
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da emekten yana bağımsız sendikalar, demokratik ve sosyalist basın, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, kadınlar, gençler, işçiler, köylüler, Kürt ulusu ve farklı inançlar vs. vb. kısacası faşist iktidara karşı olan tüm muhalif kesimler faşist kuşatmayla karşı karşıyalar. Türk- İslam sentezli faşist iktidar hem fiili uygulamalarla hem iktidarlarını koruyucu yasal düzenlemelerle ve hem de yargı sopasıyla tek adamlık faşist iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Bu baskılar, işçi sınıfı açısından, sendikal faaliyetlerin kısıtlanması, örgütlenme özgürlüğünün daraltılması, hak arama mücadelelerinin engellenmesi biçiminde kendisini göstermektedir. Özellikle sarı sendikal konfederasyonlar dışında kalan veya mevcut iktidara mesafeli duran, emek eksenli, işçi sınıfının çıkar ve menfaatlerini savunan sendikalar faşist diktatörlüğün hedefi olmaktalar.
İşçi Sınıfı Faşist Kuşatma Altında, Sınıfın Direnişi Sürüyor…
Sınıfa yönelik saldırılar sadece ülkemiz hâkim sınıflarına özgü bir durum değildir. Dünyanın her yerinde burjuvazi, işçi sınıfına olan düşmanlığını tereddütsüz sürdürür /sürdürmektedir. Ülkelerin içinde bulundukları ekonomik koşullar, buna bağlı olarak yönetsel biçimleri veya işçi sınıfı ve ezilen emekçilerin kendi mücadeleleriyle kazandıkları demokratik mevzilerin durumuna göre hak gaspları farklılıklar gösterse de sömürücü hâkim sınıfların temel argümanı olan baskısı değişmez. Sendikal çalışmalar, burjuva demokrasisinin (burjuva anlamda) en yaygın kullanıldığı ülkelerde bile, burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki baskısı değişik biçimlerde hep devam eder. Bu genellemeden hareketle bakıldığında kimi ülkelerde baskının daha şiddetli bir biçimde uygulandığını görebiliriz. Mesela; 2021 yılında yapılan bir araştırmaya göre, “sendikal faaliyetlerin engellendiği ülke sayısı 2021’de 109’a yükselmiş olup, Türkiye, işçiler için en kötü 10 ülke arasında yer almaktadır. Bağımsız sendikalar, devlet baskısı ve sendikasızlaştırma politikalarıyla karşı karşıyalar.” Bu politikalar sonucudur ki işçilerin, kendi haklarını savunan sendikalara üye olmaları sudan bahanelerle engellenebilmektedir. İşten çıkartılmaları kolaylaştırılmaktadır. Özellikle sınıftan yana olan bağımsız sendikalar, iktidar tarafından ciddiye alınıp muhatap kabul edilmeme gibi bir düşmanca tutumla karşı karşıya kalabilmekteler. Hak arayan işçilerin en meşru eylemleri “terör eylemi” olarak nitelendirilip, işçiler coplanarak gözaltına alınıp tutuklanırken, sendika başkanları, iş yeri temsilcileri de bu baskılardan fazlasıyla paylarını almaktadırlar.
