkezine doğru yapılan politik göçtür. Bir sendikanın kalbi işçinin yaşadığı yerde değil de devletin koridorlarında atıyorsa, orada artık sınıf sendikacılığından söz etmek mümkün değildir. Bugün DİSK’in Ankara’ya taşınmasıyla birlikte görünür hâle gelen şey tam olarak budur. Neoliberalizm bitmiş, yeni faşizm “devletli sendikacılık”ı devreye sokmuştur.

Devletli Sendikacılık Nedir?

Geçmişte “sarı sendika” kavramı daha açıklayıcıydı. Patronlarla uzlaşan, grev kıran, işçiyi satan sendikaları anlatmak için kullanılırdı. Bugün ise durum daha farklıdır. Bugünün sendikal bürokrasisi yalnızca sermayeyle değil, doğrudan devletle bütünleşmiştir. Bu nedenle artık yeni bir kavrama ihtiyaç duyulmaktadır. Durumun adı en yalın hâliyle devletli sendikacılıktır.

Devletli sendikacılık, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini kontrol altına alan, mücadeleyi düzen sınırları içinde tutan, öfkeyi güvenli alanlara yönlendiren, fiili mücadeleyi engelleyen yeni bürokratik modeldir. Bu modelde sendikanın meşruiyeti işçi sınıfından değil; devletten, komisyonlardan, protokollerden, fonlardan ve yasal tanınırlıktan gelir.

Dolayısıyla bu yapıların temel işlevi artık sınıf mücadelesini büyütmek değil; sınıf hareketini denetlemektir. Tam da bu nedenle Türkiye’de son yıllarda yaşanan birçok mücadelede sendikal bürokrasi doğrudan fren mekanizması olarak çalışmıştır: metal grevlerinde, belediye işçilerinin direnişlerinde, maden işçilerinin eylemlerinde, kurye hareketlerinde…

Bürokrasi her yerde aynı refleksi, öfkeyi kontrol altına almayı üretmiştir. Fiili mücadeleyi engellemek, kitleyi yasal sınırlar içine çekmek, sınıf hareketini düzen içi muhalefete bağlamak bu bürokratik reformist siyasetin ürünüdür. Çünkü devletli sendikacılık tam olarak bunun için vardır.

Sermaye düzeni kriz yaşadığında yalnızca polis yetmez. Yalnızca mahkeme yetmez. Yalnızca medya yetmez. İşçi sınıfının içinden konuşan kontrollü bir muhalefete ihtiyaç duyulur. Bugün sendikal bürokrasinin tarihsel rolü budur.

Ankara’da maden işçileri dayak yerken, üzerlerine gaz ve tazyikli su sıkılırken, sırtlarında polis copları patlarken isminde “devrimci” geçen bir konfederasyonun kılını dahi kıpırdatmaması; genel merkezini Ankara’ya taşımış olmasına rağmen bir dayanışma ziyaretinde bile bulunmaması, kime karşı, kimin safında olduğunu göstermektedir. Artık renginin sarı bile olmadığının, devletleşmiş bir sendika olduğunun göstergesidir. İşte tam da bu yüzden, geçtiğimiz 10-15 senedir yapılan düzen içi pazarlıklar üzerinden bu yapıların yalnız bırakılması yalnızca politik değil; vicdani bir sorumluluktur.

Reformizm Nasıl Çalışıyor?

Türkiye’de reformizm çoğu zaman yalnızca parlamenter siyaset üzerinden tartışılıyor. Oysa reformizm çok daha derin bir ideolojik mekanizmadır. Reformizm, işçi sınıfının devrimci potansiyelini düzen sınırları içine hapsetme siyasetidir. Kapitalizmi aşılması gereken tarihsel bir sömürü düzeni olarak değil; “iyileştirilebilir” bir sistem olarak görmek reformizmdir. Sınıf savaşını toplumsal uzlaşıya çevirmek reformizmdir. İşçi sınıfını tarihsel devrimci özne olmaktan çıkarıp “demokratik vatandaş” kategorisine hapsetmek reformizmdir.

