
“TC” egemenlik sisteminin ırkçı-tekçi-faşist anlayışının iktidar tahkimi, ezilenlere dönük gerçekleştirdiği katliam ve soykırımlar üzerinden olmuştur. Yaşadığımız coğrafyanın tarihsel hafızası incelendiğinde, karşımıza faşist iktidarlar geleneğinin gerçekleştirdiği sinsi ve kanlı katliamlar tablosu çıkmaktadır. “TC” egemenlik sistemi, gerek faşist iktidarını tahkim etme ve gerekse de, iktidarlarının tehlikeye girdiği her tarihsel kesitte, acımasız ve kanlı operasyonlar planlamış, resmi ve kontra güçlerle ezilenlerin tarihsel belleğinde unutulmaz izler bırakan katliamlar gerçekleştirmiştir. Ezen sınıfın sömürü ve egemenlik aygıtı olan devletin, “yasal” ve “yasa dışı” yapılanmaları eliyle devreye konulan tüm bu katliamlarda ana hedef, ezilen ve sömürülenlerin kurtuluş umudunu bastırmaktır. Tarihsel bağlamda öne çıkan mücadelenin niteliğine göre, sosyal-ulusal kitle potansiyeli ve dinamiğini hedef olarak seçen burjuva iktidarlar, coğrafyamızda komünistleri, devrimcileri, Ermenileri, Kürtleri, Alevileri, Hristiyanları, katliam ve kıyımdan geçirerek devlet egemenliğinin temelini döşemişlerdir. Yani karşı devrim egemenliğinin iktisadi, ideolojik, siyasal ve kültürel statükolarını korumak için, örgütlü halk hareketine, ulusal bağımsızlık mücadelesine ve özellikle sınıf hareketine karşı sistemli şiddet örgütlemekte, kitlesel katliam, infaz, işkence ve kural tanımaz yöntemlerle öldürme fiilini, süreklileşmiş bir politika olarak icra etmektedir. Bugün coğrafyamızda her ayı, günü, kanlı kılan birçok meydanda, sokakta, dağlarda, ezilenler adına ayrı bir hikayeye konu olan acı ölümler, katliamlar, kaybetmeler vb. insanlık dışı uygulamalarla hafızamıza kazındığı gibi faşizmin de kanlı yüzünü anlatmaktadır.
Mart ayı da “TC” egemenler sisteminin kanlı-karanlık elleriyle halkımıza karşı gerçekleştirdiği katliamların bilançosu ile doludur. Askeri darbeler ve kontra planlamaların karanlık güç olarak devreye konulduğu, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında toplumsal trajedilerden kesitler sunan katliamların yolu üzerindeki “Mart Katliamları”, ezilen ve sömürülenlerin tarihsel hafızası olduğu kadar, mücadele belleğidir, hesap sorma bilincine kaynaklık eden tarihsel olaylardır. Bu anlamıyla Mart ayı sadece faşizmin gerçekleştirdiği katliamlarla değil, aynı zamanda direnişlerle, mücadele şiarlarıyla, kazanılan mevzilerle öne çıkan tarihsel birikimlerimizin adıdır. 68 kuşağının yükselen öğrenci, işçi ve köylü hareketine karşı emperyalizmle bağı içinde devreye konulan 12 Mart darbesi akabinde, Kızıldere’de Mahir ve yoldaşlarını katleden, 16 Mart’ta faşistlere karşı direnen öğrencilerin üzerine kontra yapılanma eliyle bomba ve kurşun yağdıran, Gazi Mahallesi’nde emekçilerin üzerine ölüm kusan, Newrozlarda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, Kürt ulusuna, kadınlara, zulüm ve zorbalık uygulayan bu faşist düzendir. Ama tarih sadece bu yönüyle belleğimiz değildir. Kan deryasının ortasında yüzünü özgürlüğe dönerek ölümsüzleşenlerin bıraktığı asıl miras, direniştir, cesarettir, kazanma bilincidir. Yani Mart ayı, bir yanı ile faşist iktidarların kanlı yüzü iken, diğer yanı ile devrimcilerin, komünistlerin, ezilen ve sömürülenlerin direniş siperidir. Tarihsel tecrübe ile sabittir. Her katliamın, aynı zamanda direniş pratiği vardır. Kızıldere’den Dersim’e, darağaçlarından ölüm oruçlarına, sokaklardan dağlara, Gazi’den Ümraniye’ye, Halepçe’den Kamışlo’ya, tiranlığa karşı direne direne katledildiğimiz bu tarih, egemenlerin halkların üzerine örtmeye çalıştığı o kara bulutları dağıtarak abideleşen, güçlü yanımızı temsil eder.
