Connect with us

Editörün Seçtikleri

Okul Katliamları Çürüyen Sistemin Üretimidir!

Bugünün gençliği yalnızca eğitim baskısı altında değil, daha geniş bir toplumsal çözülme içinde şekillenmektedir. Kapitalist sistemin getirmiş olduğu mahalle ilişkilerindeki zayıflama, kamusal alanların kar uğruna daralması; kültürel, sosyal ve siyasal yaşamın tasfiyesi; gençliği örgütsüz, yalnız ve savunmasız bırakmaktadır.

lise öğrencileri

Urfa ve Maraş’ta peş peşe, aynı okulun öğrencisi olan farklı kişiler tarafından gerçekleşen saldırılar, ağır sonuçlarıyla, genel anlamda toplumu derin bir düşünmeye sevk etti. Olayın vahametinin gerektirdiği üzere bu düşünme yüzeysel, sadece görünen tarafıyla ele alabileceğimiz bir olay olamaz. Bu katliam, bir toplumsal çürümenin, gençliği kuşatan çok katmanlı bir yıkımın ve şiddetin gündelik hayatın dokusuna kadar işlemiş olmasının kanlı bir dışavurumudur. Ancak böylesi her olaydan sonra olduğu gibi, egemenler yine bildik refleksleriyle harekete geçti. Kendi kurdukları düzenin yarattığı enkazı görünmez kılmak için bütün kitle yönetme aygıtlarını seferber ettiler; sorumluluğu kendi üzerlerinden atıp tali başlıklara yıktılar. Bilgisayar oyunları, mafya dizileri, denetlenemeyen sosyal medya araçları, ailelerin yetersizliği, bireysel psikolojik bozukluklar ve daha birçok şey sayıldı. Kısacası yine sonuçlara işaret edilip nedenler karartıldı.

Elbette bunların hiçbirinin etkisinin olmadığı söylenemez. Dijital şiddet kültürünün, sosyal medya teşhirinin, suç güzellemesinin, mafya ve çete figürlerinin bir bütün olmasa da önemli bir gençlik kitlesi üzerinde etkisi vardır. Hatta mafya dizileri aracılığıyla daha da pekiştirilen bu kültürel iklim, bizzat egemenlerin yıllardır yetiştirmek istediği neslin şekillenmesinde büyük bir işlev görmüştür. Bugün yeni nesil çetelerin dilinde, ilişki kurma biçimlerinde, tahakküm ve güç anlayışında bu kültürel bombardımanın izleri açıkça görülmektedir. Ancak tam da burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Egemenler bu başlıkları hiçbir zaman gerçeği açığa çıkarmak için öne sürmez. Tersine, asıl sorumluluğu gizlemek için bunları parlatır. Çünkü onlar açısından mesele, toplumu şiddete sürükleyen koşulları ortadan kaldırmak değil; kitlelerin öfkesini ve bu öfkeden doğan enerjisini güvenli alanlarda soğurmaktır.

Gençlik Krizi Tesadüf Değil, Politik Bir Sonuçtur

Bugün en üst düzeyde çıkıp “en ağır şekilde cezalandırılacaklar”, “bu dizileri kaldıracağız”, “sosyal medya denetlenecek”, “okullarda güvenlik artırılacak” diyenler, sanki bütün bu çürümenin dışındaymışçasına (!) konuşuyor. Oysa gençliği kuşatan bu karanlık iklim, gökten inmiş bir felaket ya da her seferinde ilk defa olmuş gibi reaksiyon gösterilecek bir olgu değildir. Bizzat onların bilinçli siyasal, ekonomik ve kültürel politikalarının bir sonucudur. Yoksullaştırma, geleceksizlik, güvencesizlik, kolektif yaşamın parçalanması, bireysel ve veya devlet şiddetinin siyasetin ve gündelik hayatın temel dili haline getirilmesi, erkek egemenliğinin sürekli yeniden üretilmesi, hak arayana, emeğinin karşılığını isteyen işçiye, öğrenciye, çevreciye karşı kullanılan silahın ve zorun meşrulaştırılması; bütün bunlar bugünkü gençlik krizinin temel taşlarıdır. Egemenler şimdi sonuçlara bakıp dehşetle konuşurken, o sonuçları yıllardır kendi elleriyle hazırladıkları gerçeğini gizlemeye çalışmaktadır. Oysa bugün ekranlara çıkıp suç dizilerini, çeteleşmeyi, gençlikteki şiddet kültürünü lanetleyenler, Birgün öncesine kadar bu karanlık iklimin büyümesini örgütleyenlerdi. Devrimci mahalleleri boşaltmak, devrimcilerle mahallelinin bağını koparmak, gençliği kolektif mücadele kanallarından koparmak için kim bu çetelerin önünü açtı? Kim devrimcileri tasfiye etmenin aracı olarak lümpen şiddeti, uyuşturucu ağlarını, mahalle terörünü fiilen kullanışlı gördü?

