
Sanatçı çevresine bakar, olup bitenleri uzun uzun gözlemler, gözlemlerini yaptığı sanatın süzgecinden geçirerek yeni bir kalıba döker ya da yazar. Sonra kalıbı bozar, yazdığını siler ve tekrardan yeni bir kalıp yaratma ihtiyacını kendinde bulur, bulmakla yetinmez onu da yazar. Bu bir devinimdir ve böyle devam eder gider… Öyle ki diğer sanat dallarına oranla bu değişimi o sanatların çelişkilerini de kendi içinde barındırmasından kaynaklı en derin hisseden sanattır sinema.
Yönetmenin ve senaristin içinde bulunduğu çevre ile olan ilişkisi ve gözlemi ise gerek kendisinin gerekse diğer sanatlardan farklı olarak sürekli değişkenlik gösterir. Sanatçının (yönetmen ve senarist) bakış açısındaki farklılık ve bakış biçimindeki ayrılıklar sanatçıları birbirinden ayıran en temel özelliklerdir. Bu farklı özellikler içinde bulunduğu ülkenin, şehrin, toplumun, siyaset, ekonomi, tarih ve kültürüne göre biçimlenip kalıba dökülürken, kalıba dökülen o hayatın acıları, mutlulukları, sevinç ve hüzünleri hem bir sonraki geleceğe ve topluluğa taşınır hem de birikimini yeni yaşamın kendisiyle birleştiren, birleşip bütünleştirirken olanı tekrardan parçalayarak yeni bir çelişki ile başka bir doğuma hazırlar. Bu önemlidir çünkü farklılık diğer sanatlarda olduğu gibi sinema sanatı içinde güç demektir. Sinemada bu gücü ise en kuvvetli temsil eden türlerden biri Deneysel Sinemadır. Bağımsız sanatçılar tarafından, bağımsız sanat üretme amacı güden, teorik anlamda ilk olarak 1920’li ve 1930’lu yıllarda Sovyetlerde kendini biçimlendiren, aynı yıllarda Fransa’da da kendini kabul ettirerek Avangard Sineması (Öncü Sinema) adıyla anılan, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda ise ABD’de Underground Sineması (Yeraltı Sineması) olarak adlandırılıp, ürünler vermeye başlayan klasik adıyla Deneysel Sinema; ilginç ve etkileyici görüntüleri, zaman ve mantık sırasından bağımsız olarak farklı seslerle bir araya getirmesi bunu da dadaizm, sürrealizm, fütürizm, ekspresyonizm, empresyonizm gibi sanat akımlarından damıttığı birikimle bütünleştirmesi, devamında da bir yanıyla egemen sinema anlayışının dışında kalması diğer yanıyla ana akım sinemasının kuralları ve kodlarıyla mücadele etmesi ve mücadelesiyle bunları yıkmaya çalışması, yine gelenekçi egemen sistemin yönetmenliğine karşı biçimsel ve içerik olarak kendine has bir özgünlük ile ilerici ürünler ortaya koyması; özgürlükçü, yenilikçi olma özelliklerinden kaynaklı kendini sınırlandırmaması, dışarıdan da herhangi bir sınırlandırmayı kabul etmeyerek, başkaldırı ruhunu kendine ilke edinmesi, onu sinemadaki dil ve tekniği bir şekilde genişletme yollarını arayan bunu da bulmayı başaran türe dönüştürmektedir.
Bir Endülüs Köpeği Filmi

“Birkaç günlüğüne davetli olduğum Figueras’a Dali’ye gittiğimde kısa bir süre önce ayı kesen ince, uzun bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyama girdiğini anlattım. O da bana bir gece önce rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünü anlattı.
