Kapitalizmin, daha somut olarak günümüz aşamasıyla emperyalizmin doğası savaştır. Emperyalist cepheleşme ve her emperyalist cephenin ürettiği stratejiler, emperyalist sistemin her gün farklı coğrafyalara sıçrayan savaş gerçeğiyle kendisini üretiyor. Günümüz teknolojisi ile geliştirilen modern askeri olanaklar, nükleer silahlar ve buna paralel olarak devasa bütçelerle yaratılan silahlanma, bölgesel düzeydeki savaşlarla gazı alınmaya çalışılan derin çelişkiler, daha büyük savaşları tetikliyor. Emperyalist rekabetin niteliğini belirlediği bölgesel emperyalist savaş ortamında, silah sanayinin baş döndürücü teknik-konvansiyonel üretimlerini bir bir kullanan ve daha tehlikeli üretimlerini (Nükleer- kimyasal silahlar gibi), gelişecek savaş düzeyine göre hazır kıta bekleten emperyalist barbarlığın aktörleri, emperyalist tekel sermayesi için yeni pazarlara, jeo-politik önemi olan bölgelere, dünyanın zenginlik kaynaklarına, zorun yıkıcı-yakıcı gücüyle ava çıkmış bulunmaktalar. Yani özetle, emperyalist bloklaşma ve bloklar arasındaki gerilim hatları, silah sanayisindeki rekor büyüme, bölgesel düzeyde yaşanan ve yayılan kanlı “vekalet “savaşları, üçüncü dünya savaşının arifesinde olduğumuzu gösteriyor.
Savaş örgütü NATO “zirvesi” daha boyutlu silahlanma dedi!
Lahey’de yapılan son NATO “zirvesinin” kısa sonuç bildirgesi, ABD ve AB emperyalist güçleri tarafından yapılan hazırlıkları ortaya koymaktadır. Bu hazırlığın adı, sermaye hareketine paralel olarak yaygınlaşacak emperyalist savaş düzeyine göre silahlanmaktır. Emperyalist ve bölgesel güçlerde devasa silahlanmanın olduğu, tabiri yerindeyse,’’ dünyanın baştan aşağıya silahlandığı” bu tarihsel kesitte, daha fazla silahlanma, gericiliğin savaş çılgınlığı ile açıklanabilir. Ortadoğu’daki tüm direnç ve itiraz hatlarını çökerterek, İran üzerinden yayılma ve Rusya-Çin bloğunu geri çekilmeye zorlamayı hedefleyen İsrail-ABD ortaklığının İran’a saldırısını, NATO üyesi ülkeler üzerinde bir basınç biçiminde ele alan Trump, kullandığı askeri teknik üzerinden “şov” da yaparak, üye ülkelerin daha üst düzeyde silahlanma hedefini de NATO ülkelerinin genel kararı haline getirmiş oldu. Özetle NATO toplantısında, Trump, bir silah tüccarı gibiydi ve NATO ortamını, silah tanıtım fuarına dönüştürmüştü. Ukala bir üslupla “12 günlük İran-İsrail” savaşı olarak ifade ettiği İran’a saldırıda, kullanılan füze ve bombalara dizdiği övgüler, ABD emperyalizminin savaş aşkına okuduğu “şiirler” manzumesidir.