Battal Tepeli’nin, Hasan Ferit Gedik’in ve daha nicelerinin katilleri kim veya kimler tarafında korundu? Derneklerimize, gençlik kurumlarımıza, mahallelerdeki ilerici yapılara çetelerle kol kola saldıran, saldırılara göz yuman, sonrasında da bu şiddeti adli vaka olarak perdeleyen kimdi? Bugün gençliğin çeteleşmesinden şikâyet edenlerin, dün tam da devrimci damarları kesmek için bu çürümeyi büyüttükleri gerçeği unutulmamalıdır. Çünkü mesele yalnızca kültürel yozlaşma değil; aynı zamanda bilinçli bir siyasal tasfiye ve toplumsal çökertme pratiğidir.

Aynı şekilde aile konusu da dikkatle ele alınmalıdır. Burada amacımız, egemen ideolojinin sürekli parlatıp kutsadığı “ahlaklı aile”, “kutsal aile” mitlerini yeniden üretmek değildir. Tersine, aileyi tarih dışı, doğal ve değişmez bir sığınak gibi sunan burjuva ideolojisinin kendisini sorgulamaktır. Marx ve Engels’in tespitlerine bakıldığında aile, sınıflı toplumdan bağımsız, kendi başına masum ve nötr bir kurum değil; üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve toplumsal egemenlik yapılarıyla birlikte şekillenen tarihsel bir kurumdur. Yani aile yalnızca sevgi ve ilginin değil, aynı zamanda mülkiyetin, itaatin, cinsiyetlendirilmiş iş bölümünün ve otoritenin yeniden üretildiği bir alandır. Bu nedenle çocukların bakımının zayıflaması, ebeveynlerin ilgisizliği ya da yetersizliği elbette bir sorundur; fakat bu sorun, aileyi kuşatan sınıfsal ve toplumsal yıkımdan bağımsız ele alınamaz. Yoksullaştırılmış, borç altında ezilen, güvencesiz çalışmaya mahkûm edilen, geleceksizlik içinde parçalanan aile yapısı zaten sistemin doğrudan sonucudur. Dahası kapitalist düzen, bir yandan aileyi ideolojik olarak kutsarken öte yandan onu ekonomik, psikolojik ve toplumsal olarak sürekli aşındırmakta; bakım yükünü aileye yıkarken, aileye bunu taşıyacak koşulları vermemektedir. Dolayısıyla bugün çocukların yaşadığı yıkımı yalnızca “aile zaafı”na indirgeyenler, aile bireylerini bu çöküşün hem taşıyıcısı hem kurbanı haline getiren düzenin sahipleridir. Böylece hem kendi sorumluluklarını görünmez kılmakta hem de toplumsal öfkenin gerçek hedefe yönelmesini engellemektedirler.

Tam da bu nedenle günümüzde geldiği son hal “okul katliamları” dediğimiz olguyu yalnızca failin psikolojisine, aile içi sorunlara ya da anlık bir öfke patlamasına indirgemek, toplumsal çürümenin gençlik içindeki birikim biçimlerini görememektir. Çünkü okul saldırısı okulda başlamadı; çok daha önce, gençliğin değersizleştirildiği, gelecek hayali kuramayacak duruma geldiği, rekabet ve tahakküm ilişkileri içine sıkıştırıldığı zeminde başladı. Bir gün okulun duvarları arasında patlak vermesi, onun ilk kez ortaya çıktığı anlamına gelmez. Tersine, uzun süredir biriken toplumsal yıkımın artık daha çıplak, daha kanlı ve daha görünür hale geldiğini gösterir.

