
Savaş ve Barış Olgusuna Kuramsal Yaklaşımlar
Her ne kadar henüz “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak tanımlanmamış olsa da, dünya, doğrudan ya da dolaylı yollarla tam da süreğen bir savaş hâlinin içindedir… Küresel ölçekte, neredeyse her gün gerçekleştirilen askerî tatbikatlar ve silahlı tehdit gösterileri, savaşın klasik anlamını aşan yeni bir süreklilik biçimine işaret etmektedir. Öte yandan, sıcak çatışma alanlarında veya gerilim bölgelerinde varılan her geçici ateşkes ya da uzlaşma, yapısal bir barış zemininden çok, daha geniş çaplı savaş senaryolarının ön hazırlığına dönüşmektedir. Bu çerçevede, “12 Gün Savaşı” olarak adlandırılan İsrail-İran çatışmasına şimdilik atılan düğüm, yalnızca iki taraf arasındaki gerilimin değil; aynı zamanda Ortadoğu başta olmak üzere küresel jeopolitik ve jeostratejik denge(sizlik)lerin yeniden düzenlenmesinin bir ara safhası olarak okunabilir. Kafkasya ve Doğu Avrupa’da yaşanan çok faktörlü ve aktörlü çatışmalar; Amerikan emperyalistlerinin öncülüğünde Pasifik’te yaratılmak istenen gerilimlerin tamamı da aynı minvalde ele alınması gereken denklem ve dinamiklerdir. Çok daha geniş çaplı çatışmaların fitilini ateşleme potansiyeli taşıyan bu gelişmeler, savaş(lar)ın artık istisnai bir durum değil, emperyalist kapitalizmin işleyişine içkin bir mekanizma hâline geldiğinin aleni göstergesidir.
Japonya ve Güney Kore gibi çevre aktörlerin entegrasyonuyla da inşa edilen ABD hegemonik merkezli Batı bloku ile, Çin-Rusya-Kuzey Kore ve İran ekseninde kristalize olan rakip jeopolitik ittifak arasındaki kamplaşma, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin giderek daha keskin bir çatışma konfigürasyonuna sürüklendiğini göstermektedir. Bu kamplaşma, yalnızca uluslararası güç dengelerinin yeniden tanımlanmasına değil, aynı zamanda insanlık ölçeğinde varoluşsal bir tehdidin fiili varlığına da işaret etmektedir. Nitekim, küresel medya aygıtlarının -örneğin Fransız LCI gibi haber-yorum platformlarının- günlük yayın akışını savaş olasılıklarına ve senaryolarına tahsis etmesi, mevcut durumun ideolojik-politik ve kültürel düzlemde de normalize edilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Esad sonrası Suriye’de gözlemlenen biçimiyle, farklı inançsal ve etno-kültürel topluluklar arasında giderek derinleş(tiril)en intikam döngüsü, tarihsel olarak kurumsallaşmış iktidar stratejilerini ve dolayısıyla savaş ile barış kavramlarına dair anatomik bütünlüğü içinde farklı kuramsal yaklaşımları yeniden gündeme taşımıştır.
Savaş, şiddet ve barış kavramlarına ilişkin tarihsel ve kavramsal bir çerçeveden yoksunluk, yalnızca dünyanın mevcut politik-toplumsal konumunu kavramayı güçleştirmekle kalmaz; aynı zamanda bu duruma karşı geliştirilecek tutarlı, ilkesel ve uzun erimli stratejik yaklaşımların önünü de tıkar.
Bu nedenle, söz konusu kavramlara ilişkin düşünsel üretimi mümkün kılan başlıca teorik-felsefî çerçevelerin -ana hatlarıyla da olsa- ele alınması gerekmektedir. Bu çerçevede, tarihsel ve kavramsal derinlikleri farklılık arz eden aşağıdaki kuramsal yaklaşımlar özel bir önem taşımaktadır:
*Dinsel öğretiler (semavî dinler ve Doğu kökenli metafizik gelenekler),
*Liberal siyaset kuramları ve birey merkezli barış paradigması,
*Realist ve jeopolitik temelli siyasal analizler,
*Devlet ve iktidar eleştirisi bağlamındaki anarşist yaklaşımlar,
*Toplumsal cinsiyet ve militarizm eleştirisine dayalı feminist kuramlar,
*Postyapısalcı ve postmodern perspektifler,
*Ahlakî, dinsel veya etik temelli pasifist, şiddet karşıtı yaklaşımlar,
*Sınıflar arası mücadele, kapitalizm/emperyalizm ve tarihsel maddecilik eksenli komünist/Marksist kuramlar.