ABD-İsrail güçlerinin İran’a saldırı ortamını, NATO içindeki çatlak sesleri gidermek için güçlü bir basınca dönüştüren Trump, NATO’yu daha ileri düzeyde silahlandırma planıyla, içine girilen sürece göre NATO’yu tahkim etmiş oldu. Filistin, Suriye, Ukrayna somutunda, “her şey Amerika için” çıkışı ile, savaş felaketinden pastanın devasa payını ABD’ye kaptırdığını düşünen bazı NATO üyesi ülkeler, İsrail saldırganlığında çatlak sesler çıkarmaktaydı ve ABD, bu hamle ile NATO üzerindeki hegemonyasını tesis etmede avantajlı konuma gelmiştir. İran’a askeri müdahalenin NATO üyesi ülkeler arasında tartışma konusu olduğu bir ortamda, NATO hükmünün 5. maddesi etrafında “yeniden” toparlanma, bölgede saldırgan siyaset izleyen ABD’nin elinde önemli bir “güç” kaynağı olmuş oldu. Yani NATO zirvesi, tokmağı Trump’ın elinde olan savaş davulu çalarak toplandı, savaş davulu ile sonuçlandı. Askeri harcamalarda, “savunma” harcamasının GSMH’nin yüzde 5’i oranına çıkarılması, sadece askeri harcamalarının bir kalemini ifade etmektedir. Yani NATO, askeri harcamalara üye ülkelerin devasa bütçe oluşturmasını kararlaştırmıştır. İran üzerinden Rusya ve Çin ile gerilen hatlar, bölgede Hizbullah, Husi gibi güçlerin aldığı savaş pozisyonu, İran’ın misilleme saldırıları, Rusya ve Çin’in destek verme biçiminde ortaya koyduğu tutum, ABD-AB emperyalistlerini yeni planlamalara sürüklemiştir. NATO toplantısı bu planlamaların bir parçasıdır. Sonraki evreye hazırlığın bir diğer adımı, Trump’ın bastığı “ateşkes” düğmesidir. Bölge ve dünya yeniden yapılandırılırken, burjuva rejimler, kapıyı çalan büyük savaşa kadar, bölgesel savaşlar üzerinden palazlanma, sermaye ve silah pazarlarını genişletme yarışındalar. ABD bu sürecin kendi hegemonyasında sürdürülmesi için her yöne saldırmaktadır. Ama bu minderde yalnız değildir. Emperyalist savaş stratejileri, ittifak ve çatışma durumundaki karmaşıklık bu zeminden beslenmektedir.
İzlenen emperyalist stratejiler, savaş baronlarının bir kolu olarak yalan üreten medya tekelleri, diplomasi adı altında alınan kararlar, savaşa göre planlanan ekonomik politikalar, kapitalizmin doğasında biriktirdiği çelişkileri yıkıcı ve büyük bir savaşa dönüştürme konusunda somut veriler ortaya koymaktadır. Sürmekte olan kanlı savaşlar, daha kanlı savaşların kapılarını açıyor. Bugün dünya genelinde, tüm zamanların en yüksek savaş düzeyi yaşanmaktadır. Sadece insan ölümü ile sınırlı olmayan, doğa, yerleşim alanları yıkımı ile son elli yılın en kanlı bilançosu söz konusudur. Bu kanlı savaş bilançoları ortamında, her emperyalist gücün, askeri olarak en güçlü ülke olma yarışı, sürecin niteliğini özetlemektedir. Emperyalist yayılmacılık ve emperyalist savaş esas tehlikedir. Filistin, Suriye, Irak, Yemen, İran coğrafyasında, İsrail saldırganlığı ile kendisine alan açan ABD emperyalizmi, savaşı tırmandırmada ana aktör konumundadır. Ukrayna işgali ile, ABD-AB emperyalist blokunun NATO şemsiyesi ile yayılmacılığını, kendi emperyalist hegemonyası için engellemeye ve buradan alacağı sonuçla karşı hamle geliştirme amacında olan Rusya, özellikle son gelişmelerle birlikte, savaş durumuna göre pozisyon alma konumundadır. Yani, Ukrayna işgali ile, karşı hamle gerçekleştiren Rusya; Suriye, Filistin, Lübnan ve en son İran’daki gelişmelerle birlikte, daha çok kendi alanlarını koruma amacıyla “savunma” durumuna geçmiştir. Kuşkusuz bu “savunma” pozisyonu görecelidir. İsrail’ in İran saldırısının akabinde, Çin’in hava yolu ile, bazı askeri görüntüler vermesi, ABD emperyalizminin kuralsız ilerleyişine sessiz kalmayacağının işaretleridir. Yani emperyalist kutuplar birbirlerinin “kırmızı çizgilerini” ihmal ederek savaşı tırmandırmaktadırlar. Ana akım, bölgesel vekalet savaşlarını aşma yönündedir ve büyük emperyalist savaş tehlikesini bu veriler ortaya koymaktadır. Daha yıkıcı savaşlara hazırlanmak için, “barış”, “ateşkes” manevraları, emperyalist savaşı yıkıcı bir tehlike olmaktan çıkarmamaktadır. Emperyalist savaşları engelleyecek tek merkez, haklı devrimci savaşlardır. Devrimci ve komünist güçlerin dünya ezilenlerini, emperyalist savaşa karşı örgütleme, her bir coğrafya görevlerini, enternasyonalist bilinçle büyütme göreviyle baş başadır. Genel bir savaş karşıtlığından öte, proleter sınıf çizgisiyle emperyalist savaşların mahiyetini sentezlemek, emperyalist savaşları tasfiye edecek devrimci savaşları geliştirmek, komünistlerin tarihsel rolünün ana halkası olduğu kadar, gerici savaşları ortadan kaldırmanın yegâne yoludur.