Akran Zorbalığı ve Okul Şiddeti Arasındaki Süreklilik

Çokça sözü edilen akran zorbalığı ile okul saldırıları arasında da bir süreklilik olduğu görülmelidir. Zorbalık, çocuklar arasında yaşanan basit bir uyumsuzluk ya da geçici bir disiplin sorunu olarak ele alınmamalıdır. Zorbalık, egemen toplumun tahakküm ilişkilerinin çocukluk ve gençlik dünyasındaki erken biçimlerinden biridir. Kimin dışlanacağını, kimin aşağılanacağını, kimin ezileceğini, kimin korku salarak güç kazanacağını öğreten küçük bir iktidar laboratuvarıdır. Alay, aşağılama, teşhir, cinsiyetçi küfür ve son zamanda çokça izlediğimiz sindirme ve linç pratikleri; bütün bunlar şiddetin gençlerin yaşamının içinde yer edinmesini sağlar.

Fakat burada konunun yalnızca “zorbalığa uğrayan gencin patlaması” gibi yüzeysel bir şekilde ele alınması da eksik olur. Çünkü kapitalist sistem, mağduriyeti bile kendi biçimlerinde yeniden üretir. Dışlanan, aşağılanan, yalnızlaştırılan genç özne; çoğu zaman buna düzen dışı bir yanıt vermek yerine düzenin ona öğrettiği dil içinde hareket eder. O dil tahakkümün dilidir. O dil intikamın dilidir. Özce denilebilir ki ezilen, çoğu zaman özgürleşmenin değil, kendisine yöneltilen egemenlik biçiminin tersyüz edilmiş bir kopyasının içine sıkıştırılır.

Kapitalist toplum gençliği yalnızca uzun yıllar sömürülecek bir emek rezervi olarak görmez; aynı zamanda denetlenecek, şekillendirilecek, parçalanacak ve gerektiğinde birbirine kırdırılacak bir toplumsal tabaka olarak da ele alır. Eğitim sistemi de yine bu amaçlar doğrultusunda disipline edici ve silikleştirici bir mekanizma olarak işler. Okul, gençliğin kolektif gelişim alanı olmaktan çıkar; ölçülmenin, sıralanmanın, yarışmanın, yetersizlik duygusuna mahkûm edilmenin ve zihnen prangalı bireyler yetiştirme mekanına dönüşür. Kurtuluş yolunda başarı peşinde koşanlar örnek gösterilirken; bu yarışın dışında kalanlar silikleşir, damgalanır ya da sorun ilan edilir. Böyle bir zeminde yaşanan ruhsal ve toplumsal çöküş, bireysel eksikliklerin ya da sorunların değil; bizzat sistemin çalışma biçiminin bir sonucudur.

Bugünün gençliği yalnızca eğitim baskısı altında değil, daha geniş bir toplumsal çözülme içinde şekillenmektedir. Kapitalist sistemin getirmiş olduğu mahalle ilişkilerindeki zayıflama, kamusal alanların kar uğruna daralması; kültürel, sosyal ve siyasal yaşamın tasfiyesi; gençliği örgütsüz, yalnız ve savunmasız bırakmaktadır. Ezilenlerin inceliği olan dayanışma ve subjektif durumdaki gerilikten kaynaklı devrimci mücadele ve kültürle zayıfla yetişen gençlik; yaşadığı sıkışmışlık (çelişki) karşısında bir arayış içerisine girmektedir. Bu arayışa sebep olan boşluk ise ne yazık ki çeteleşme, uyuşturucu, linç kültürü, dijital teşhir kültürü ve nihilist bir öfkeyle dolmakta. Bu öfkenin en büyük odağı ise yarattığı güç ilüzyonundan kaynaklı çeteler ve bir çeteye dahil olmadan onun davranış biçiminden etkilenen ve erkek egemen şiddeti yeniden inşa eden bireylerdir. Bu anlamda yaşadığımız, hepimizin bağrında bir acıyla beraber kapitalist sisteme karşı tarif edilmeyecek bir öfke yaratan okul katliamı ile çeteleşme arasındaki diyalektik bağ iyi kurulmalıdır.

