Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının insan ve doğa üzerinde yarattığı ağır tahribat ve bunun sonucunda toplum ve onun en küçük parçası olan bireyin yaşamış olduğu; yıkım, bunalım, baskı, korku ve güvensizliğin getirdiği psikolojik tahribat ve zihinsel şekillenişin etkileri özelikle Avrupa’da faşist rejimlerle birlikte kendisini yaşamın her alanında derinleştirerek bir girdap döngüsüne dönüştürmüş ve tahakkümün toplum üzerinde daha da azgınlaşmasına neden olmuştur. Geçmişten günümüze gerici sistemler bütünü toplumları sadece silah baskısı kullanarak sindirmemiş, kendi iktidar devamlılıklarını sağlamak için farklı araç ve yöntemler kullanmış günümüzde de etkili bir şekilde bunları kullanmaya devam etmektedir. Bu araçların en önemlileri; eğitim, din, sanat, medya ve kültür cephesidir.
Kendi ideolojilerini bu kanallar üzerinden kişiye benimseterek başta bireyin kendisine, emeğine ve insanın insan, insanın doğaya olan düşünsel değerler bütününe yabancılaştırarak; bireyci, eril ve doğaya saygısı olmayan tahakkümcü gerici bir toplum yapısının ortaya çıkmasına neden olmuş / olmaktadır. Böylece burjuva devletin bütün kodları beyinlerde yer edinerek sivilleşmiş, sivilleşen bu kodlar zamansal süreklilik açısından sistemi düzenli bir şekilde yeniden yaratma görevini üstlenmiştir. Durumu biraz daha açarsak diğer alanlarla birlikte özelde ise bir bütün olarak sanat ve siyaset her zaman birbirini tamamlayan önemli iki güç olduğu gerçeğidir. Biri işlevini “sürdüremediğinde” yada yokmuş gibi yaparak “gücünün yetmediği” alanda bir diğeri görevi üstlenir, üstlenmiştir.
Böylece bir yandan toplumlar sınırlara hapsolup ( Toplumsal sınır ve Ulus Devlet ) atomize olmaya devam ederken diğer yandan ise bireyin gerek kendi yaşamına gerek ise içinde yaşadığı sisteme; bilinçli aktif bir şekilde müdahale edebilen, koşulunu belirleyen bir özne olmaktan çıkıp; pasif, belirlenen, edilgen ve satın alınan bir meta / nesne halini alarak sorgulamadan itaat eden ederken de sistemi içselleştirmiş bir yığının parçası durumunda konumlanmaktadır. Bu durum düzenin güçlü bir şekilde ayakta durmasını sağlayan en önemli olgunun kendisidir.
İkinci Emperyalist Paylaşım savaşı öncesi ve sonrasında İtalya’da iktidarda olan faşist diktatörlüğün toplumu manipüle etmek için etkili olarak kullandığı en önemli alanlardan biri kuşkusuz sinemaydı. Çekilen bütün filmler halkın sorunlarından uzak konuları merkezine alan, yapay mekanlara sıkıştırılarak, parıltılı ışıklar altında gerici düzeni meşrulaştıran ısmarlamacı filmlerdi. Sonrasında bu anlayışa karşı çıkan, anti stüdyo görüşünün hakim olduğu, yapay ışıkların olmadığı, doğal ışık altında, kostüm epikleri ve sahne esinlemeli melodramlardan uzak, halkın içinden gelen amatör oyuncularla, toplumun sorunlarını konu alan ve kameralarını savaştan zarar görmüş ülkenin sokaklarına yönlendiren ” Yeni Gerçekçilik ” olarak adlandırılan sinema akımı ortaya çıkmıştır.
Bu akım ve temsil ettiği sanat anlayışı kısa sürede Avrupa’da etkisini artırmış ve ” Fransız Yeni Dalga ” Sinemasının da filizlenmesine neden olmuştur. İtalyan ” Yeni Gerçekçiliğin” etkisi salt Avrupa’da değil dünyanın bir çok yerinde etkili olmakla birlikte yeni nesil yönetmenlere ilham vererek günümüze kadar etkinliğini bir şekilde devam ettirmiştir. Bu sanat anlayışının etkili olduğu yerlerden biri de ” İran Yeni Dalga ” Sineması ve yönetmenlerinden Abbas Kiyarüstemidir.