Bugün emperyalist güçlerin dünya ölçeğindeki kanlı planları, öne çıkan çelişkiler bağlamında, emperyalist ve bölgesel güç odakları arasındaki gerilim hatlarından beslense de savaş stratejisi sadece bu güç odakları arasındaki çelişkiler üzerinden şekillenmemektedir. Yani çok kutuplu emperyalist dünya gerçeğinin derin rekabeti, emperyalist savaşın ana mahiyetini teşkil ederken, emperyalist savaş stratejileri, emperyalist güçlerin karşılıklı nüfuz alanlarını geriletme-genişletme ikilemi ile sınırlı tayin edilmemektedir. Emperyalist savaş halinin biriktirdiği kitlesel öfke ve bu öfkenin, ulusal- sosyal mücadele çizgisinde örgütlenmesine karşı, burjuvazinin planlı hazırlığı, ya da müdahalesi geliştirilen savaş halinin bir ayağıdır… Özellikle proleter sınıf bilincinin önderlik ettiği gerilla hareketleri, yayılan emperyalist savaş sürecinde, özel hedeflerdir. Nepal, Filipinler, Hindistan başta olmak üzere, özellikle Maoist hareketlere, geçmişten bugüne, yerli işbirlikçi iktidarlar üzerinden geliştirilen saldırılar, Tamil örneğinde olduğu gibi, örgütlenme potansiyeli olan yoksul halk kitleleriyle birlikte gerilla gücüne uygulanan katliam-kıyım, emperyalist güçlerin savaş planlamalarından bağımsız değildir. Kuşkusuz, devrimci ve komünist harekete karşı burjuvazinin askeri, siyasal, örgütsel saldırıları süreklilik arz etmektedir. Bu anlamıyla, sadece gerici güçlerin savaş halinde olması süreci ile sınırlamıyoruz. Ama gerici güçlerin savaş halinde olduğu koşullar, daha özel ele alışları gündeme getirir ve bugün yaşananda bunu teyit etmektedir.
Toplumsal itirazları, ulusal/sosyal kurtuluş mücadelelerini, emperyalist hegemonya içinde dizayn etmeye çalışan emperyalist güç merkezleri, şiddet-katliam sarmalında dinamik güçleri tasfiye etmeyi iki türlü ele almaktadırlar. Birincisi, şiddet ve kapsamlı askeri operasyonlarla, direnç gösteren örgütlü odakları, önderlik ve kitle tabanıyla katletmek. Burada ana hedef komünist harekettir. İkincisi, özellikle ulusal hareketleri, emperyalist dizayn sürecinin içine alarak belirli statülerle roller vermek. Her iki stratejinin somut pratikte karşılığı vardır ve bu sadece askeri boyutu ile değil, ideolojik-kültürel- yapısal-tarihsel boyutu ile ele alındığında doğru sentezlenir.
HKP (Maoist), Modi faşizminin saldırıları ve emperyalizmin kanlı planları!