Çeteleşme ve Okul Saldırıları Arasındaki Yapısal Bağ

Çeteleşme, gençliğe sahte bir aidiyet ve sahte bir güç duygusu sunar. Yalnızlaştırılmış, değersizleştirilmiş, geleceksiz bırakılmış gence; kendi durumundaki bir başkasına korku salarak görünür olma, tahakküm kurarak kendini var etme ve başkaları üzerinde baskı kurarak eksikliğini kapatma imkanı verir. Okul saldırısı ise bu sahte güç arayışının daha bireyselleşmiş, daha çıplak ve daha kanlı bir biçimidir. Birinde grup tarafından onaylanan ve süreklileştirilen bir şiddet pratiği, diğerinde ise tekil ama aynı toplumsal kökten beslenen bir patlama vardır. Her iki durumda da ortak olan şey, gençliğin gerçek bir kolektif gelecekten koparılması, dayanışma ilişkilerinin çözülmesi ve yaşamının değersizleştirilmesidir. Bu yüzden okul katliamlarını anlamak için çeteleşmeyi veyahut onun türevlerini salt bir suç olgusu olmaktan çıkarmak ve düzenin gençliğe sunduğu çürümüş toplumsallığın örgütlenme biçimlerinden biri olarak kavramak gerekir.

Tam da bu sebeple bugün kendisine devrimci, sosyalist, komünist diyen herkese özelde de devrimci gençliğe büyük bir görev düşmektedir. Bu görev sadece mevcut durumu teşhis etmek değil, her ne kadar bu da çözümü örgütlemenin önemli ayağı olsa da aynı zamanda onun karşısına kapitalist emperyalist sistemin tüm dayatmışlıklarının, alıştırdıklarının dışında gerek kültürel gerekse pratik anlamda bir yaşam ve örgütlenme hattı kurmaktır. Çürümeye karşı çıkmanın, onu tersine çevirmenin, topluma ve toplumsal mücadeleye faydalı gençliğin yegâne koşulu budur. Emperyalist kapitalist sistemin bütün bu çürümüşlüğü karşısında ona karşı bir sosyalist kültür bayrağını dalgalandırmak tarihsel bir zorunluluktur.

Gençliği sadece düşünsel anlamda teslim almayan, bunun yanında onun zamanını, dilini, zevklerini, ilişkilerini, eğlenme biçimlerini, öfkesini, sevgisini ve geleceğini de teslim alan bu kokuşmuş düzene karşı mücadele de yalnızca teorik düzlemde kalmamalı; gençliğin yaşamına değen, orda kök salan, orada alternatif üreten ve örgütleyen bir örgütsel seferberlik gerekmektedir. Bu örgütsel seferberliğin yegâne öznesi de gençliğin ta kendisidir. Çözümü bir başka yerde aramamalı; öne çıkmalı, mücadele etmeli ve seferberliği örgütlemelidir.

Örneğin gençlerin bir araya gelebileceği, konuşabileceği, tartışabileceği, okuyabileceği, birlikte üretebileceği, yalnız kalmadığını hissedebileceği dayanışma mekanları yaratmak başlı başına siyasal bir görevdir. Çünkü bugün sistemin gençliğe sunduğu başlıca “imkanlar”; AVM’ler, dijital platformlar, çeteler ya da tüketim kültürünün dar kalıplarıdır. Buna karşı gençliğin kendi sözünü özgürce söyleyebildiği, yoldaşlık ilişkileri geliştirebildiği, sanatla, edebiyatla, müzikle, sporla, kolektif tartışmayla buluşabildiği devrimci alanlar yaratılmalıdır. Kurulacak bir dernek, bir gençlik evi; oluşturulacak bir okuma grubu, bir kültür-sanat atölyesi, bir dayanışma ağı; yapılacak bir semt çalışması, bir spor kolektifi; bunların her biri düzenin çürütücü kuşatmasına karşı açılacak gediklerdir. Ve bu gediği derinleştirmek devrimci gençliğin omuzlarındadır. Bu kuşatılmışlık da ancak böyle aşılabilir ve daha ileride mevzilere imkân sağlayabilir.

Elbette burada sözünü ettiğimiz kültürel ve örgütsel karşı koyuşun bugünden yarına, bir anda ve kendiliğinden örgütlenemeyeceği açıktır ve bizlerin de her ne kadar bir an evvel istesek de böylesi anlık geçici şeylere ihtiyacımız yok. Kapitalist-emperyalist sistemin onlarca yılda yarattığı çürümeyi bir hamlede tersine çevirmek mümkün değildir. Ancak tam da bu nedenle bir yerden başlamak, küçük de olsa mevziler yaratmak, sosyalist kültürün tohumlarını bugünden yeşertmek tarihsel bir önem taşımaktadır. Çünkü devrim mücadelesi hiçbir zaman, bazen koşullar görece iyi de olsa, kolay olmamıştır; en zor koşullar içinde sebat ve direnç gerektirmiştir.

