
2026’ya, bugünlere değin ellerimize bırakılmış en güzel mirastır “Direniş”. Kulaklarımıza fısıldanan en güzel destan; faşizmin heyulasıyla en baş başa kaldığımız noktada, kök saldığı yüreklerimizden umutla çiçek açan, zafere boy veren ve durmaksızın büyüyen bir filizdir.
Direnişin en anlamlısı, uğruna kendini ölüme adayanlarındır. Örnek edindiğimiz, yıllardan bize kalan da İbrahim Kaypakkaya ve onun çizgisini sahiplenenlerin mücadelesidir. Sahiplendiğimiz direniş, fikirlerimizi ve kavgamızı anlamlı kılandır.
İbrahim Kaypakkaya da elbet bir gençti. Herkes gibi o da yoksulluğun mesken ettiği Türkiye coğrafyasında büyümüştü. Halkın bu sefalete, baskıya ve içerideki çeşitli azınlık mücadelelerine tepkisiz kalmasının istendiği ve susturulduğu; bireylerin görüşlerinin tek tipleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde, yaptığı tespitleri çekinmeden söyleyecek kadar cesur, işkencehanelerde ser verip sır vermeyecek kadar davasında istikrarlıydı. Diyarbakır’da devlet eliyle 24 yaşında katledildi; lâkin otopsi incelemelerinde apaçık biçimde ağır işkenceler gördüğü kanıtlanmış, söz konusu iddia Kaypakkaya’nın ifade ve pratikteki tavırlarında sergilediği tutumla çelişmiş olsa da ölümü dosyaya “intihar” olarak geçti.
İbrahim’in kollarında iğne izleri, vücudunun çeşitli yerlerinde morluklar bulunuyordu. Tutuklu tutsaklar, İbrahim’in ölümünden kısa bir süre sonra yazdıkları dilekçede, hücresinden alınarak MİT’e götürüldüğünü, MİT’te yapılan işkencelerle öldürüldüğünü, yetkili mecralara taşınmaması ve kamuoyuna gerekli açıklama yapılmamasının bunun en büyük kanıtı olduğunu anlattı. Yine yoldaşları da verdikleri dilekçelerde, bahsedilen olayın görgü tanıklarının olduğunu doğruladı.
Gayet belliydi ki devlet, aylar süren tecride rağmen konuşturamadığı İbrahim’in iradesinden korkmuştu. Reformist-revizyonist ideolojik temellerin içinden sıyrılmış, aydınlanmacı-Marksist geleneğe karşı görüş ve pratiklerini geliştirmiş Kaypakkaya’nın, devletin kendi gerici-feodal dinamiklerini bozarak üstteki burjuvaların ve sistem yöneticilerinin rahatını bozacağını biliyorlardı. Ortadan “temiz bir şekilde” kaldırabilmek için de böyle bir planlamaya gidilmişti.
İbrahim’i katledenler, arkadaşlarından bazılarına “İbrahim’i öldürdük. Çobansız kaldınız, bakalım ne yapacaksınız?” demişti. Kanlı devletten korkmayanları sürü benzetmesiyle küçük görmeye, iradelerini zayıflatmaya çalışıyorlardı; fakat kitle, gereken cevabı gösterdiği direngenlikle veriyordu.
İbrahim Kaypakkaya, doğduğu ve büyüdüğü köyden İstanbul’a gelene kadar geçirdiği dönemde, ezen–ezilen çelişkisini bilfiil izleme, hatta yaşama fırsatı edindi. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda bulunduğu yıllarda da bu çelişkinin peşini bırakmadı; lisede türlü faaliyetlere katıldı. Arkadaşları ile birlikte Çapa Fikir Kulübü’nün kurulmasında öncülük etti. Bu çalışmaları gerekçe gösterilerek o ve arkadaşları hakkında okuldan atılma kararı verildi; fakat bunlar İbrahim’in fikirlerine ket vurmaya yetmedi.
Temel niteliğinin yarı sömürge ve yarı feodal olduğu iktisadi yapıların varlığı ve gelişiminin Türkiye’de işçi sınıfının konumunu daha da belirginleştirdiği yıllardı. Sınıflar arası çelişkinin bu denli derinleşmesi sonucunda Türkiye–Kuzey Kürdistan alanındaki kitlesel mücadele süreci anti-emperyalist/anti-kapitalist bir hatta ivme kazandı.