Barbarlık üretme makinesi olarak tarih sahnesine çıkan kapitalizm, emperyalizmin gelinen aşaması ile, barbarlıkta kuralsızdır. Bu kuralsızlık, başta proleter sınıf hareketi olmak üzere, devrimci direniş güçlerine karşı, daha merkezidir, bütünseldir. Yani herhangi bir coğrafyada gelişen sınıf hareketi, burjuvazinin korkulu rüyasıdır ve bastırmak için uluslararası askeri, istihbari, ekonomik güçleri harekete geçirmektedir. Dünyayı hegemonya stratejisine göre dizayn etmeye çalışan emperyalist aktörler açısından, herhangi bir coğrafyadaki proleter devrim, iktisadi-askeri-politik süreçlerinde güçlü yarılmalar yaratacağı gibi, dünya ezilenlerine farklı bir pencere açacaktır. Gerici savaş koşullarının, proleter sınıf hareketine güçlü siyasal-sosyal avantaja dönüşmemesi için, dünyanın her coğrafyasında komünist, devrimci, sosyalist avına çıkmaktadırlar, yerel gerici iktidarlara bu konuda güçlü destekler sağlamaktadırlar. Hindistan’ da Modi faşizmi bu duruma bir örnektir. En son HKP (Maoist) ‘in genel sekreteri Basavaraj yoldaşın içinde bulunduğu 27 Maoist gerillanın ve devam eden operasyonlarla, MK ve yönetici organ üyeleri olan yoldaşların katledilmesi, sadece Hindistan gericiliğinin saldırıları olarak değerlendirilemez. Özellikle Maoist hareketlere karşı, emperyalist laboratuvarlar merkezi olarak yönelim belirlemekte, işbirlikçi yerel iktidarlar üzerinden askeri-teknik olanak sağlanmasıyla sonuç almak istemektedirler.
Maoist hareketin Hindistan’daki direniş bayrağı olan HKP (Maoist) ve zor dönemlerde proletaryanın sınıf davasının sorumluluklarını üstlenen Basavaraj ve yoldaşları, dünya komünist hareketi açısından önemli bir yerde durmaktadırlar. İdeolojik-askeri-politik olarak Hindistan faşizmi özgülünde emperyalizm ve her türden gericiliğe karşı gerçekleştirdiği meydan okuyuş, sadece Hindistan ezilenleri için değil, aynı zamanda dünya ezilenleri içinde bir umut meşalesidir. Bu umudu Hindistan’ da boğmak, ezilenlerin dünyasına kapsamlı saldırıların bir parçasıdır. Barbarlığın dünyayı esaretine almaya çalıştığı, paylaşım savaşlarıyla dizayn etmek için stratejiler belirlediği bir kesitte, proleter sınıf hareketinin tehlike olmaktan çıkarılmasının özetidir “Kagar Operasyonu”.
Modi faşizmi, “Kagar Operasyonu” ile yeni bir aşamaya evirdiği askeri saldırı, sadece askeri sonuç yaratmakla sınırlı olmayan, aynı zamanda ideolojik-yapısal-tarihsel dinamikleri imhaya yönelik saldırıdır. Maoist hareketin önder kadrolarıyla birlikte, Adivasi halkına yönelik katliamlar yapılması, bunun tanımıdır. Maoist hareketin potansiyel kitle tabanını hedef alması, bölgenin insansızlaştırmak için yakıp-yıkması, ABD’nin Vietnam, TC’nin Türkiye-Kuzey Kürdistan pratiğinde görülen “Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisinin” deneyim yoğunlaştırılmasıdır. Özellikle Adivasi halkının yaşadığı bölgeleri insansızlaştırmaya yönelik operasyonlarla ikili bir sonuç alınmak istenmektedir. Maoist gerillalara olan kitle desteğini ortadan kaldırmak ve zengin demir, kömür, elmas, altın, bakır, uranyum kaynağı bulunan bu bölgeyi, emperyalist tekel sermayesinin hizmetine sunmak. Ki bu boyutu ile, Hindistan’ın bu bölgesi, emperyalist sermayenin bir dalaş alanı olarak öne çıkar.