Bugün sendikal bürokrasinin bütün dili bunun üzerine kuruludur: “Toplumsal uzlaşı”, “sosyal diyalog”, “katılımcı yönetişim”, “demokratik paydaşlar”, “emekçi vatandaş”…

Bu kavramların tamamı sınıf antagonizmasını görünmez hâle getirmek için kullanılmaktadır. Çünkü sermaye düzeni açısından asıl tehlike, proletaryanın kendi tarihsel gücünü ve öncüsünü fark etmesidir. Bu bilinç elbette kendiliğinden bir süreç değil; devrimci bir müdahalenin sonucunda oluşur. İşçi sınıfı kendi kolektif gücünü fark ettiğinde yalnızca patronları değil, bütün düzeni sorgulamaya başlar. İşte reformizmin temel işlevi tam burada ortaya çıkar. Reformizm işçi sınıfına söylediği her şeyde biçim farklılaşsa da öz aynı kalır: “Sistemi yıkamazsınız.” “Düzeni değiştiremezsiniz.” “En fazla bazı haklar alabilirsiniz.” “Kapitalizmle birlikte yaşamayı öğrenmelisiniz.”

Böylece proletaryanın tarihsel ufku daraltılır. Mücadele ücret pazarlığına indirgenir. Siyasal bilinç tasfiye edilir. Sınıf hareketi düzen içine çekilir.

Bugün devletli sendikal bürokrasinin bütün ideolojik hattı tam olarak bu kavram üzerine kuruludur. “Dörtlü” bir kenara, her sene “Acaba CHP ya da ulusal hareket ne diyecek?” diye bekleyip bütün siyasi yönelimlerini bu yapılar üzerinden belirleme durumu da açık şekilde reformizmdir. Bu yaklaşım kendisini “AKP gitsin” diye CHP’ye, demokratik alan daralmasın diye ulusal harekete yedekler. Sonunda kendi kitlesine bile yabancılaşan, dar örgüt çıkarlarını sosyalizmin çıkarı zanneden Marksizm ve devrimcilik dışı kurumlar çöplüğü oluşur.

Taksim Tartışmasının Politik Anlamı

1 Mayıs 2026’da yaşanan tartışmaların merkezinde yine Taksim vardı. Bu yazının amacı “Taksim doğrudur, Kadıköy yanlıştır” gibi kadük bir tartışmaya sıkışmak değildir. Fakat burada da ciddi bir politik bulanıklık oluşmuş durumdadır. Bir kesim açısından Taksim neredeyse kutsal bir ritüele dönüşmüş durumdadır. Sanki devrimcilik yalnızca Taksim demekten ibaretmiş gibi davranılmaktadır.

Oysa mesele hiçbir zaman yalnızca bir meydan tartışmasına sığmayacak kadar kıymetli ve hayatidir.

Taksim elbette tarihsel olarak önemlidir. 1977 Katliamı’nın hafızasıdır. İşçi sınıfının mücadele tarihinin önemli simgelerinden biridir. Fakat Taksim’i kendi başına siyasal program hâline getirmek başka bir apolitizme yol açmaktadır. Çünkü mesele devletin hangi alanı açıp kapattığı değildir.

Burjuva devleti ihtiyaç duyduğunda Taksim’i açabilir de kapatabilir de. O hâlde temel mesele, temel soru “İşçi sınıfının bağımsız devrimci hattı hangi zeminde kurulacak?” şeklinde kodlanmalıdır.

Eğer Taksim çağrısı yalnızca “legal alanın dışına çıkıyoruz” söylemine indirgeniyorsa burada da ciddi bir politik sorun vardır. Çünkü yasallığın dışına çıkmak kendi başına devrimci değildir. Aynı şekilde Kadıköy’de olmak da otomatik olarak reformizm değildir. Sorun alan meselesinden çok daha derindedir. Sorun hangi sınıfsal çizgide durulduğudur. İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattı mı kuruluyor, yoksa sosyalist hareket bürokratik aygıtların peşine mi diziliyor? Bu bağlamda tek başına “Taksim inadı” yeterli bir politik yaklaşım değildir. Birazdan tarif edilecek siyasi ayrışma esas dayanak noktasını oluşturmaktadır.