Bu kitle hareketi, işçi direnişleri özelinde zayıftı. Mamafih devrimci mücadele mirası özelinde de Paramaz ve Mustafa Suphi’nin dışında, 50 yıllık reformist-parlamentarist-revizyonist anlayışların etkisi altında 1968 sürecine gidiliyordu. Özetle Türkiye–Kuzey Kürdistan muhalefeti, 1960’tan ’71’e uzanan süreçte bu fikirlerin gölgesinde gelişmiş anlayışların etkisinde ve bilimsel sosyalizmi geç öğrenmiş olma gerçekliğiyle, uluslararası sosyalist hareketin birikmiş sorunlar yumağı içinde ilerliyordu.
Mustafa Suphiler’in ardılı olduğunu iddia edenlerin 1960’lara taşıdığı TKP, çizgisinde saptığı için mevcut koşullarda referans alınacak bir geleneğe sahip değildi. ’71 Kopuşu’nu yaratan sürecin orijinini Milli Demokratik Devrim (MDD) – Sosyalist Devrim (SD) ayrışması olarak ele alabiliriz.
MDD, gençlik içinde geliştirdiği ilişki hususunda SD’den ayrılıyordu ve aydınlık arayışındaki kitle, MDD bünyesinde güçlü bir dinamik oluşmasına imkân yaratıyordu. Bu dinamik, mevcut reformist düzeyi aşma amacı güderek çeşitli işçi-köylü ve gençlik kitlelerindeki hareketlenmelerle birleşerek amaçlarını pratikte ortaya koyuyordu.
Bu pratik kopuş da 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve 1968 patlamasının getirdiği toplumsal muhalefet üzerinde gelişiyordu.
Böyle bir ortamın yaratıldığı noktada İbrahim Kaypakkaya, örgütlü olduğu TİİKP’nin Kemalizm, Kürt hareketi ve MDD tutumlarını revizyonist ve uzlaşmacı bularak yönetici kadroyu da revizyonist olarak değerlendirdi. Bu aşamada pratik bir ayrılma sergilemedi; parti içinde 2 yıl boyunca ideolojik mücadele yürüttü. Böylece TİİKP içinde bir MLM muhalefeti gelişti. Bu yalnızca bir muhalefetten ibaret olmasına rağmen, TİİKP yöneticileri gelen eleştirileri kabullenip değerlendirmek yerine, başta Kaypakkaya olmak üzere muhalefetin öncü kadrolarını teşhir ve tecride yöneldi. Muhalefete “muhalif olma” durumu yaratılmadı; buna hak tanınmadı.
1972 yılında TİİKP yönetici kliğinin bu tavırları koruyacağı, muhalefetin önder kadrolarına ve fikirlerine yönelik bu saldırı ve bastırma politikalarının devam edeceği anlaşılınca ve kurum içinde demokratik merkeziyetçilik ilkesinin yürütülmediğine ilişkin kesin bir yargıya varılınca, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde pratik bir kopuş gerçekleşti.
Kaypakkaya’nın bu kopuşu, ’71 genel kopuşunun üstüne nitel bir sıçrama olarak nitel bir kopuştur. Bu kopuş, başka bir söylemle aydınlanmacı-Marksist teoriden, resmî ideolojiden, resmî tarihten, feodal devletin tüm kurumlarından, sosyalizm adına hüküm sürmüş modernizmden kesin ve dönüşümsüz bir kopuş demekti.
İbrahim Kaypakkaya elbette ki 15–16 Haziran direnişlerinden, 68 Hareketi’nden ve Kürt isyanlarından çıkardığı derslerin bilinciyle böyle bir çıkışın varlığını ortaya koymuştu. Onun farkını esas ortaya koyan ise Büyük Proleter Kültür Devrimi (BPKD) ile Marksizm’in üçüncü nitel aşaması olan Maoizm’dir.
Kemalizm ve Kürt sorununa ve Türkiye–Kuzey Kürdistan koşullarına yönelik “Genel Eleştiri”, “Kemalizm” ve “Türkiye’de Millî Mücadele” yazıtlarını, aydınlanmacı-Marksist anlayışa karşı BPKD’nin ışığında ilerleyerek geliştirdi. Öyle ki ortaya koyduğu bu tespitlerle Türkiye–Kuzey Kürdistan devrimci mücadele tarihinde ilk kez, devrimin tüm temel konularında MLM bilimin yaratıcı bir şekilde uygulanabilir temelini tanımladı.