Zengin doğal kaynakları, Hindistan’ın jeopolitik konumu emperyalist hegemonyanın bu coğrafyadaki iştahını ifade ederken, işbirlikçi Modi faşizminin askeri-siyasal çizgisi, efendilerine uşaklıktır, ezilen ve sömürülen halka karşı ölüm makinasıdır. Ölüm makinasıdır, çünkü sürdürdüğü kirli savaşta, emperyalist efendilerinin insanlığa karşı işledikleri suçların, Hindistan’daki ayağıdır. Basaravaj yoldaşın dahil olduğu 6 gerilla cenazesinin yakılması, burjuvazinin sınıf kininin o coğrafyadaki adıdır. Gerilla cenazelerine işkence yapmak, mezar yerlerini tahrip etmek, isimsiz olarak yakmak, gömmek ya da denize atmak, yabancısı olduğumuz bir durum değil ve gerici dünyanın uluslararası suç karnesidir. Türkiye-Kuzey Kürdistan’dan Peru’ya, Hindistan’dan Filipinler’e, Filistin’den Kolombiya’ya, burjuva ve türevi iktidarlar, defalarca bu insanlık suçunu işlemişlerdir. Yani burjuva “demokratik” biçimi ya da faşist diktatörlük biçimi. Vahşetten beslenen gericiliğin iktidarları, proleter sınıf hareketi ve öncü güçleriyle savaşta kuralsızdır. Sadece yaşayanlarımızla değil, ölülerimizle de savaşıyor, halka umut olan devrimci geleneklerimize, kitlelere mal olmuş simgelerimize, önder kadrolarımıza, maneviyatımıza, tarihsel değerlerimize, güncel politik konumlanışımıza, aylarca aç bırakılan bir çakalın yırtıcılığıyla saldırıyor. Modi faşizmi de burjuva egemenler dünyasının Hindistan’daki aktörü olarak rolünü icra etmektedir. Avrupa’ da Hitler, Mussolini faşizmini model olarak alan Modi, “Kara Gömlekliler” gibi çeteleşmelerle, Maoist güçlere karşı ordunun inisiyatifinde “özel savaş” sürdürmektedir. Hindutya çetelerinin, TC’nin “Özel Hareket Birimleri, Jitem” gibi özel rol oynayan paydaş rollerle kurulması, model ortaklığından ileri gelmektedir. Yani faşist Hindistan rejimi, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı esaret altına alma çabasını temsilen, işçi sınıfı ve halkı sömürerek, ezilenlerin silahlı direnişini tasfiye etmeye çalışarak karşı devrim cephesinin karanlık dünyasından görevlerini icra ediyor. Ama bu karşı devrimci cepheye karşı duran Maoist karargâh, bugün dünyada hatırı sayılır bir komünist merkez olmanın yanında, yaktığı meşale sadece Hindistan ezilenlerine değil, dünya ezilenlerine de ışık olmaktadır. Alınan önemli kayıplar, yakın yol yürüyüşünde bazı sorunlara neden olsa da, ideolojik-siyasal berraklık umudu büyütmektedir.
Emperyalist bloklar arasındaki derin çelişkilerin savaş haliyle sürdürüldüğü mevcut koşullarda, proleter sınıf hareketini, askeri olarak ezme planları burjuvazinin ortak paydasıdır. Öte yandan, özellikle ulusal hareketler konusunda plan daha farklı işletilmektedir. Mevcut savaş ortamında, işgal ve ilhaka uğramış ulusalların başkaldırısı, emperyalist blokların stratejilerine göre ya imha edilmektedir ya da “ehlileştirilmektedir”. Bu hangi coğrafyada hangi emperyalist blokun hegemonik güç olduğu, ulusal hareketin hedef aldığı işgalci gücün hangi emperyalist blokta yer aldığı pozisyona göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin, bölgenin yeniden yapılandırılmasında İsrail ‘i askeri güç olarak sahaya süren ABD, İsrail’ in Filistin ulusuna uyguladığı soykırımı fiili destekle alkışlamaktadır. Bu alkışlamaya Almanya başta olmak üzere, AB emperyalistleri de ortaktır. Filistin ulusunu “ölümle yaşamaya” mahkûm eden İsrail Siyonizminin katliamları, “kulakları sağır eden” sessizlik ortamında, kapitalist dünyanın düzen anlayışı işletiliyor. Bölge yapılandırmasında, bir ulusun, etnik bir kökenin, bir inancın, bir cinsiyetin insani önemi değil, emperyalist hegemonyada arz ettiği öneme göre değer biçiliyor. Emperyalist bloklar arasındaki dalaşta, ABD’nin hegemonyası açısından hasım güç olarak görülen Filistin, İsrail saldırganlığıyla bu nedenden dolayı kıyımdan geçiriliyor.