Barış ve Savaş Kavramına Dinsel Yaklaşım
“Bir dinin kılıçla yayılmasında hakikat değil, ganimet aranır.” Anatole France
Genel dinsel kuram -yani dinlerin savaş ve barış kavramlarına dair ortak ya da başat yaklaşımları- tarihsel, teolojik ve hukuki düzlemlerde önemli bir düşünsel miras üretmiştir. Dinsel geleneklerin bu iki kavrama yaklaşımı ise çoğunlukla çelişkili bir yapı sergiler: Barış, “ilahi düzenin tezahürü” ve “kutsal” olarak betimlenip idealize edilirken; savaş, yalnızca belirli koşullar altında meşrulaştırılmakla kalmaz, aynı zamanda her türlü yayılma, yağmalama ve boyun eğdirme savaşına teolojik gerekçeler bulunmasından da geri durulmaz.
Çoğu büyük dini gelenek, barışı yaratılışın ve “ilahi düzenin doğal hâli” olarak kabul eder:
*Hristiyanlık’ta barış, Tanrı’nın Krallığı’nın temel özelliğidir: “Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı’nın oğulları denecektir” (Matta 5:9).
*Yahudilik’te “Şalom” (barış) hem günlük selamlaşma hem de Mesih çağının ideal hâli yerine kabul edilegelir.
*Benzer biçimde İslami kuramda da “İslam” kelimesinin kökünün “selam” (barış, esenlik) ile özdeş kabul edilmesiyle, dinin özüyle barış arasında doğrudan bir bağ kurulmuş olunur.
*Bir tür çoktanrıcılık (politeizm), tanrısızlık (ateizm), tek tanrıcılık (monoteizm) ve panteizm karışımı Budizm ve Hinduizm gibi büyük doğu dinlerinde ise barış, içsel bir arınma ve dünya ile uyum halidir.
*Ayrı bir alt çizmeyi hakeden Jainizm ise, yaratıcı bir Tanrı olmaksızın etik, metafizik ve kurtuluş sistemi sunan radikal bir şiddetsizlik dini olarak kabul edilir. Hinduizm ve Budizm ile benzerlikler taşımakla birlikte, özellikle ahlaki tutarlılığı, doğa ile uyumu ve öz disiplin vurgusuyla benzersiz bir yere sahiptir.
…
Genel planda, dinsel kuramların barışı yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda kozmolojik ve metafizik bir denge hâli olarak da düşündüklerini söylemek yanlış olmaz. Bununla birlikte, baskın tarihleri boyunca, tek tanrılı dinlerin “ilahi” ve toplumsal barış ile adalet üzerine söyledikleriyle yaptıkları arasında muazzam tezatlar var ola gelmiştir. “Tek hakikat” üzerine inşa edilen tek tanrılı dinler, kaçınılmaz olarak “öteki inanç”ları ya fethedilmesi gereken topraklar ya da cebirle hidayete erdirilmesi gereken halklar olarak görmüşlerdir. “Tanrı birse, Tanrı’nın halkı da birdir” diyerek diğer halkları düşman ya da potansiyel mümin olarak kabul eden; bunun için de evrensel hakikat iddiasını tekelinde tutmaya çalışan semavi dinlerin, yeterli askerî ve iktidar gücüne ulaştıklarında nasıl bir pratik sergiledikleri, ister günümüzden geçmişe ister tarihten bugüne yapılacak bir düşünsel yolculukla kolaylıkla anlaşılabilir.
Semavi dinlere içkin bulunan savaş ve sistemli şiddetin en çıplak hâliyle görüldüğü alan hiç kuşkusuz sömürgecilik pratiğidir. İngiliz sömürgeciliğinde Anglikan misyonerlerin “kurtarıcı rolü”yle, Hristiyanlık Güney Amerika’dan Afrika ve Asya’ya kadar uzanan geniş bir demografik coğrafyanın “Hristiyanlaştırılması” sürecinde özde aynı gerekçeye dayanıyordu: Tanrısal mesajın ve “adaletin” (sonraları “medeniyetin”) götürülmesi!
İsrailoğullarının Kenan topraklarını ele geçirmesinden Katolik klişesinin Haçlı Seferlerine, İslam’ın cihat ve fetih hareketlerine uzanan yelpazedeki tüm eylemler, zamanın egemenlerince “kutsal” kisvesi altında gizlenen şiddet uygulamalarıydı. Arap Yarımadası’ndan başlayarak geniş bir coğrafyada egemen kılınan “son” gök tanrılı dinin “tek hakikat”a dayalı sistemli şiddeti de aynı motiflerle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Organize mega-şiddet eylemleri olan savaşların yanı sıra savaş dışı şiddet biçimlerine de teolojik-politik teori bağlamında “kutsallık” motifleri uydurmak, semavi dinlerin karakteristik ortak özelliği olarak geçiyor tarihe.
Netice olarak, semavî dinlerin savaş ve şiddet sorunsalını ele alış tarzı ve pratiği, “kutsal” metinlerdeki tüm barışçıl söylemlere karşın, tarihsel ve siyasal düzlemde çoğu zaman tanrısal mutlakiyetçiliğin, toplumu tek tipleştirmenin, iktidar çıkarlarını teolojik gerekçelerle meşrulaştırmanın ve farklılıkları bastırmanın ideolojik aracı işlevi görmesidir. …
Hinduizm, Budizm ve Şintoizm gibi inanç sistemleri, savaş ve şiddet gibi konulara yaklaşımlarında kimi ortak barışçıl ögeler taşısalar da her biri kendi tarihsel, kültürel ve metafizik bağlamı içinde özgül pratikler ve çelişkiler barındırır.