Sosyalist Kültür, Önce Devrimcinin Kendi Yaşamında Görünür Olmalı

Bu noktada devrimci gençlik, önce kendi bulunduğu alanlarda gerçek yoldaşlık ilişkilerini, kolektif yaşamı ve mücadele pratiğini yaşamın her alanında örgütleyerek işe koyulmalıdır. Eğer biz kendi örgütlülüklerimiz içinde veyahut kendi özel yaşamımızda, güveni, emeği, kolektif sorumluluğu, eleştiri-özeleştiri mekanizmalarını, birlikte üretme ve paylaşma kültürünü yaratamazsak; gençliğe dışarıdan sunduğumuz hiçbir şey bir güvenilirlik, bir kalıcılık teşkil etmez. Sosyalist kültür ilk önce devrimcinin kendi yaşamında, kendi ilişkilerinde, kendi örgütlülüğünde görünür hale gelmelidir. Çünkü gençlik söze olduğu kadar aradaki ilişkiye, pratiğe bakar; hatta çoğu zaman önce ona bakar.

Aynı gereklilik, devrimci gençlik örgütlerinin birbirleriyle kuracağı ilişkiler açısından da geçerlidir. Bugün gençliği kuşatan çürüme bu kadar kapsamlıyken, farklı devrimci örgüt ve çevrelerin ayrı durması anlaşılır değildir. En azından gençliği çeteleşmeye, uyuşturucuya, erkek egemen şiddete, yozlaşmaya ve yalnızlaşmaya iten başlıklarda yan yana gelebilmesi önemli bir ihtiyaçtır. Elbette bu, ilkesiz birleşmeler ya da ideolojik farklılıkların göz ardı edilmesi anlamına gelmez. Ancak ortak düşmanın gençliği kuşattığı yerde, ortak mücadele zeminleri yaratabilmek; gençliğin daha güçlü, daha güven veren ve daha somut bir çıkış gösterebilmesinin de koşullarından biridir.

Coğrafyamız adeta bir yangın yeriyken, gençliğin karşı karşıya olduğu kuşatma bu kadar kapsamlıyken, devrimci gençlik örgütlerinin parçalı duruşlarını normal kabul ederek hareket etmesi kabul edilemez. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu dağınıklığı aşacak cesareti göstermek ve gençlik alanında ortak mevziler yaratma iradesini açığa çıkarmaktır. Çünkü gençliğin bu denli kuşatıldığı bir tabloda, devrimci güçlerin birbirinden kopukluğu da nesnel olarak bu kuşatmayı kolaylaştıran yerde durmaktadır.

Bu nedenle gençlik örgütleri, gençlerin zaman geçirebildiği, dayanışabildiği, birlikte öğrenebildiği ve geleceğe daha toplumcu bir gözle bakabildiği alanların, örneğin gençlik evleri, kurulması için daha fazla inisiyatif almak zorundadır. Bugün böyle mekanlar ve imkanlar yaratmak, yalnızca kültürel faaliyet olarak görülmemeli; gençliği piyasanın, çetenin, yalnızlığın ve çürümenin kuşatmasından çekip alma stratejisi temelinde görülmeli. Dolayısıyla burada ihtiyaç duyulan şey, beklemek değil önderlik etmektir. Görüşmeleri başlatmak, tartışmaları büyütmek, ortaklaşmanın imkanlarını zorlamak ve bunu somut adımlara dönüştürmektir. Buzu kırmak ve yarınlara daha emin ve güven veren adımlar atmaktır. Bunun ağırlığıyla sorumluluğu omuzlarımızda hissederek hareket edelim. Geciken her adım, düzenin gençlik üzerindeki tahakkümünü biraz daha derinleştirmekte. Bu yüzden şimdi görev, dağınıklığı aşmak, inisiyatif almak ve gençlik alanında devrimci birliklerin imkanlarını fiilen yaratmaktır.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Editörün Seçtikleri