Diğer yandan ABD’nin Rojava özgülünde Kürtlerle kurduğu ilişkilenme, bölge hegemonyası ve dizaynı açısından ayrı bir yerde durmaktadır. Bu ABD’nin Kürt ulusunun ulusal haklarına olan saygı değil, bölge dizaynında duyduğu ihtiyaçtan doğan bir ilişkilenmedir. TC, HTŞ, Irak, İran denkleminde kurulan “denge” siyasetinin özeti de budur. Bölgesel ve uluslararası emperyalist ilişkiler içinde bir “statü”, ama ABD’nin bölge stratejisine güç veren bir yapılanma ve siyasal çizgi. PKK de yaşanan paradigma değişimini, tüm bu kapsamlı ilişkiler içinde okumalıyız. Bu paradigma değişiminin sonuçları neler olacak… ABD Kürt ulusuyla kurduğu bağı, hangi güçlerin ortaklığında hangi düzeye taşıyacak.. Bunlar sorular ve bir ulusal hareketin kaderi açısından tehlike çanları çalan sorular. Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları kapsamında, kazanacağı her türlü statüye komünistler karşı çıkmazlar, desteklerler. Ama oluşan statüler, emperyalist yayılmacılığın bir zemini olacaksa, askeri-politik emperyalist yayılmacılığın önünü açacaksa, hak olan ulusal statüler adına bu gibi gerici pozisyonları desteklemeyiz. Bölgesel gelişmelerle derin analiz konusu olan bu duruma özetle, ABD, kendi hegemonyası açısından bölgede bazı güçleri birleştirmek amacındadır. İsrail-Kürt yakınlaşması, bu siyasetin ürünüdür. Hatta Kürt ulusu siyasal cenahından, İsrail’in İran’ı bombalamasına destek manasında fikir beyan etmeleri, girilen tehlikeli sürecin tarifidir. Hiçbir ulusun ulusal demokratik hakları, emperyalistlerin elinde başka bir ulusu boğazlamanın siyasal malzemesi değildir. Ezilen, milli zulme uğrayan, işgal edilen Kürt ulusu açısından bu hassasiyet, tarihsel dayanaklarıyla daha berraktır.
Daha büyük çatışmalar için mola olarak “sağlanan ateşkes” (ki karşılıklı askeri faaliyetler devam etmekte) ABD-İsrail ortaklığının İran’ a saldırısında sadece bir perdedir. Büyük güçler arasındaki derin rekabetin ve jeopolitik hesapların koşulladığı savaş, İran üzerinden yeni bir evreye geçmektedir. ABD, silah ambarı olan İsrail eliyle, bölgedeki tüm direnç noktalarını, Rusya-Çin blokunun dayanaklarını temizlemek istiyor. Bunu yaparken, gerekçeleri yalan üzerine kurguluyor. Netanyahu, “İran sonbahara kadar onlarca bomba yapacak” demiş (2012’de); “Birkaç hafta içinde bomba yapacak” demiş, 2015’te. “Bombaların planlarını ele geçirdik, işte bomba!” demiş 2018’de (The Daily Show’da, Jon Stewart aktarıyor). Hâlâ ortada bomba filan yok ama “büyük İsrail fantezisi”, ABD’nin yıkılmayacak hakimiyeti için bölgede harekete geçmiş durumda. Askeri saldırıların, İran’ da bir rejim değişimi projesi ile birleştirilmesi, tamda hedeflenen bölge dizaynıdır. Yoksa nükleer silahlar esasta dünyayı İran üzerinden değil, Rusya ve ABD üzerinden tehdit etmektedir. Nükleer silahların hangi bölgesel güç üzerinden kullanılacağı meselesi ayrı. Ama ana tehlike emperyalistler arasında gerilen hatlar akabinde, ABD ve Rusya’nın nükleer silahlara baş vurmasıdır. Yani İran-İsrail düellosundan öte, somut olarak Ukrayna üzerinde yaşananlar ve İran’ da sağlanmaya çalışılan kuşatma, emperyalist ana aktörlerin çılgınlığı, savaşı nükleer düzeye taşıyacaktır.
Ukrayna- Rusya savaşındaki gelişmeler nükleer felaket çanlarını çalıyor!