Doktriner bir teolojiye dayansın ya da dayanmasın, bu dinsel inanç sistemlerinin yorumları, toplumların hâkim güçleriyle hâkimiyet altında tutulan ezilen sınıflarının ihtiyaç ve özlemlerine göre değişiklik gösterir.
Sözgelimi, Japonya’nın yerli inancı olan Şintoizm, sivil halk katmanları nezdinde doğaya ve atalara duyulan saygıyı; toplum yaşamı için gerekli ahlaki normları ifade ederken, imparatorluk sınıfı için aynı anlamları ifade etmez. Hatta politik-tarihsel gelişim, savaşı kutsal bir görev; imparatoru ise tanrısal bir figür olarak yücelten “İmparatorluk Şintoizmi” (State Shintō) adıyla anılan bir doktrin yaratmıştır. Şintoist kozmoloji ve mitolojide savaşın kutsallaştırılması, Japon egemen sınıfının hizmetinde biçimlenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü kamikaze (“Tanrısal Rüzgâr” ya da “İlahi Yel”in bedensel tezahürleri anlamında) pilotları, hem koruyucu hem de yıkıcı güçlere sahip olabilen kami’lere (tanrısal varlıklara) atıfla geliştirilen bir sıfat olarak savaşlar tarihine geçmiştir.
Kendini kami’lere sunma (kurban etme) mantığına dayanan bu mitolojik anlatı, 1945 öncesi -Asya’nın Nazizmi olarak tanımlanabilecek -Japon militarizminin oluşumunda önemli bir ideolojik işlev görmüştür.
Aynı şekilde, savaş ve her türlü öldürme eylemini nirvanaya ulaşmaya engel olarak gören Budist öğreti, Japon muktedirlerinin hizmetindeki Zen Budizmi aracılığıyla savaşçı samuray sınıfına uyarlanmış ve bir tür zihinsel disiplin olarak militarize edilebilmiştir.
Budist inanç ve ahlakının şiddetsizlik/öldürmeme, doğruluk, öz disiplin ve arınma gibi beş temel ilkesi, Sri Lanka’da Budist keşişlerin Tamil Kaplanları örgütü mensuplarına yönelik giriştiği ölümcül saldırılar sırasında, örneğin, hiç de dikkate alınmamıştır.
Hinduizme gelince:
Uzun tarihsel dönemler boyunca kast sistemi içinde örgütlenmiş Hindu toplumları, savaşçılar (kşatriyalar) sınıfına ayrı bir meşruiyet atfetmiştir. Yani durum, her şart altında Mahatma Gandhi gibi figürlerin şahsında ifadesini bulan ahimsa (şiddetten kaçınma) pratiği değildir maalesef. Hindu düşüncesinin en eski ve kurucu metinleri olan Vedalar ve onları izleyen Mahabharata ile Ramayana gibi epik metinlerin de şiddetsizlik (ahimsa) karşıtı, belirgin ve çelişkili ögeler içerdiği bilinen gerçeklerdir. 700 dizelik Bhagavad Gita (Tanrısal Ezgi)’ye göre tanrı Krishna ile savaşçı Arjuna arasında geçen diyalog, savaşın bir ruhsal görev/zorunluluk olduğu temasına dayanır.
Narendra Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi (Hindistan Halk Partisi, BJP) ve onun ideolojik dayanağı olan Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketinin günümüzdeki şiddet pratiklerinin, Hinduizmin tarihsel-dinsel savaş ve şiddet mirasıyla hiçbir ilişkisi olmadığını düşünmek bir yanılgı olur. Bütün toplumlarda görülebileceği gibi, egemen ve agresif modern milliyetçi ideolojiler, ne yapıp edip kendilerine önemli dinî referanslar bulurlar.
Modi pratiği, siyasal şiddetin dinselleştirilmesi ile dinsel şiddetin siyasileştirilmesine canlı bir örnektir aslında. 2014 sonrası dönemde sergilenen:
*Linç: Sözde “inek eti” yedikleri gerekçesiyle Müslümanların linç edilmesi,
*Aşk/Evlilik Cihadı (Love Jihad): Müslüman erkeklerle evlenen Hindu kadınlara ve ailelerine yönelik saldırılar,
*Tapınak milliyetçiliği: Ayodhya’daki Babri Camii’nin yıkılması ve yerine Ram Tapınağı inşası gibi sembolik eylemler,
*Keşmir’in özerkliğinin kaldırılmasını izleyen dönemdeki cinayet ve tecavüz olayları gibi şiddet pratikleri sık sık “Hindu gururunu korumak”, “tanrısal görev” ya da “yüzyıllık aşağılanmanın rövanşı” gibi dinî söylemlerle gerekçelendirilebilmiştir.
Devam edecek…