Emperyalist ve komprador iş birlikçi faşist düzenin soygun ve sömürü çarklarını daha kemirici döndürebilmek için 12 Mart 1971’de, askeri faşist darbe eliyle, dalga dalga büyüyen işçi ve emekçi hak arama eylemlerine, toplumsal itirazlara, devrimci ve komünistlere yönelerek, faşizmin kanlı planlarında yeni bir süreç başlattılar. Derinleşen yapısal iktisadi ve siyasal krize paralel olarak yükselen toplumsal muhalefet, önemli bir toplumsal dinamizm yaratırken, reformist, revizyonist, parlamentarist anlayışları mahkum ederek boy veren 71 devrimci silahlı kopuşu, akabinde faşist cunta, komprador burjuvazi tarafından iş başına getirildi. Komprador sermayenin çıkarlarını ve tıkanan damarlarını süngü gücüyle baypas etmek olan 12 Mart Askeri faşizmi, hak arayan işçi ve emekçileri, direnen toplumsal güçleri geriletmenin temel adımı olarak 71 devrimci çıkışının kahraman devrimci, komünist önderlerini katletmekle işe koyuldu. İdam sehpalarında Denizler, Kızıldere’de Mahirler, Nurhaklarda Sinanlar, ve adını sayamayacağımız devrimciler, komünistler, aydınlar, demokratlar, zindanlarda, dağlarda, sokaklarda katledildiler. Ve o “komünist heyulanın” coğrafyamızdaki nitel duruşu, komünist önder Kaypakkaya, geliştirilen bu kapsamlı saldırı sürecinde, Amed zindanlarında amansız işkencelere karşı direngen bir baş olarak bayraklaştı.
30 Mart 1972 Kızıldere Direnişi: “Biz Buraya Dönmeye Değil Ölmeye Geldik” Şiarıyla Direnenler Bize Büyük Miras Bıraktılar
Devrim denen o büyük davaya bağlılık, devrimcilerin eşine nadir rastlanan direniş ve feda bilinçleri ile pratik alanda anlam kazanır. 30 Mart 1972 tarihinde, Kızıldere’de, Mahir ve yoldaşları, bu anlamı can bedeli direnişle ölümsüzleşerek, ezilenlerin tarihine onurlu bir yaprak eklediler. Bu sadece devrim uğruna yazılan bir direniş destanı değil, bu bütünsellikte ortaya konan güçlü bir devrimci dayanışma, devrimci siper yoldaşlığıydı. Mahir Çayan ve yoldaşlarının, devrimci savaş pratiği içinde, Denizlerin idamını engellemek için, harcını kan ve can ile yoğurdukları devrimci dayanışma bilinci, biz ardıllarına güçlü bir mirastır. Denizlerin idamını engellemek için, üç İngilizi rehin alarak Tokat- Niksar, Kızıldere köyüne çekilen Mahir ve yoldaşları, “TC” devletinin polis ve askeriden oluşan katliam taburuna karşı büyük bir direniş sergileyerek ölümsüzleştiler. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sebahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ömer Ayna, Ahmet Atasoy ve Erhan Saruhan, ardıllarına devrim düşünü bırakarak ölümsüzlüzleştiler.
Siyasi, pratik, politik ve moral değeriyle Kızıldere Direnişi, 71 silahlı devrimci kopuşunu yaratan devrimci ve komünistlerin direniş destanlarından biri olarak rehberimizdir. Koşulların, olanakların olumsuzluğunu bahane ederek sistem sınırlarına teslim olan oportünist-sağ tasfiyeci anlayışların, devrimci savaşı öteleyen duruşlarına meydan okuyarak, devrime, devrimci bir direnişle yol açan 71 silahlı devrimci kopuşu ve Kızıldere Direnişi, bugün de devrimci hazinemiz olarak yol göstericidir.
Yaşamayı Kavga İçin Seçenler Ölürken Bile Asla Yenilmediler !
