
Resmi din, barış zamanında burjuvazi için toplumsal rıza sağlayan, savaş zamanında ise ezilen emekçi halkları vuran sınıfsal bir silahtır. Marksizm’e göre; din, toplumun ekonomik temelleri tarafından şekillendirilen bir olgudur. Dini, toplumun üretim ilişkilerinin belirlediği bir alanın dışında otonom bir varlık olarak görmek, idealist tarih anlayışının doğal bir sonucudur. Burada, toplumsal üst yapı kurumlarının, yabancılaşmış insan toplumlarına neden yabancı ve bağımsız şeylermiş gibi göründüğünü açıklayan Engels’in çözümlemelerini hatırlamakta fayda var.
Üretim ilişkilerinden etkilenen, toplumsal yapının yansısı olan dini, devletten ayrı bir olgu gibi düşünemeyiz. Toplumsal eşitsizlik ve sömürünün devamını sağlayan böyle bir aracın devletten ayrı tanımlanması, burjuva sosyalizminin tarihsel yanılgılarından birisidir. Çünkü bu kesimlere göre; burjuva devrimleriyle beraber din devlet siyasasından tamamen ayrıştırılmış ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisi sınırlandırılmıştır. Küçük burjuva solcuların gerçekçi olmayan bir şekilde laiklik ipine bu kadar sıkı sarılmalarının sebebi bu burjuva tarihsel yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Halbuki din, üretici güçlerin gelişmesiyle ortaya çıkan her yeni toplumsal formasyonda, kendisi de değişime uğrayarak, eskinin yerini alan siyasanın bir hizmet aparatına dönüşmektedir. Fransız devriminde ve sonraki gelişmelerde Katolik kilisesinin hedef olmasının nedeni, dinin o dönemler feodalizme hizmet etmesiydi.
Orta Çağ Avrupa’sında Roma Katolik kilisesi köylülere ondalık sistemiyle kiralanan toprakların büyük bölümümü elinde tutuyordu. Toprak rantı coğrafya olarak büyüyünce yönetim sorunu başladı. Böylece derebeylik adı verilen mahalli feodal yönetimler doğdu. Burjuvazi yeni bir dünya kurmak için tarih sahnesine çıkınca, ekonomik ihtiyaçları gereği toplumsal alandaki bu parçalanmışlığa son vermesi gerekiyordu. İşçilerin ve köylülerin kilise bürokrasisinin zenginliğine ve zalimliğine olan öfkesini iyi kullanmayı bildi. Ama burjuvazi, burjuva sosyalistlerin iddialarının aksine, daha devrim yıllarında din ile yeni bir toplumsal sözleşme altında uzlaştı. Özellikle 1848’de Avrupa’daki burjuva devrim dalgasında proleter devrim kokusunu alan burjuvazi korkuya kapılarak kilise ve feodalizm ile uzlaşma yoluna gitti. Gerçekliğin bu şekildeki yaşanmışlığı ortadayken, modernistlerin dini devlet ve toplum işlerinden ayırarak onu, masum bir doğal akışına bıraktıkları koca bir tarihsel yalandır. Dinin masum bir şekilde doğal akışına bırakıldığı dönem, tarihte sosyalizm dönemi hariç hiçbir dönemde yaşanmadı. Kapitalizm ile din, ticaretin, rekabetin, mülk edinmenin ve onun getirdiği ayrıcalıkların meşrulaştırıldığı ve teşvik edildiği bir müesseseye çevrildi. Orta Çağ toprak rant sınıflarının despotizmine isyan eden Protestan mezhebinin reformcusu Martin Luther’in yapmak istediği de buydu. Yani dini eski siyasi formasyonun elinden alarak yeni doğmakta olan ticaret burjuvazisinin emrine vermek.
Biz buradan aslında, tarihte laik ve anti laik çatışmasının esas sebebinin, iki sınıf arasındaki toplumsal hakimiyet çatışmasından doğduğunu öne sürebiliriz. Dönemin burjuva aydınlanmacılığının, bilim, edebiyat ve sanattaki ilerlemeci bir çağı başlatmaları durumu zihinleri karıştırmamalıdır. Burjuva aydınlanması pozitif aklın kullanımını gündeme getirdiyse de çok geçmeden bu zihinsel devrim tıkanmaya başladı. Orta Çağ’ın iktisadi hayatı din ve eski Yunan felsefesine dayanıyordu. İktisadi yaşam Skolastik felsefenin etkisi altındaydı. Mesela tarım dışında ticaretle ilgilenmenin saygı görmemesinin nedeni, üretim ilişkilerinin esas niteliğinden ve bu ilişkilerden doğan artık ürün ile palazlanan sınıfların iktidar olmasından kaynaklanıyordu. Biz buradan, ekonomik alt yapının, din, ahlak ve hukuk gibi üst yapı kurumlarını ne önemde belirlediği sonucunu çıkarabiliriz. Beden emeği karşılığı sömürülmeyi meşru görmelerinin ve ticaretten kolay yoldan para kazanmayı hakir görmelerinin sebebi buydu. Saint Thomas’ın yabancı tüccarların emek harcamadan zenginleştikleri için kent toplumlarının ahlakını bozduğunu ileri sürüyordu. Topraktan elde edilen rant kutsal bir iş ve ona el koyan şahsiyetler ise kutsal kişiler olarak ilan ediliyordu. Din burada tamamen dönemin asalak sınıflarının hizmetindeydi.