Güçlü ve derin kültürel birikime sahip olan İran’da sinemanın kendini var etmesi, toplumda bir sanat olarak algılanması, benimsenmesi, sonucunda ise sanat kaygısı taşınarak nitelikli filmlerin çekilmesi uzun yıllara yayılan sancılı bir sürecin içinden şekillenerek ancak ortaya çıkabilmiştir.1950 yılına kadar sıradan filmler 1950 / 1959 yılları arasında ise Hint ve Mısır sineması etkisinde ki dans ve müziğin hakim olduğu bir anlayışın kendisi söz konusudur. İtalyan ” Yeni Gerçekçi Akım ” ile ” Fransız Yeni Dalga ” sinemasının birbirinden değerli yönetmen ve filmlerinin etkisinin 1960’lı yıllara gelindiğinde İran’da da yavaş yavaş kendini hissettirmesi ilk toplumsal filmlerinde ortaya çıkmasına vesile olmuştur.
Ferruh Gaffari’nin Tahran’ın fakir mahallelerini konu alan ” Kentin Güneyi ( 1959 ) ” ve 1964 yılında çektiği ” Kamburun Gecesi ” adlı filimler toplumcu gerçekçi sanat sinemasının ilk örnekleri olarak kabul görür.1968 ve sonrasında ise Perviz Kimyevi, Deryuş Mehrcuyi, Behram Beyzayi, ve Abbas Kiyarüstemi gibi yönetmenlerin öncülüğünde; Kapitalizm karşıtı, edebiyatla sıkı bağ geliştiren, şiirsel diyaloglara sahip, felsefik ve politik bir dil kullanarak toplumsal konuları işleyen Farsi ve genel anlamda klasik sinema anlayışını reddeden ” İran Yeni Dalga ” Sineması ortaya çıkar.1979 İslam Devrimi, toplumu, sanatı ve toplumun sanatla olan ilişkisini de etkilemiş ve özelde sinemaya yönelik radikal kararlar almıştır. Rejim sinemayı belli bir dönem yasaklamış daha sonra ise sinemanın kitleleri etkileme gücünü keşfetmiş sansür ve kısıtlamaların gölgesinde rejime muhalif olmayan filmlerin çekilmesine izin vermiştir.

Abbas Kiyarüstemi Ve ” Arkadaşımın Evi Nerede ” Filminin Analizi
“İran Yeni Dalga” sinemasının en önemli yönetmenlerinden olan Abbas Kiyarüstemi aynı zamanda şair, fotografçı ve senaristtir.
Şiir ve fotoğrafı sinema anlayışına sade, naif ve estetik bir dehayla harmanlamayı başarabilen, bunu ülkedeki sosyal, politik manzaralar eşliğinde belgesel tarzı hikaye anlatımı ile bütünleştiren, konusal anlamda; yalnızlık, aşk, çocuk, ölüm, yabancılaşma, intihar, din ve geleneği mekânsal olarak kırsal kesimlerde, köyde, araç içinde, mahalle aralarında sıradan hikayeler halinde kendi geliştirdiği tekniklerle yaşamın basitlik ve karmaşıklığını biri birine nakış nakış işleyen usta yönetmen.
İslam Devrimi ile birlikte bir çok sanatçı İran’ı terk ederken Kiyarüstemi ülkede kalmış, uygulanan katı sansür ile baskıya karşı politik konuları sıradan basit hikayeler eşliğinde anlatarak yeni bir tarz geliştirmiş ve böylece sansür engelini aşarak filmlerini başta İran olmak üzere tüm dünyaya tanıtarak devasa bir saygınlık kazanmıştır. ” Arkadaşımın Evi Nerede ( 1987 ) “filmi Kiyarüstemi’nin Köker adlı bir köyde, köyün mevcut olağan yaşantısı içinde amatör oyuncularla çekimlerini gerçekleştirdiği, bu çekimler esnasında köyün ve toplumsal yaşam dinamiğinin kendi kültürü ve alışkanlıklarını bir bütün olarak aktarmayı başarmış bu başarı yönetmeni dünya sinemasına taşımış ve adından söz ettirmiş ödülü filmi.
Film yönetmenin; ” Ve Yaşam Sürüyor ( 1992 ) ” ile ” Zeytin Ağaçları Altında ( 1994 ) ” ki eserleriyle birlikte Köker üçlemesi olarak adlandırılır. Bunun nedeni üç filminde ortak yanı hikayelerin ile çekimlerin aynı köyde geçmesi ve filmlerin birbirlerinin devam niteliği taşıma özeliği barındırmasıdır.