Sekterlik: Reformizmin Tersinden Üretimi

Türkiye sosyalist hareketinin en büyük açmazlarından biri, birçok yapının reformizmden kopmayı herkesten kopmak olarak anlamasıdır. Kendisinden başka herkesi düzen içi ilan eden, bütün politik alanı küçümseyen, gerçek sınıf hareketinden kopmuş steril bir devrimcilik anlayışı gelişmiştir. Oysa komünist siyaset yalnız kalma estetiği değildir. Komünist siyaset, proletaryanın gerçek hareketi içinde hegemonya kurma mücadelesidir. Bu bağlamda işçi sınıfı siyaseti dışında kurulan hiçbir siyaset gerçek ya da devrimci değildir.

Bugün siyasi bir öznenin içerisinde ne kadar işçi örgütlendiği önemlidir; ancak yeterli değildir. İşçi sınıfı partisi olma iradesi politik ve siyasi bir iddiadır. Bu iddiaya sahip olunmadığı sürece yukarıda tarif edilen sterillik, örgüt üyelerini putların önünde diz çökme ayinleri yapan ulusalcı bir kitleye dönüştürür.

Aynı zamanda bugün birçok küçük politik çevre kendi içine kapanmış durumdadır. Kitle bağı zayıflamış, işçi sınıfının gerçek yaşamından uzaklaşılmış ve nihayet örgütsel kimlikler politik içeriğin önüne konulmuş durumdadır. Böyle bir çizginin proletarya içinde gerçek bir karşılık üretmesi mümkün değildir. Çünkü işçi sınıfı sloganlarla değil, kendi somut yaşam deneyimi üzerinden politikleşir.

Komünist hareketin görevi ise bu somut deneyimlerin içine müdahale etmek ve sınıfın dağınık öfkesini devrimci hatta taşımaktır. Bu yüzden sekterlik, reformizmin karşıtı değil; çoğu zaman onun tersinden yeniden üretimidir. Çünkü her ikisi de gerçek sınıf siyasetinden kopuktur.

Reformizm sınıfı düzen içine çeker. Sekterlik ise örgütü sınıfın dışına sürükler. Bu bağlamda sekterlik, sağ reformizmdir. Komünist siyaset ise proletaryanın gerçek hareketi içinde bağımsız devrimci hegemonya kurmayı hedefler. Bugün düzen siyasetinden kopma anlayışı, 10 yıl arayla “sürüden ayrılma zamanı” sloganıyla kendi dışındaki tüm toplumsal mücadeleyi ya da yapıları sürü, kendilerini de çoban olarak addetme meselesine indirgenemez.

Ara sonuç: Solun üzerinde hegemonya kurmaya çalışan, hatta bu duruma çoğunlukla solun fırsat verdiği dörtlü yapı zaten kitleler tarafından yalnız bırakılmıştır. Bu durumun sol tarafından yapılması tarihsel bir zorunluluktur. Bununla beraber bu ayrışma yalnızca bir alan meselesine, legalizme vb. dayandırılamaz. İşçi sınıfı siyaseti temelinde bir ayrışmanın sonucunda yapılan tüm yan yana gelişler devrimcidir, güçlendirilmelidir. Boş ajitasyon ve propagandalar üzerinden yapılan türlü girişimler de aynı şekilde kitlelerin “Bu garipler ne yapıyor?” yaklaşımıyla mahkûm edilmiştir. Komünist siyasetin de tüm ayrışmasını proleter devrimcilik üzerinden gerçekleştirmesi, eylem birlikteliklerini, yürünecek güzergâhı bile bu tartışma üzerinden belirlemesi oldukça önemlidir.