İşçi sınıfına ve dünyayı emeğiyle kurup yaşatan emekçilere yönelik baskıların boyutu, Küresel Haklar Endeksi ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun hazırladıkları raporlarda daha görünür olmaktadır. Hazırlanan raporların özeti, dünya genelinde “haklar daralıyor, baskılar artıyor” şeklindedir. Bu raporlar, “Grev, toplu pazarlık ve sendikal örgütlenme gibi haklar, dünya genelinde rekor düzeyde ihlal ediliyor. İşçilerin temel özgürlüklerine yönelik baskıların sistematikleştiğini ve sendikal hareketin küresel çapta tarihsel bir kuşatma altında olduğunu” ortaya koyuyor üstelik bu veriler beş on yıl önceye değil, 2025 yılı verileridir.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), “2025 yılında, dünya genelindeki her 5 ülkeden 3’ünün ortalama puanı düşerken, Avrupa ve Amerika kıtaları Endeksin başladığı 2014 yılından bu yana en kötü seviyelerine geriledi. 2025 yılı raporuna göre 151 ülkeden sadece 7 tanesi işçi hakları ile ilgili iyi bir puan aldı. Veriler, adalete erişim, ifade ve toplanma özgürlüğü ve toplu sözleşme hakkı da dahil olmak üzere temel hak ihlallerinde kesin bir tırmanış” olduğunu gösteriyor. 2025 yılında işçiler için çalışma şartlarının en kötü olduğu 10 ülke içinde Türkiye- Kuzey Kürdistan’da bulunuyor.
Türkiye’de iş kanununda bulundurulan kod 25/2 ve kod 29 maddeleri, patronların en çok baş vurup işçi aleyhine kullandığı maddelerdir. Bu maddeler, kıdemsiz, ihbarsız ve damgalayarak işçiyi işten atmayı içeren maddelerdir. Patronlara altın tepside sunulan bu “hak”, işçinin yıllara yayılan birikimini yani tazminat hakkını gasp etme “hak-ı-dır”. Bu “hak” işçiyi kölece yasaların pratiklerine hapsetme “hak-ı-dır”. Hele bir de “arabuluculuk” yasası var ki evlere şenlik. İş akdi feshedilen işçilerin çok büyük bir bölümü hem mahkemelere olan güvensizlikten hem de mahkemelerde uzunca bir süre beklememek için ya da acil ihtiyaç veya borçluluktan ötürü, örneğin, 150 bin TL alacağı varsa masaya oturup 40 – 50 bin TL’ye razı oluyor. Alacağının neredeyse üçte ikisi patronun kasasında kalıyor. Yani hem işinden oluyor işçi hem de anasının ak sütü kadar helal olan hakkını alamıyor.
İşçi sınıfına yaşatılan bu cehennem ortamı, uluslararası emperyalist tekeller ve onların yerli suç ortakları olan TOBB, TUSİAD, MÜSİAD gibi sermaye haydutları tarafından siyasi iktidar ve hükümetler de kullanılarak yaşatılmaktadır. Ancak işçi sınıfı da bu ezeli sınıf düşmanları karşısında boyun büküp beklemediler. 2015’de metal işçileri Bursa’da, İzmit’te, Sakarya’da, Ankara ve Kırıkkale’de kitlesel fabrika eylemleri gerçekleştirdiler. O dönem buna “Metal Fırtınası” dendi. Çünkü bu eylemler hem burjuvaziyi ve sarı sendika şeflerini şaşkına çevirmişti hem de işçi sınıfının o süreç için en kitlesel eylemleri olması bakımından genel olarak işçi sınıfına ve ezilen tüm halka moral kaynağı olmuştu. Fakat kötü olan yan, Türkiye devrimci hareketinin bu eylemleri uzaktan seyrediyor olmasıydı. İşçi sınıfının mücadelesi zaman zaman gerileyip duraksasa da hiç durmadı devam ediyor. Maden işçilerinin Zonguldak’tan Ankara’ya, Eskişehir’den Ankara’ya olan yürüyüşleri; fabrika grevleri, iş yavaşlatma eylemleri vb. bugün de devam ediyor. Durum açıkça şunu gösteriyor, uzun süredir parçalı bir biçimde yürüyen işçi sınıfı mücadeleleri giderek sınıfın ortak mücadele biçimlerine dönüşüyor. Tam da bu aşamada, sınıftan kopuk olan öncünün gerçek rolünü oynaması, sınıfa önderlik etmesi her şeyden önce gelmektedir. Artık şu gerçek görülmek durumundadır, özellikle 1980’lerden bu yana ülke nüfusunun ezici çoğunluğu proleterleşmiştir. Bunların bir kısmı organize sanayi bölgelerinde, bir kısmı maden sahalarında, bir kısmı hizmet sektöründe, bir kısmı tarım alanlarında, bir diğer kısmı inşaat sektöründe emek harcamaktadırlar. Fakat emeklerinin karşılığını asgari düzeyde de olsa alamadıkları gibi, çalışama koşulları son derece kötü ve iş yeri güvenlikleri tamamen “kadere” bırakılmıştır. Dolaysıyla işçiler huzursuz ve bir arayış içindedirler. Bu durum, devrimci gelişmenin önemli bir dinamiği durumundadır. Bu da komünist hareket için sınıfsal bir odaklanma hamlesini gerekli ve zorunlu kılmaktadır.