Film, çocuk uğultuları eşliğinde, rüzgarın etkisiyle birlikte ara ara açılıp kapanan bir köy okulu kapısının kadraja girmesiyle başlar. Çocuklar kendi sıralarında oturmuş ve aralarında konuşmaktadırlar. Erkek bir öğretmenin sınıfa girmesi ve söylenmeye başlanmasıyla sınıf sessizliğe bürünür. Öğretmen öğrencilerine nasıl davranmaları gerektiği noktasında söylevlerde bulunması, bazı öğrencilerini de azarlamasından sonra dünden vermiş olduğu ödevin kontrolüne başlar. Ödev kontrol sırası Muhammed Rıza adlı öğrenciye geldiğinde, öğrencinin ödevi defterine değil de başka bir kağıda yaptığını görür bunun üzerine Muhammed’i azarlayıp sınıf içerisinde çocuğun gurur ve özgüvenini kırdıktan sonra kağıda yaptığı ödevi de yırtıp devamında hem çocuğun emeğini boşa düşürür hemde bir daha yapması durumunda okuldan atmakla tehdit eder. Yönetmen, gerici otoriter rejimin eğitim anlayışını çocuklara taşıyan sistem temsiliyetinde ki öğretmenin; kendisinin de anlayışının da, öğrencilere yaklaşımının da gerici bir tarz üzerinden vücut bularak toplumun nasıl ve nereden başlanarak hangi cinsle sindirilmeye çalışıldığının sade dille etkileyici bir örneğini sunar.
Filmin devamında Muhammed’in arkadaşı Ahmet, olup bitenleri dikkatle izler ve bunlardan etkilenir. Yaşananlar aynı zamanda çocuklar üzerinde psikolojik bir şiddet olarak ta kendini gösterir. Keza Ahmet eve gidince arkadaşının defterini yanlışlıkla aldığını fark eder ve arkadaşı okuldan atılmasın diye defteri o gün ona verme zorunluluğunu hisseder. Bu yolculuk sırasında yetişkinlerin kendisini anlamak istememesine ve ben merkezci yaklaşımlarına karşı verdiği çaba, yaşadığı bunalım çıplak bir şekilde izleyiciye sunulurken İran’ın; siyasal, toplumsal ve kültürel yapısının durumu çocuğun gözünden aktarılır. Ahmet’in önündeki ilk engel annesidir. Sistemin kadına biçtiği roller olan; aşçılık, hizmetçilik, çocuk doğurmak, evi temiz tutmak ve çamaşır yıkamanın dışına çıkamayıp bunun getirmiş olduğu şekillenişle birlikte oğlunun arkadaşına defteri götürmek istemesine de hem karşı çıkar hem de umursamaz bir şekilde “kendi” işlerini ona yaptırmaya çalışır. Sonrasında Ahmet bir şekilde evden ayrılıp köyün başka bir mahallesine giderek Muhammed’i arar fakat bulamaz, yolda dedesini görür o da Ahmet’i anlamaz ve sigarası olduğu halde onu sigara almaya göndererek çocuğa disiplin aşılamaya çalıştığını yanındaki arkadaşına zevkle anlatır.
Arkadaşını bulamayan Ahmet, gecenin bir vakti evine döner. Kendi ödeviyle ile birlikte Muhammed’in de ödevini yapar, ertesi gün öğretmeni ödev kontrolü yaparken son anda sınıfa girer arkadaşına defteri ödevini yapmış halde vererek onun okuldan atılmasını önler. Yönetmen basit bir konuymuş gibi görünerek bir günde yaşanan bu olayların hepsini sansüre takılmadan usta bir anlatımla verir o anlattığı bir güne…
- Burjuva sistemin kendi varlığını devam ettirmek için yeni nesli nasıl itaat ve zorlamayla devlete bağımlı bir hale getirdiğini,
- Kadının ve ailenin toplumdaki rolü ile birlikte sistemi nasıl tekrardan var ettiğini
- Dede üzerinden de aslında bu sistemin yeni değil geçmişten günümüze dek süren bir sorun olduğunu
- Yabancılaşmanın derin uğultusunu yaşayan kitlelerde belirginleşerek bireysel düşünceler bütünü ile birlikte kayıtsızlık, bencillik ve benmerkezci yaklaşım hakimiyetinin toplumu nasıl çürüttüğünü
- Devletin İdeolojik aygıtlarının din ,okul ,aile ve yabancılaşmış toplum olduğu gerçekliğini, şiirsel diyaloglar eşliğinde minimalist bir üslupla sunuyor bize.
- Son olarak bütün bunlar filmin etkileyici olmasını sağlarken filmde sanatsal gücü ortaya koyan en önemli asıl neden ise Kiyarüstemi’ nin sanat anlayışında gerçeklikle kurduğu doğru yaklaşımı açığa çıkartarak ete kemiğe büründürmesidir. Öyle ki Kiyarüstemi gerçekliği olduğu gibi vermektense ana temadan savrulmadan onu parçalar, dağıtır sonra bunları yeniden şekillendirerek yeni bir gerçeklik yaratır işte bu durum sanatın gücünü açığa çıkartan değerli bir etkendir. Kiyarüstemi ve filmlerini dünyaya tanıtan bu yaklaşım sinemada yeni tarzların ve üslupların da gelişmesine öncülük etmekle birlikte genç kuşaklara sınırsız ilham kapılarını açmaya devam ettiğini söylemek gerek…