ABD-İsrail ortaklığıyla İran’a başlatılan askeri saldırılar, İran’ın elinde bulunan nükleer teknoloji (silah) gerekçe gösterildi. İsrail ve ABD’nin her bombalama sonrası “İran’ın nükleer tesislerini vurduk” açıklaması, bu gerekçeyi güçlendirme amacından öte bir şey değildir. Saldırılarda ölen sivil insanlar ele alındığında, nükleer hedef seçilerek bombardımanın yapıldığı açıklamasını çürütmektedir. Askeri olarak bir yıldırma, sindirme tarzında ele alınan uçak ve füze sortileri, meselenin nükleer silahlardan başka bir durum olduğunu ortaya koymaktadır. Tablonun özeti, ABD-İsrail saldırganlığıyla, Ortadoğu’ da tam bir egemenlik kurmak istiyor ve burada yarattığı askeri-siyasal güç üzerinden İran ve Ukrayna üzerinden rakip emperyalist Rusya-Çin blokunu geriletmek istiyor.
Yani bugün emperyalist savaş sürecinde, nükleer silaha sahip Pakistan’ın İran’ a yardım vaadine karşın, savaşın nükleer felakete dönüşme olasılığı, İran-İsrail çatışmasından çok, Ukrayna ve İran’ da birbirlerinin kırmızı çizgilerine dayanan ABD ve Rusya çatışmasında daha güçlüdür. Yani bugün dünyada nükleer güce sahip ana ülkeler, ABD ve Rusya’dır. Üç yıla yakındır, ABD-AB emperyalizmi öncülüğünde, NATO şemsiyesi ile Ukrayna’ da sürdürülen “vekalet savaşı”, Rusya’nın işgalle birlikte bazı kartları daha açık oynayarak, nükleer boyuta taşıma riskini daha güçlü barındırmaktadır. 2024 ten 2025 yılının ortasında olduğumuz tarihsel kesitte atılan karşılıklı tehlikeli adımlar, bu olasılığı aktüel hale getirmektedir.
Ukrayna üzerinden Rusya’nın hegemonyasını geriletmek isteyen ABD-AB’nin ilk adımı, Rusya’nın özel askeri operasyonlarla Ukrayna’yı işgaliyle başladı. Savaş koşullarına göre organize olan Rusya, kapsamlı ekonomik-finansal-askeri yaptırımlara karşın, Ukrayna özgülünde kendisini savaşa göre üretmekte zorlanmadı. Yıpratma savaşı ile Ukrayna’daki insan ve ekonomik kaynakları zayıflatan Rusya’nın pozisyonuna karşı, ABD, Fransa, İngiltere başta olmak üzere, NATO ortaklığı, uzun menzilli füzeler, uçaklar, askeri donanımlar transfer etti. Amaç Rusya’nın iç bölgelerindeki hedefleri vurmak ve savaşı o sahaya yayarak, Ukrayna’da NATO askerinin konuşlanması için bazı alanlar yaratmak. Putin’ in ilk “nükleer uyarısı” bu gelişmelerin akabinde geldi. “Batı, Rusya’nın nükleer silahları asla kullanmayacağını sanıyor. Halbuki bizim bir nükleer doktrinimiz var. Buna göre nükleer olmayan bir devlet, nükleer bir güçle ortaklaşa bir saldırıya kalkarsa; hükümranlığımız ve sınırlarımızın dokunulmazlığı da tehdit edilirse nükleer olanaklarımızı kullanmamız mümkündür. Bu seçenek hafife alınmamalı. Avrupa’da ve ABD’de sözü edilen uzun menzilli silahların üreticilerini ve bu silahların Rusya’daki hedeflerini programlayanları vurmaya hazırız.” Putin’in bu tehdidini, ABD’nin yeni adımları izledi.
Dönemim ABD başkanı Biden, başkanlık koltuğunu devretmeden önce, ABD yapımı ATACMS füzelerinin Ukrayna’ dan Rusya’nın iç bölgelerindeki hedefleri vurabileceğini kararlaştırdı. ABD birliklerinin “muharipliğinde” bu kararın gerçekleştirme planı, ABD ile Rusya’nın açık karşı karşıya gelme pozisyonunun adımı oldu. Tamda bu süreçte Trump un söylem ve bazı beklentiler bazında söylem değişikliği, ABD-Rusya savaş halinde bazı yumuşamalara neden olsa da takiye siyaseti ile ele alınan “barışın” uzun süre çelişkileri yönetemeyeceği açıktı.