Ama sağ göğsümdeki yaram üzerine yemin ederim ki,
Yemin ederim ki,
Evlat acısıyla kavrulan ananın gözyaşı üzerine,
Yemin ederim ki,
İsyankar bakışlar ve göğe varmış başlar üzerine,
Yemin ederim ki,
En son sırtımda taşırken, sıcak nefesini hissetmediğimden,
O’nunla beraber öldüğüm ve
Ağırlaşmasına rağmen indiremediğim,
“öldü” diyemediğim,
kurşunla parçalanmış yoldaşım üzerine,
Yemin ederim ki,
Napalmın, gazın kavurduğu bebenin,
Bütün güzelliklerine düşman eli değmiş hayata küskün,
Kürt kızının dirilişi üzerine,
Nasıl yargılandıysa ihanet ve teslimiyet,
Nasıl ki boyun eğdirildiyse yılansı başa,
Aynı öyle sorgulanacaktır bu umarsızlık (Proletarya Partisi 4. Genel Sekreteri Cüneyt Kahraman)
Takvimin yaprakları 15 Mart 1997’yi gösterirken, Dersim’in Çemişgezek ilçesinde, MKP 4. Genel Sekreteri Cüneyt Kahraman, yedi yoldaşıyla birlikte ölümsüzleşti. Kavganın en çetin koşullarında, ikirciksiz yürüyen, silahının kabzasında kuşandığı cüretle, halkın davası için gerilla alanlarında zulme meydan okuyan komünist önder Cüneyt Kahraman, Mart ayında yedi yoldaşıyla birlikte şafağı aydınlatan bir meşaledir. “TC” hakim sınıflarının “Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisi” kapsamında, Dersim başta olmak üzere Kuzey Kürdistan coğrafyasında ABD’nin Vietnam halkına yönelik uyguladığı insanlık dışı uygulamalarla halka yönelen “TC” egemenlerine karşı proletarya partisinin “Vietnamlaşarak” gerilla savaşıyla karşılık verme pratiğinde, Cüneyt Kahraman yoldaşın pratik-politik katkısı tartışmasızdır. O, İsmail Kahraman, Işıl Akbayır, Songül Özdemir, Şafak Demir, Hülya Muratkan, Mehmet Göynek ve Garip Kalkan ile birlikte, zifiri karanlığı yararken, ölümsüzlüğüyle şafağa, keskin bir devrim fikrini yazmıştır.
Tarihi yapan gerçek kahraman halk kitlelerinin mücadelesi, bu mücadeleyi somut iktidar hedefine kanalize eden devrimci-komünist önderliklerin tayin edici rolüyle kurtuluş davasında niteliğe dönüşür. Tepeden tırnağa silahlanmış halk düşmanı egemenlere karşı, eldeki bir mavzerle başlamış, destansı direnişlerle, düşman kalelerini imha pratiğiyle, çatışmalarda faşizmi bozguna uğratma savaşçılığıyla gelişerek, kan ve can bedeli fedakarlıklarla bu tarih örülmüş. Yüzlerce komünizm savaşçısının, halkın davası uğruna bireysel çıkarlarından soyunarak birleştiği bu kavga, Cüneyt Kahraman yoldaşla daha güçlü temsil edilmiş, en zor koşullarda bir adım daha öne çıkarak, devrim sorumluluğu, önderlik bilinci ateş hattında bombanın parçaladığı ciğer zorlanarak ileri taşınmıştır.
Bu önderlik bilinci, halk sevgisi, davaya bağlılık, zor koşullara aman dilemeyen ısrar, öğreticidir, kavranması gereken ana halkadır. Devrimci zor aynı zamanda zor koşulları göğüslemeyi mutlak kılar. Yoldaşların canıyla, teri ve emeğiyle büyüttükleri bu davaya bağlılık duygusunu, halklarımızın kurtuluş umudu olan devrim davamızla birleştirerek sahiplenmek, öne çıkarmak, Cüneyt Kahraman gibi, zifiri karanlıktan şafağa yürüyen öncellerimizin bayrağıdır.
Ve Mart Ayının Direniş Yüzü Olmuş Niceleri!
