
Bu günler de yine bir “Muzaffer Oruçoğlu’nu linç etme” ritüeli ile karşı karşıyayız. Artık gelenekselleşen bu saldırı ve linç kampanyaları karşısında söz söylemek ne kadar zül hale gelmiş olsa da bu sonuncusu hakkında birkaç değinmede bulunmak içeriği ve biçimi gereği kaçınılmazdır. Zira bu sefer ki diğerlerinden farklı, ayrışan özelliklere sahip. Bu saldırının yaklaşım, içerik ve kapsamı neredeyse klasik özel savaş teknikleri kullanıldığını bu sefer farklı bir organizasyon içinde olunduğunu göstermektedir.
İlginç bir bileşimi vardır. Kent küçük burjuvazisi ile kır küçük burjuvazisinin artık çürümeye yüz tutmuş, devrimci gündem ve çalışmalardan kopup kendine dönmüş, kurnaz, öfkeli, içten pazarlıklı kesimlerinin nasıl canhıraş bir çabayla ittifak olduğunu görmek açısından iyi doneler sunan bir yan gündem. Bunları bir araya getiren öfkenin asıl kaynağı Muzaffer Oruçoğlu değildir. Aslında doğru yerden bakıldığında Muzaffer Oruçoğlu umurlarında bile değildir. Özellikle kır küçük burjuvazisinin asıl hesaplaşmak istediği ve açıktan yapmaya cesaret edemediği durum hayatlarının bir döneminde komünist hareketin içinde bulunmalarından kaynaklı yaşadıkları kişisel travmaların hesabını sormaktır. Gizli iç pişmanlıklar, hazımsızlıklar, yediği tokadı, yattığı hapsi, çektiği açlığı unutamayanlar bunu büyük bedeller sayarak kendileri komünist harekete karşı bitmeyen bir kin besliyorlar.
Kent küçük burjuvazisi bunların bu istismara açık depresif ruhsal durumları üzerinden kendi kariyer hesaplarını, entelektüel gevezeliklerini ve edindikleri politik anlayışları yayma ve güçlendirme hesapları içindedirler. Bunun için atamayacakları takla olmadığını bu Muzaffer Oruçoğlu linç etme ayinlerinde takındıkları tavırlardan defalarca gördük. Bunlar için de esasta Muzaffer Oruçoğlu’na saldırmak önemsiz. Esasta umdukları komünist hareketin itibarsızlaşması üzerinden bir varlık yokluk mücadelesi yürütmek. Mesele Muzaffer Oruçoğlu değildir. Muzaffer Oruçoğlu ile olan kısmı yalnızca onun çürümeden, üreterek, bilgi birikim ve deneyimlerini aktararak sakin ama heyecanlı ruh halini de koruyarak yaşamaya devam ediyor olması. Bu onu dolayısıyla bir simge haline getiriyor. Komünist hareketin ve genel devrimci kamunun, halkın ve işçi sınıfının nezdinde sahip olduğu itibarı hazmedemeyen oldukça bağnaz tam da burjuvaziyi burjuvazi yapan o aşağılık kıskançlık duygusunun ipine sarılarak Oruçoğlu’na saldırıyorlar. Umdukları şey esasta buradan açılacak bir gedikle komünist harekete sıra gelmesi.
Farklı bir gündemle bir araya gelip gündemin sonuna doğru “bir arkadaş önemli belgelere ulaşmış” denilerek startı verilen bu son saldırı tam bir pespayelik örneği. Üstelik bu kişisel hırsların insanları ne kadar tehlikeli noktalara götürebileceğinin de yalın örneği.