Batı Avrupa’nın Akdeniz’de limanları olan bölgede deniz ticareti yoluyla bir zengin ticaret sınıfı ortaya çıkmaya başlayınca eski üst yapıdaki, din ile birleşik duran hukuk, ahlak ve kültür de değişime uğramaya başladı. 13. yy’dan itibaren başlayan yeni toplumsal çelişkiler, Orta Çağ’ın iktisadi mantığını ve etkisi altında olduğu Skolastik felsefeyi yerelde sorgular hale getirdi. Herkes Orta Çağ’ın çok karanlık bir dönem olduğunu ve bir yaprak bile kıpırdamadığını zannediyor. Oysa durum gerçekte öyle değildir. Aydınlanma döneminin bütün öncülleri Orta Çağ’da ilk işaretlerini vererek birikmeye başlamıştır. Burjuva modernizmini ve onu ortaya çıkaran aydınlanmaya bir tanrıya tapar gibi tapan burjuva sosyalistleri bu durumu anlayamazlar. Feodalizm döneminde tarım faaliyetini helal ilan eden din, gününüzde neo liberalizmin vahşi yasalarını helal ilan ederek insanlığı teşvik etmektedir. Bu anlamda dini sınıfsal bir olgu görmemek ve devletin topluma dayattığı dini alıklığın önünde diz çökmek tipik bir küçük burjuva kafa karışıklığıdır.
Bilindiği gibi içinden geçtiğimiz bu yenilgi yıllarında devrimci hareket derin bir ideolojik tasfiyeye uğramıştır. Bu nedenle burjuvazinin ürettiği epistemolojiye karşı direnemeyen ve onu neredeyse birçok alanda kabullenen bir tutum ortaya çıkmıştır. Biz ideolojik tasfiyecilik dediğimiz zaman, toplumsal üst yapı kurumlarının ideolojik hegemonyasına direnemeyen ve teslim olan bir anlayışa dikkat çekiyoruz. Ezilen inanç sorununda bile kuyrukçuluğun ideolojik bir problem olduğunu görmemiz gerekiyor. Mesela Marksizm ile günümüzde ezilen herhangi bir mezhebi birleştirmeye çalışmak bilimsel komünizm açısından beyhude bir çabadır. Egemen inanca karşı tutum ise; onu koşullayan devlet bürokrasisinden ve denetlediği ekonomik üretimin ekonomi politiğinden bağımsız bir şeymiş gibi ele almak hatalı bir tutum olacaktır.
Burjuva iktidar ortağı tarikatlara karşı devrimin sınıfsal bir parçasıdırlar ve bu kesimlerin toplum üzerindeki baskısına karşı gelmek devletin baskıcı hegemonyasına karşı gelmenin özgün bir biçimidir. Bu anlamda “LeMan” adlı mizah dergisine yönelik dinci faşist saldırıyı bu bağlamda mercek altına alabiliriz. Bu olaylardan dolayı LeMan dergisini “provokasyona gelmekle” eleştiren devrimci kökenli bazı kesimler, materyalist tarih anlayışı bakımından kötü bir sınav vermişlerdir. Yenilgi epistemolojisi önünde diz çöken bir küçük burjuva bilinçten söz edebiliriz burada. Her şeyden önce bir mizah ya da sanat anlayışının özgürlüğünü kavramamış bir devrimci tipolojiden söz edilebilinir. Bu kesimler sanatta yaratıcılık özgürlüğünü kullananların mı, yoksa bu doğal hakka şiddet yoluyla saldıranların mı provokasyon peşinde olduklarını bir daha düşünüp karar vermeleri gerekir. Ayrıca, devlet beslemeli bir grubun ipleri elinde tutan kesimlerce düzenlediği bir linç gösterisini “halkın galeyanı” olarak gören anlayışlara ne denilmeli?
Bu küçük burjuva aydınların açlıktan nefesi kokan halkın gerçek dünyasını algılamaktan uzak oldukları anlaşılıyor. Halkı ve sanatçıları savunmak yerine istihbarat örgütlerinin taşeronlarını kızdırmamak için alttan alan teslimiyetçi anlayışlar teşhir edilmelidir. Sivas katliamında da yakılan sanatçıların provokatör ilan edildiğini buradan hatırlatalım. Sanatçıları, kadını, çocukları ve bilim insanlarını bilinçte ve eylem yoluyla pratikte savunamayan bir devrimci anlayış, sorgulanmayı Everest Dağı kadar hak etmektedir. Egemenlerin bazı kanatlarının, bu tür provokasyonlarla gündemi saptırmak ve muhaliflere göz dağı vererek korkutup sindirmek istedikleri açıktır. Burjuvazi son yıllarda sınıf mücadeleleri konusunda önemli tecrübeler biriktirdi. Sistemin önceleri tam olarak kontrol edemediği birçok oluşum devşirilerek kontralaştırıldı. Neredeyse birçok muhalif alan, psikolojik, kültürel ve ideolojik olarak bir kuşatma, sızma ve denetleme faaliyetlerine uğramaktadır.