Askeri ve “sivil” darbeler düzeniyle, “OHAL” rejimiyle, parlamento maskesiyle iktidarını tahkim eden faşizm, katliam ve “faili meçhul” cinayetlerle, idamlarla, işkencelerle, infazlarla; devrimcileri, sosyalistleri, aydınları katletmeyi, siyasal paradigması olarak süreklileştirmiştir. Emperyalist ilişkilerle bütünsellik kapsamında kontrgerilla vb. çetelerle örgütlenen sinsi planlar ve provokasyonlar, bu siyasal paradigmanın bir diğer ayağıdır. Ezilen ve sömürülen yığınların örgütlü mücadelesi ile tüm bu karanlık planların hesabı sorulmadıkça, devrimci, sosyalist, yurtsever aydın güçlere karşı bu siyasetin daha sinsi, karanlık yöntemlerle süreceği açıktır. Bu bağlamda, tarihi okumak, yaşanmışlıkların trajedisini anlatmak değil, bu trajediden devrimci hesap sorma bilincini mücadele ile bütünleştirmektir.
16 Mart 1978’de, İstanbul Üniversitesi’nde, üniversiteleri aydınlanmanın odakları olmaktan çıkarmak isteyen karanlık iktidar güçleri, öğrencilerin üzerine bomba ve kurşun yağdırarak 7 öğrenciyi katletmesi, bu hesap sorma bilincimizin tarihsel bir kesitidir. Baskı ve şiddetle, özgürlük ve eşitlik mücadelesini bastırmayı hedef olarak belirleyen faşizm, üniversitelerde, fabrikalarda, tarlalarda boy veren uyanışı sindirmek için, kontra ellerle gerçekleştirdiği katliamlardan biridir 16 Mart öğrenci katliamı. Bu katliamın polis şefleri Şükrü Balcı ve Reşat Atay üzerinden örgütlenen “TC” devleti eliyle gerçekleştirildiği sabittir. Katliam dosyasının zaman aşımına uğratılarak faillerin devlet hukukuyla koruma altına alınması ve cinayetin “meçhuller” rafına kaldırılması bunun açık kanıtıdır. Bahçelievler, Maraş, Sivas, Ankara Gar, Suruç, Diyarbakır, Reyhanlı katliamlarında ortaya çıkan bu karanlık kontra el, faşizmin kitlesel imhaya dönük karakterinin birkaç örneğidir. “TC” hakim sınıflarının derin kuyu arşivlerinde saklı tutulan bu “faili meçhul” cinayetleri gün ışığına çıkarıp kanlı tarihi sahipleriyle karanlıklarında boğmak, ezilenlerin devrimci intikamıdır.
16 Mart katliamının yıl dönümünü, 12 Eylül AFC’si karşısında boyun eğmeden, 13 Mart 1982 yılında, dar ağacında halkımızın kurtuluş davasında sembol olan Seyit Konuk, Ethem Coşkun ve Necati Vardar, 21 Mart 1982’de Diyarbakır zindanlarında Newroz ateşini bedeninde harlayarak ölümsüzlüğe yürüyen Mazlum Doğan şahsında anmak, örnek mücadele tarihimizin faşizmin katliamlarıyla hesaplaşma çizgimizdir. Onlar sindirmek için katliamlar yaparken, bu katliamlar halkın öfkesini büyütmektedir. Onlar devrimi boğmak için devrimcileri katlederken, devrimciler destansı direnişlerle tarihin destanı oldular, yarınlarla kurulan değerlerimiz olarak anlam kazandılar.
Gazi ve Ümraniye Katliamlarıyla Faşizmin Kontra Eli Yine Devrededir!
Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin gerilla mücadelesi ve işçi-emekçi muhalefetiyle bütünlük içinde önemli yükseliş gösterdiği ve “TC” hakim sınıflarının ekonomik-siyasal kriz halinin belirgin olarak öne çıktığı bir tarihsel koşulda, 12 Mart 1995 yılında, faşizm “karanlıktaki tetik” olan kontra güçlerini bir kez daha harekete geçirmiştir. Kontra tim, şoförünü öldürerek gasp ettiği ticari taksiyi kullanarak Gazi Mahallesi’nde kahvehaneleri taramış ve Halil Kaya adında bir Alevi dedesini katletmiştir. İsmiyle değil ama Alevi dedesi kimliğiyle Halil Kaya seçilmiş bir hedeftir. Yükselen devrimci muhalefet ve devrimci mücadeleyi geriletmek için, mezhepsel çatışmaların önünü açmak, sınıfsal çelişkileri gölgelemek, gelişen Kürt ulusal mücadelesi, Alevi-Sünni toplumsal kamplaşması derinleştirilerek, toplum farklı bir çatışmanın içine çekilmek isteniyordu. Tam da 12 Mart askeri darbesinin yıl dönümüne denk getirilen bu kontra saldırı, toplumsal kutuplaşma tetiklenerek, özellikle sınıf eksenli direniş ve devrimci mücadele kırılmaya çalışılmıştır. Mezhepsel-dini-etnik kutuplaşma için Alevilerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nin seçilmesinin bir nedeni de devrimci ve komünist hareketin örgütlenme ağının geniş olmasıdır. Bu örgütlenmeleri dağıtmayı hedefleyen hakim sınıflar, toplumsal kutuplaşma çatışmaları ortamını yaratarak bunu saldırıları için gerekçe haline getirmiştir. Nitekim kontra saldırısı sonrası, “sorumluların bulunması için” eyleme geçen Gazi halkı, devletin askeri güçleri tarafından hedef gözetilmeden taranmış, Gazi ve Ümraniye’de olmak üzere, 22 kişi katledilmiştir. Bu katliam, burjuva egemenlik aygıtı olan devletin provokasyon ve cinayetler dönemlerinin bir parçası olarak, devreye konulan kontra güçler eliyle gerçekleştirilmiş kanlı bir operasyondur. Bu katliamın sorumluları devletin “şefkatli kollarında” korunurken, katledilenlerin anıları, devrimci mücadelemizin dinamiğidir.
“Elma Kokusu” ile Gelen Kitlesel Ölüm; Halepçe!
Her diktatörlük, bir diktatör yaratır. Ve her diktatör, diktatörlüğün amaçları bağlamında kan emicidir, zalimdir, insana ve yaşama düşmandır. Kürt ulusuna karşı uygulanan inkar ve imha siyasetinin bir başka merkezi olan Irak ve dönem bağlamında Saddam diktatörlüğü, kimyasal gazlarla 16 Mart 1995 yılında 5000 Kürdü katlederek tarihin lanetli yüzü olmuştur.
İran-Irak savaşının son dönemecinde, Halepçe halkının İran askerlerini “sevinçle karşıladıklarını” bahane ederek, Irak egemen güçlerinin Kürt ulusu üzerindeki zulmüne yeni bir katliam ekleyen Saddam diktatörlüğü, “Kimyasal Ali” lakaplı Ali Hasan el Macid eliyle kimyasal silahlar kullanarak çocuk-kadın-yaşlı- gençlerden oluşan 5 bin Kürdü katletmiştir. Hava saldırısıyla VX, Sarin, Tabun ve Hardal gazı kullanarak yapılan bu barbarlık, sokakları insan cesediyle doldurmuştur.
BBC muhabiri John Simpson’un yerinde gözlemleyerek kaleme aldıkları katliamın vahşetini anlatmakta çarpıcıdır: “Bugün Irak askerlerinin 16 Mart 1988’de Kürtlerin yaşadığı Halepçe kentinde kimyasal silah kullanarak binlerce sivili öldürmesinin yıl dönümü. Saldırının sonrasında şahit olduklarım, hayatımda gördüğüm en kötü görüntüydü. Sokaklar, duvar dipleri kıvrılmış cesetlerle doluydu. Yakından baktığımda birçok kişinin birini korumaya çalışırken öldüğünü gördüm. Korumaya çalıştıkları bebekleri, çocukları ya da eşleri de ölmüştü. Saddam Hüseyin’in askerlerinin Halepçe’nin Kürt nüfusuna ders vermek için rastgele attıkları sinir gazlarından korunmanın yolu yoktu. Daha önce İran-Irak savaşı sırasında askerlere karşı kullanılan kimyasal silah saldırısı sonucunda ortaya çıkan dehşet manzaraya tanık olmuştum. Ama bu sinsi, zalim gazların savunmasız kadın, erkek ve çocukları ne hale soktuğunu görmek daha kötüydü. Irak savaş uçaklarının attığı bu gaz bombalarının etkisi çok aniydi. Bombalardan birinin düştüğü bir odada yemek yeniyordu. Herkes ölmüştü ama her şeyin bir-iki saniye içinde gerçekleştiği belliydi. Yaşlı bir adam ekmeğini ısırırken ölmüştü. Bir başkasının ise gülümsemesi sanki bir şakanın ortasında asılı kalmıştı. Diğerlerini ise yavaş ve acılı bir ölüm bulmuştu. Vücudu neredeyse bir çember gibi kıvrılmış, başı ayaklarına değen bir kadın görmüştüm. Giysileri kan ve kusmukla kaplı, yüzü dayanılmaz bir acıyla buruşmuştu.”