İbrahim Kaypakkaya, Ocak 1973’te bir jandarma baskınında yaralı olarak kuşatmadan çıksa da beş gün sonra bir ihbar sonucu tutsak düştü. Diyarbakır zindanlarında aylar süren sistematik işkence ve tecride maruz kaldı. Devletin tüm baskılarına rağmen ser verip sır vermeme geleneğinin temsilcilerinden oldu. Ölümün gelişi onu korkutmadı. Nitekim 18 Mayıs 1973’te, otopsi dosyası ve görgü tanıklarının varlığı hiçe sayılarak katledilişine intihar süsü verildi.
Faşizm, İbrahim’in ölü bedeninden bile korkmuştu. Köyünde törenle defnedilmesini yasaklamış, mezar başına da “takipçi” dikmişlerdi. Takipçiler, mezarın başında günlerce bekledi; İbrahim’in çözünmesini, bedeninin toprağa karışmasını izlediler. Bu süre zarfında mezarın başına kimseyi yaklaştırmadılar. Sanıyorlardı ki toprağa İbrahim’le birlikte ortaya koyduğu devrimci komünist çizgi de karışacaktı.
İbrahim Kaypakkaya, hiç kuşkusuz Türkiye–Kuzey Kürdistan coğrafyasında süregelen ve zamanla revizyonist, reformist, hatta durağan bir çizgiye girmiş egemen sol sistematiğine indirilmiş bir yumruğun önderiydi. Yarattığı gelenek ve MLM bilimin ışığında geliştirdiği yaklaşım, pratikte çeşitli kazanımların ve birçok işçi-köylü ile gençlik direnişinin başarısının önünü açtı.
Başta Kürt ulusu olmak üzere ezilen ulus, azınlık ve inançlara uygulanan baskı ve asimilasyona karşı mücadelede gerçek bir özgürlük ve kurtuluşu ortaya koyan sınıfsal bir perspektif miras bıraktı. Ve bu ayırt edici komünist kişiliğiyle Kaypakkaya, binlerin yüreğine saçıldı. Bunun içindir ki devrimci-komünist kitle hareketinin ileri temsilcisi olan gençlik hareketi, hiçbir baskının esiri olmadan, yılmadan ilerledi. Yoldaşların dillerinde, köylülerin hatıralarında, çocukların gıpta dolu bakışlarında günümüze değin İbrahim Kaypakkaya yaşadı, yaşatıldı.
İsmiyle birlikte çizdiği çizgi de sahiplenilerek birçok eylem ve direniş hareketinde uygulandı. Gerek 1 Mayıs Mahallesi’nin mücadele sürecinde, gerek Gezi Ayaklanması’nda direnen kitlenin içinde, gerek türlü üniversite ve liseyi kapsayıcı gençlik eylemlerinde ön saflarda, her koşulda ezilenin yanında kendini var etti. Yakın süreçte reformizm ve sermayedarların tekelinde işleyen komprador kapitalist sisteme karşı yükselen kitle hareketinin sürdürdüğü Saraçhane Direnişi’nde de kendine yer bulan bir ideolojik gelenek hâline geldi.
Gençlik olarak bu geleneği kuşanmanın kıvancı ve daha ilerilere taşıyacak olmanın bilinci ve sorumluluğuyla yürüyoruz. Kaypakkaya, kapitalist sömürü ve soygun sisteminin özgürleşmeye mahkûm ettiği her sosyal, kültürel sınıf ve topluluklara mücadele etmenin yüceliğini ve hiçbir burjuva aygıtının önünde baş eğmemenin onurunu miras bıraktı. Direniş bize miras bırakıldı…
Ondan sonra da katledildik elbet. Sistem bizimle her karşılaştığında İbrahim’in 1973’te verdiği cevabı verdik. Feodalizmi, emperyalizmi, komprador kapitalizmi işkencehanelerde yüzlerce, binlerce kez yendik.
“Tek yürektik sizi uğurlarken
Varlığınız kadar yokluğunuz da korkutuyordu zalimleri,
Yüreklerini bitimsiz sevdalarla dolduranlara
Ölümün hükmü yoktur.”
18 Mayıs nezdinde direnenlerin, dövüşenlerin, düşenlerin yürüttüğü mücadeleyi selamlıyoruz. Erdemleri rehber, anıları mücadelemize ışık olsun.