Ve şöyle dedi: “Bu düşlerden yola çıkarak film yapsak nasıl olur?” (Luis Buñuel)
Salvador Dali’nin Bunuel’e sorduğu bu soru; dünyada en çok tanınan ve izlenilen, kısa film olma özelliği taşıyan, tamamı ressam Dali ve Yönetmen Bunuel’in rüyalarından oluşan ve sahnelerin tümünün birbirinden bağımsız olarak ele alındığı, sürrealist, siyah beyaz, sessiz, yirmi bir dakikalık kısa dev bir sanat eserini ortaya çıkartmıştır. Senaryosunu bir haftada birlikte yazdıkları, çekimlerini ise Bunuel’in tek başına yaptığı Bir Endülüs Köpeği Film’i gerek sahnelerin gücü gerek tarz ve üslup olarak deneysen sinemanın, sinema dünyasında patlattığı bir dinamit gibidir. Belirli bir hikâye ve zamanı olmaması, sahnelerin tümünün biri birinden bağlantısız olarak ele alınması, filmin bağımsız karakteri ve toplumsal yaşam normlarından uzak olması, dönemin klasik sinema seyircisinin kurallı film beklentisi anlayışıyla uzlaşmaz bir yan taşıması izleyicinin beyninde bir şok etkisine dönüşmekteydi. Filmin ilk sahnesinde; zayıf, ince bir bulutun ayı ikiye bölerek üzerinden geçmesi buna eş zamanlı olarak bir kadının gözbebeğinin usturayla kesilmesi ve kesilme esnasında kadının; acı, şaşkınlık, korku vb. hiçbir tepki vermeyerek öylece durması hem izleyiciyi filmin devamında göreceği diğer sahnelere hazırlıyor hem de sanatçıyı serbest bırakarak özgürleştiriyordu. Devamında kim oldukları bilinmeyen şahısların, çizgili fetişi bir adamın kadını okşamak istemesi, kadının buna direnmesi, kadını kovalarken adamın elinden karıncaların çıkması, kadının kaçması, adamın piyano ile birlikte ölü bir eşeği sürüklemesi sonrasında aynı kadının bir plajda başka bir adamla el ele mutlu görünen anlarına, çürümüş ölüler ve sineklerin eşlik etmesi, bu görüntülerin akıl dışı mekanlar üzerinden verilerek zamansal anlamda birbiri ile bağlantısının koparılması, seyirciyi de sorgulama ve sınırsız yorumlamaya itmektedir. Amaç anlamsızlıklarla izleyiciyi şaşırtmaktır…

Sahnelerin birbirinden bağımsız olması, filmin amaçsız, herhangi bir mesaj vermeyi amaçlamayan, toplumsal sorunlardan uzak, bu sorunlara sırtını dönen bir eser olarak değerlendirilmesini sağlayabilir. Ama öyle değildir. Bağımsız sahneler birbirine imge ve metaforlarla bağlanmıştır. Bunlar:
Göz: Sinemanın kendisine bir göndermedir. Göz kamera ile ilişkilendirilmiş ve herhangi bir otoritenin kameraya müdahale etme amacını göstermiştir.
El: Emeği yaratan ve onu işleyen bir organın yaşam değerlerine (kadının taciz edilmesi) yabancılaşmasını anlatır.
Karınca: Salvador Dali’nin çürüme ve ayrışma felsefesi ile ilgilidir. Karıncaların cesetleri parçalara ayırarak götürmesini anlatır. Çöküş ve çürümenin temsili yetidir karıncalar.
Papaz, piyano ve ölü eşek: Bunların bir evde bulunması, bir arada gösterilmesi mevcut gerici düzenin akıl dışılığına bir göndermedir.
Bütün bu imge ve metaforların; düzensiz, dağınık ve zamansal açıdan tutarsızlık içinde verilmesi I. Emperyalist Paylaşım Savaşının dönemin Avrupa’sında yarattığı; toplumsal bunalım, kargaşa ve yok oluşa bir göndermeyken, özünde ise kapitalist sistemin; acımasız, yağmacı, duyarsız yapısından kaynaklı yaşamın bütününde yarattığı tahribatın sürrealist bir eleştirisidir. Öyle ki filimin sonunda kadın ve başka bir adamın sahildeki birlikteliğine ölülerin eşlik etmesi bu sistemde, mutluluğun akıl dışı bir beklenti olduğunu anlatmaktadır.
Deneysel Sinema sürekli kendini yenileyen, değişken bir yapıya sahiptir. Senaryoda, oyunculukta, ses de ve kurguda sürekli farklı tarz ve yöntemlerin her yönetmen tarafından farklı ele alınması, kameradan süzülen değişik pratik biçimlerine dönüşmesi zamansal süreklilik açısından düzenli ve disiplinli bir şekilde yeniyi yaratmadaki arayış ve ısrar sinemadaki çelişki ve çatışmayı canlı tutarak, onu diğer sanat dalları içerisinde anlık kendini yenileyen, eskiyi yıkıp yeniyi inşa eden, bunu yaparken de diğer sanat dalları ile bütünleşmeyi ihmal etmeyen aksine bağını daha da derinleştiren, derinleştikçe estetikleşen, esneyen, esnedikçe doğayla iç içe geçen, geçerken yarattığı kültür ve bilgi birikimiyle insanlığa; zihinsel, bedensel ve duygusal özgürlük kapılarını açan bir sanat formuna dönüşür. Bu anlamıyla Deneysel Sinemaya gerekli özeni göstermek önemli ve yerindedir. Keza sinemanın direngen ruhunu canlı tutan en önemli türlerden biridir.
Önder Yıldız