Sosyalist Hareketin Tarihsel Krizi ve Küçük Burjuva Salınım

Türkiye’de sosyalist hareketin bugün yaşadığı krizi yalnızca örgütsel zayıflık üzerinden açıklamak mümkün değildir. Sorun çok daha derindedir. Kriz yalnızca nicelik krizi değil, doğrudan ideolojik bir krizdir. Uzun yıllardır sosyalist hareketin önemli bir bölümü sınıf merkezli siyasetten uzaklaşmış durumdadır. Bir kısım siyasi yapı parlamenter hayallere sürüklendi, bir kısmı belediyeciliğe gömüldü, bir kısmı sendikal bürokrasinin içine yerleşti, bir kısmı ise sekter yalnızlığı devrimcilik sanmaya başladı.

Fakat bütün bu farklı görünümlerin ortak noktası aynıdır: Proletaryanın bağımsız tarihsel hattından kopuş birçok siyaseti belirlemiş durumdadır.

Marksizm açısından mesele son derece nettir. İşçi sınıfı yalnızca ezilen bir toplumsal kategori değildir. Proletarya, kapitalizmi tarihsel olarak ortadan kaldırabilecek tek devrimci sınıftır. Bu nedenle komünist hareketin bütün politik yönelimi proletaryanın bağımsız örgütlenmesine dayanmak zorundadır. Fakat ülkemizde uzun yıllardır tam tersi yaşanmakta, sınıf hareketinin yerine kimlik siyasetleri geçirilmektedir. Kolektif örgütlenmenin yerine bireysel aktivizm geçiriliyor, devrimci stratejinin yerine geçici kampanyalar önceleniyor, sınıf öfkesinin yerine sosyal medya görünürlüğü tercih ediliyor.

Bugün birçok yapı açısından siyaset gerçek sınıf ilişkilerinin içinde yürütülen örgütlü mücadele olmaktan çıkmış, dar çevresel görünürlük savaşına dönüşmüş durumdadır. Bu yüzden proletarya ile sosyalist hareket arasındaki siyasi açı büyüyor, ilişkilenme ise gün geçtikçe küçülüyor.

Sonuç Yerine: Yeni Bir Sınıf Hareketi Doğacak

Bugün Türkiye’de sosyalist hareket tarihsel bir yol ayrımındadır. Ya reformizmin bataklığında erime devam edecek ya sekter yalnızlık içinde küçülme sürecek ya da proletaryanın bağımsız devrimci hattı yeniden kurulacak.

Başka seçenek bulunmamaktadır. Tam da bu yüzden yeni sınıf dinamikleri ve öncüleri doğacaktır.

Madenlerde doğacaktır, depolarda doğacaktır, kuryelerin kontak kapatmalarında doğacaktır, fabrika direnişlerinde doğacaktır, üniversite gençliğinin geleceksizlik öfkesinde doğacaktır…

Komünist hareketin görevi bu doğan enerjiyi örgütlemektir. Yeni bir devrimci hat tam da bu zeminde yükselecektir. Devletli sendikacılığın karşısına sınıf sendikacılığı dikilecektir. Bürokratik kastın karşısına işçi komiteleri dikilecektir. Reformizmin karşısına proleter devrimci sınıf siyaseti dikilecektir.

Bugün yapılması gereken şey su kadar berraktır. Sınıfın bağımsız politik hattı örülmeli, komite komite fabrika hücreleri birleştirilmeli, mahalle mahalle kök salınmalıdır.

Bugün komünist siyasetin gerçekliği ancak işçi sınıfı siyasetine yaslanarak sağlanabilir. Siyaset yapmak başlı başına kitleleri kutuplaştırarak politikleştirme stratejisine dayanmaktadır. Bir argüman, kitlelerin tartışabildiği ve aynı zamanda politikleştiği, yani taraf olduğu müddetçe gerçekliğini korur. Aksi hâlde ortalamacılık günü kurtarmaktan başka bir şeye yaramaz. Taksim tartışması da diğer tüm başlıklar da bu temelde ele alınmalıdır. Bir siyasi taraflaşma sağlanmalı ve kitlelere de en doğru şekilde anlatılabilmelidir. “Ya onlar ya biz” başlığı, karşı tarafa kimin konduğu ve reel parametrelerle bu siyaset tamamlandığında hayati bir muhteva içerecektir.

Kapitalizmi mezara götürecek işçi sınıfına ve politik öncüsüne selam olsun!



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Analiz