Tam bir post-truht la karşı karşıyayız. Olay ve olguları tarihsel, dönemsel bağlamından, koşullarından özgünlük ve özelliklerinden kopararak tam manasıyla duygusal çarpıtmalarla tribünlere sunan bunu yaparken de pervasızlaşıp İbrahim Kaypakkaya’yı bile alet etme aymazlığına düşecek kadar kendinden geçen kır küçük burjuvazisinin bunu yapma yeteneği olmadığını biliyoruz ancak ittifak ettikleri kesimlerin yönlendirmesi ile komik, tehlikeli durumlara da düşerek böyle enteresan bir performans sergiliyorlar. Bilinçleri değil duygulara sesleniyorlar, duyguların en bencil, en salya sümük olanlarına sesleniyorlar, düşünceye değil algılara sesleniyorlar, en çarpıtılmış en başkalaştırılmış algılara, birleşmeye değil ayrılığa sesleniyorlar, en çapsız ayrılıkları güçlendirmek istiyorlar, sınıfa değil hem şehri ve kafa kol ilişkilerine sesleniyorlar, tarihsel olayları kişiler üzerinden okuyarak alt üst ediyor kafa karışıklığına sesleniyorlar, zaaflara, karşıtlıklara sesleniyorlar, yapıcı değil bozguncular, izleyenlerin ağlayarak tepkilenecegi görüntüler çizmeye çalışıyorlar, yalnızca bu meselede değil geriye doğru dönüp bakıldığında hemen her meselede bu post-truht yöntemini izledikleri görülüyor. O kadar iştahla yapıyorlar ki bunu insanın alkışlayası geliyor. Muzaffer Oruçoğlu yetmiyor eli, aklı nereye uzanırsa oraya kadar uzanıyor, Siverek pratiği diyor, yok bilmem Perinçek diyor, Dersim’deki kimi şu bu eylem diyor, öyle diyor böyle diyor lafı yuvarlayıp Muzaffer Oruçoğlu diyor ama aslında demek istediği tam olarak “yav Türkiye Komünist şeysi sen niye doğdun, niye doğdun da bizim hayatlarımızı alt üst ettin…” Buna alet olanlar bilmezler mi tarih böyle okunmaz, tarihsel olaylar böyle okunmaz nerede kaldı sizin keskin tarihsel materyalist tarih anlayışınız. Bu kadar idealist bayağılığı kendinize nasıl yakıştırıyorsunuz? Ya da yakıştırmaktan öte siz gerçekten bayağı idealistlersiniz. Kaderinize yaktığınız ağıtlar arşı bunalttı artık. “Kaypakkaya öyle mi öldürüldü böyle mi, işkence gördü mü görmedi mi önce kurşuna mı dizildi yoksa önce parçalandı mı” “öyle olduğu için mi böyle oldu, böyle olduğu için mi öyle oldu” “Kaypakkaya kültü” bu ve benzeri sözler sizlerde sosyal medyanın özgür ortamında konuşma yetkisinin şuursuzluğa nasıl vardırıldığını daha da tehlikelisi nasıl özel savaş yöntemlerini, söylemlerini kullanabildiğinizi, klavyelerinizin nasıl özel savaşa hizmet edebildiğini gösteriyor.
Bu durum sizler için tehlikelidir. Bahtsızdır. Komünist hareketin tarihiyle hesaplaşmayı böyle yürütmek sizler açısından talihsizdir. Siz bağı tarumar etmek, bağbancıyı da iyice benzetmek niyetindesiniz. Buna cüret etmenizin sebebi açıkça komünistleri zayıf görmenizden kaynaklı. Ancak bu yanılgınız ve objektif olarak hizmet ettiğiniz anlayış sizlere kendi ellerinizle trajik uğursuz sonlar hazırlıyor. Komünist hareketin tüm bölükleriyle ayrı ayrı çeşitli dönemlerde çeşitli vesilelerle eleştirdiği, muhasebe ettiği hesaplaşıp gündeminden çıkararak esas işlerine yöneldiği olaylar olgular hakkında köy kahvesinde bile olmayacak dedikodu düzeyinde sosyal medya tartışmalarına girişmek sarf ettiğiniz sözlerin sadece Muzaffer Oruçoğlu’na değil Ali Haydar Yıldız’a da İbrahim Kaypakkaya’ya da bir bütün 71 devrimci çıkışına da hakaretler içerdiğini görememek sizler açısından en hafif tabirle yüz kızartıcıdır. Sakın şimdi o ahlak duygusal söylemlere sarılıp “ama eleştiri” demeyin günlerdir yazıp çizdiklerinizi serinkanlılıkla bir daha okuyun belki utanma duygunuz geri gelir.
Öte yandan dünya devriminin biricik aracı olarak falanca web sitesini bellemiş, kişi kültünün en pespayesini yücelten sosyal ve devrimci pratikler olmadan sadece internet üzerinden kendine varlık alanları yaratmaya çalışan entelektüel görünümlü dedikodu fabrikası anlayışlar teşhir ve tecrit edilmedikçe bu tür yapay gündemler yaratmaya devam edecekler. Bunları besleyecek malzemeler bulacak işleyecek servis edecek internet ilişkileri üzerinden bireyleri pohpohlayarak en radikal söylemlerin arkasına gizlenerek pasifizmi üretimsizliği, şahsi çekişmeleri, hesaplaşmaları gündemde tutup var olmaya çalışacaklardır. Bunlara karşı ideolojik duruş içerisinde olmaktan geri durmamak gerekli ve bu yaklaşımlarını teşhir etmek insanları uyarmak gerekli. Genelde önemsiz gibi ele alıp bunlara karşı söz söylememek daha da mide bulandırıcı hallere girmelerini sağlıyor.
Uzun sözün kısası yok. Hatası sevabıyla 71 devrimci çıkışı bizim tarihimizdir. Bizim tarihimiz hatalarla doğrularla doludur. Biz bu ülkenin devrimci tarihinin en önemli bileşenlerinden biriyiz. Bizim işimiz dedikodu yapmak değil, tarih yapmak. Biz buna her anlamda devam edeceğiz ayak sürümeden.