Bölgesel gericiliklerin Kürt ulusuna uyguladığı milli zulüm, dört parça Kürdistan’da, sayısız katliamlarla uygulana gelmiştir. Bölgesel düzlemde soruna yaklaşıldığında, Ağrı, Zilan, Koçkiri, Şeyh Said, Dersim Soykırımı ve katliamları, Halepçe, Kamışlı katliamlarının yolu üzerindedir. Aktörler farklı olsa da sınıf nitelikleri ve egemenlik biçimleri ortaktır. 12 Mart 2004 yılı da Esad diktatörlüğünün Kürt ulusu üzerine ölüm yağdırdığı tarihtir. Bir futbol maçı karışıklığında ölen 8 kişinin cenaze törenine saldıran BAAS rejimi, 52 kişiyi katlederek Kamışlo’yu kana bulamıştır.
Egemenlerin sınıfsal niteliklerinden, idamlardan, sokak infazlarından, dağ başlarından, Bir’er-On’ar ve kitlesel katliamlardan geçerek bugünlere gelen devrim-sosyalizm ve komünizm mücadelemizin, direniş, özveri, fedakarlık dolu tarihsel sayfalarımız, biz ardıllarına umudun, haklılığın, meşruluğun kazanacağını anlatıyor. Bugün AKP-MHP iktidarı eliyle, hakim sınıfların çıkarları bütünlüğünde dizayn edilen çizgi, kuralsız bir biçimde faşizmi tahkimidir. Ekonomik-siyasal-hukuksal kapsamda, sermayenin en geniş çıkarlarına göre tahkim edilen faşizm, tüm toplumsal muhalefete karşı kapsamlı saldırılarla iktidarını sürdürmek istemektedir. Toplumsal muhalefete karşı “yasal” ve gizli askeri güçlerin kuşatması devrededir. Bölgede yayılan emperyalist savaşa göre planlanan “iç cephe tahkimi”, esas itibarıyla meşru toplumsal muhalefeti boğmaktır. Onların tarihsel tecrübesi, kirli yöntemlerle, emekçileri, muhalif dinamik ve potansiyeli, ayağa kalkan kadınları, itiraz eden aydınları, topluma devrimci umut olan sosyalistleri, komünistleri katletmektir.
Aynı kesitte, bölgede yayılan emperyalist savaşların sonucu, ezilen ulus ve inançlar, sömürülen sınıf ve halk katmanları, bu kirli savaşın hedefi olarak katledilmekte, daha büyük katliamlarla yüz yüze bulunmaktadırlar. Alevilere, Filistinlilere, Kürtlere, Dürzilere karşı gerçekleştirilen katliamlar örneğinde olduğu gibi. Yani tarihsel olarak andığımız Mart ayı katliamları devam etmektedir. Baskı ve sindirme politikalarıyla, işgal ve ilhaklarla, savaş ve çatışmalarla örülen gerici süreç, ezilen ve sömürülen halkı vurmakta, silahlı şiddetin ilk kurbanları halk olmaktadır.
Ezilen ve sömürülenlere karşı gerçekleştirilen katliamlar, bizler açısından pasif bir tarihsel anı değil, mücadelenin güncel ihtiyaçları ekseninde örgütlenme- savaşma ve hesap sorma dinamiğidir. Tüm bu saldırı ve katliamlar, işçi sınıfı ve ezilenlerin, kendi sınıf bilinci perspektifi ile örgütlenme ve mücadele etme iradelerine karşı gerçekleşmektedir. Ezilenlerin hafızası, geçmişin deneyimleriyle geleceği kazanmaktır.
Kaynak/Halkın Günlüğü