Nitekim 1 Haziran 2025’te, Rusya’nın beş askeri havaalanı, etkili sabotaj yöntemiyle vuruldu. Vurulan hedefler, Rusya’nın merkez bölgesinden, Sibirya İrkutsk’a, Kuzey doğu tarafında Amur’a kadar dayanan geniş bir coğrafya idi. Bu saldırı birçok boyutu ile okunabilir. Ama ABD ve Rusya’nın ana temsiliyet olduğu, 2 Haziran İstanbul görüşmelerine, 1 Haziran’da Zelensky’nin sabotajı olduğu yorumu, en yüzeysel yorumdur. Çünkü Zelensky, ABD ye rağmen, bu adımı atacak askeri-siyasal çaptan yoksundur. Belirlenen hedefler, Rusya’nın stratejik ağır bombardıman uçaklarının konuşlandığı alanlardır. Teknolojinin ve altyapı çalışmasının ayrıntılı olarak programlandığı bu saldırı, Ukrayna’ nın askeri-teknik kapasitesini aşmaktadır. Ki ortaya çıkan bazı teknik bulgular, “Britanya Askeri İstihbaratı M16” ve ABD’nin denetimindeki NATO tesislerini işaret etmektedir. Ve seçilen hedefin, nükleer silahları savaşta kullanabilecek TU-95+TU22 filolarının olması, böylesine önemli filoların saldırıya uğrayacak güvenlik zaaflarıyla korunaksız bırakılması, birçok değerlendirmeye muhtaçtır.
Ama bütün bu değerlendirmeye muhtaç konular içinde, kritik soru şudur. 2010 yılında ABD ve Rusya arasında, nükleer silahlanmayı sınırlayan Start-3 anlaşmasının karşılıklı taraflara yüklediği sorumluluklar vardır. Bu güçlerin bu yükümlülüklere uyup uymadığı ayrı bir konudur. Ama bu anlaşmaya göre, tarafların nükleer silahlar kapasitesini açıklama güvencesi ve uydularca denetlemesini hükme bağlıyor. Start-3 anlaşmasının yükümlülükleri ABD için 2026 yılına kadar geçerli iken, Rusya bu yükümlülüklere uyma zorunluluğunu 2023 yılında doldurmuştur. Ama bu Start-3 katılımcılığından Rusya’nın çekildiği anlamına gelmiyor.
1 Haziran saldırılarında, Rusya’nın ısrarla ABD parmağını aramasının temel nedeni budur. Yani ABD anlaşma yükümlülüklerini bozmuş ise, bu Rusya’nın nükleer savaş doktrinini önünü açacaktır. Bu durum ABD’nin de nükleer tepkisinin önünü açacaktır. Yani emperyalist blokların karşılıklı gerilimi, diplomasi ve “barış” söylemlerinde var olan fay hatlarını sert kırmaktadır. Astı astarı yalan olan “Barış” söylemlerinin aksine, emperyalist savaş ana tehlikedir. Ortadoğu özgülünde ABD’nin saldırganlığı, dünyayı fiilen yıkıma sürüklemektedir. Bu yıkımda güncel olarak Rusya’nın “savunma” pozisyonunda olması, onu “masumlaştırmaz”. Enternasyonal proletaryanın tarihsel rolü, emperyalist savaşlara karşı duruşun ana halkasıdır. Dünya proleter devrimlerle özgürleşecektir. “Yaratıcı yıkım” adına, saldırgan-yayılmacı bir emperyalist ve bölgesel gücün demokrasi imalatı ile, ezilenlerin siyasal perspektifi değildir. Aynı zamanda işgale uğrama, saldırıya maruz kalma “masumiyeti” ile, gerici bir iktidar desteklenmez. Dünya ezilen halkları, bu iki gerici kutbun arasında saf tutmaz, proletaryanın özgürlük-eşitlik, tam hak eşitliği ilkesiyle, kendi bayrağının altında saf tutar.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2025 tarihli 51. sayısında yayımlanmıştır.