Biz burada Türkiye burjuvazisinin, bu yönüyle batı Avrupa modelini uygulamak istediği sonucunu çıkarabiliriz. Bu tür ülkelerdeki alternatif toplumsal yaşam alanının neredeyse tamamı ideolojik ve informatik açıdan denetlene bilinir bir durumdadır. Gelişmiş kapitalist devletler, faşist, kriminal ve bazı komünist örgütlenmeleri, buraların içerisine yerleştirdiği Truva atları sayesinde kontrol edebilmektedirler. Dinci örgütlenmelerin birçoğu da zaten emperyalizmin beslemeleridir. Bunların hemen hepsi, Sovyet devriminin yayılmasını engellemek için geçmişte “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında NATO tarafından tasarlandı. Yani hemen hepsinin Gladio kaynaklı kontra bir geçmişi var. Her ne kadar bu kesimlerin bazıları soğuk savaş sonrası efendileriyle çelişkiler yaşadıysalar da, sınıf niteliklerinin doğası gereği Ortadoğu gibi yerlerde tekrar kullanılmaya devam ettiler. Sayıları az da olsa bu kontra geçmişten kopan ve sömürücü ulusal devletleriyle çelişki yaşayan nispeten halkçı bazı dini örgütlenmeleri bu kesimlerden ayrı tuttuğumuzu belirtmek gerekiyor.
LeMan dergisine yönelik saldırıda taşeron olarak kullanılan İBDA-C kökenli grubun hikayesi ise sınıf mücadeleleri tecrübesi açısından öğreticidir. Bu kesim doksanlı yıllarda devlet tarafından istenildiği gibi kontrol edilemeyen bir kesimdi. Sınıf yapıları ve ideolojileri gereği, Antep’te Hristiyanlık standını bombalamak gibi sivillere yönelik karşı devrimci eylemleri olmasına rağmen egemen sınıf ile de bir çelişki içerisindeydi. Necip Fazıl Kısakürek’in fikirlerinin sentezinden hareket eden bu İslamcı grup, zaman zaman devrim ile karşı devrim arasında eklektik, tutarsız ve kararsız bir özellikte barındırıyordu. “Kendiliğinden zuhur diyalektiği” adını verdikleri bir felsefi belirlemeyle illegal alanda otonom hareket eden hücreler ile bazen kapitalist ticaret ve pazar özgürlüğünün güvenliğini tehdit ediyordu. Bahsettiğimiz yıllarda, bu kesimin “Taraf” adlı yayın organında devrimcilere karşı açıktan bir düşmanlık ifadesi yer almıyordu. Bir yandan Sivas katliamını “kısasa kısas” olarak meşru gören bu çizgi, bir yandan da bazı devrimci kent gerilla güçlerine ittifak mesajları veriyordu. Kuşkusuz bu eklektik ve ara sınıf özellikleri gösteren, ama esas yönü karşı devrimci olan çizgiyi, ideolojik lideri Salih Mirzabeyoğlu önemli oranda belirliyordu.
Bu bahsettiğimiz şahsiyetin, Mahir Çayan’ın politikleşmiş askeri savaş stratejisinden kendi ideolojik hegemonyası lehine faydalanmak istediğini zaten yazılı külliyetinden anlıyoruz. Salih Mirzabeyoğlu’nun ömür boyu içerde tutulmak istenmesinin sebebi, bu örgütlenmenin devletin istediği bir biçimde tam kullanışlı bir aparata çevrilmek istenmesine duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Bir yandan da düzene yönelen tali yönleri cezalandırılarak törpülenmek isteniyordu. Yakalandığında 6 ay boyunca mahkemeye çıkmayı reddeden Mirzabeyoğlu’nun, ölümlü bir cezaevi operasyonuyla yargının önüne çıkarılarak diz çöktürülmek istenmesi, egemenlerin derdest etme yoluyla düzeni sağlamanın ve devşirme geleneğinin bir politikası olarak ortaya çıkıyordu. Dönemin bazı muhalefet partisi politikacı ve hukukçularının verdiği destekle yeniden yargılama yolu açılarak tahliye edilen Mirzabeyoğlu’nun 2014’de Haliç Kongre Salonu’nda Cumhurbaşkanı ile yaptığı basına kapalı görüşme, politika bilimi açısından aydınlatılmaya değer bir konudur. Dolayısıyla bir kültür dergisinin karikatüründen provokasyon çıkaran kimi “aydınların” varsa bir aydınlatıcı potansiyelleri, bu ışığı öncelikle bu son kareye çevirmeleri beklenir…