Emekçilere Dayatılan Kölelik Koşullarında, Meşru Olan Direnmektir…
Yaşam hakkı, insanın doğumuyla birlikte sahip olduğu en temel haklardandır. Diğer tüm hakların (eğitim, ifade, örgütlenme vb.) kullanılabilmesinin ön şartıdır. Zaten yaşam hakkı yoksa veya ihlal ediliyorsa, diğer hakların özgürce kullanılması da olası değildir. Bugün insanlar, sermaye sınıfının çıkarları uğruna cinayetlerden tutun toplu katliamlara uğratılıyorsa, söz konusu yaşam hakkından söz etmenin bir anlamı da kalmamaktadır. Yaşam hakkı, hâkim sınıfların çıkarlarına bağlı kılınmışsa, diğer hakların uygulanması haydi haydi mümkün olmamakta veya keyfi uygulamalara dönüştürülmektedir. Olması gereken, bireyin fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü koruyan, toplumun genel çıkarları doğrultusunda onurlu bir yaşam sürmesini sağlayan, insan onuruna yakışır bir yaşamın olmasıdır. Bunun olabilmesi için, her şeyden önce, sınıf farkı, ırk, cinsiyet, dil, din gibi ayrımların olmaması; bireyin sağlık, beslenme, barınma, eğitim gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Peki bu haklar, insanı bir meta olarak gören, köleleştiren bu kapitalist- emperyalist sistem içinde mümkün mü? Elbette ki hayır. Olmadığını kendi yaşamımızda bizzat yaşayarak görüyoruz.
Yaşam hakkı denilen hak (ki burjuvazi yaşam hakkı söylemini dilinden düşürmez), demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımıyla birlikte bir anlam ifade eder. Aç- sefil, işkenceler altında, emeğinin karşılığını almadan, adil olmayan muamelelere maruz kalarak yaşamak da hayatta kalmak adına yaşamaktır. Hâkim sınıfların, geniş halk kitlelerine dayattıkları yaşam işte böyle bir yaşamdır. Onların yaşam hakkından anladıkları budur. Onlar için yaşam hakkı, kendilerine hizmet ve biat etmekten geçer. Her kim ki onların yarattığı sömürü sistemine, haksız kazançlarına karşı çıkar, onun yaşam hakkı da dahil hiçbir demokratik hakka sahip olması, bu haklarını özgürce kullanması düşünülemez bile. Denilebilir ki “o kadar da değil, bir dizi hakkımızı kullanabilmekteyiz.” Bu göreceli bir durumdur. Hâkim sınıflar kendi çıkarlarının tehlikeye düştüğünü fark ettikleri an bu kazanılmış hakları kullandırtmama “hakkı”nı kendilerinde görebilmektedirler. Dünya halklarının başlarına bombalar yağdırtarak, yüz binlerce insanı katletmeleri, yeri geldiğinde, kendi sınıf çıkarları lehine bir dizi demokratik ve sosyal hakların yok sayılmasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz.
İnsanların bir toplum içinde yaşamaları, bundan kaynaklı ortak değerlere sahip olmaları, ortak üretip, ortak tüketmeleri, doğal olarak ortak ve eşit yaşamı da gerekli kılar. Olması gereken budur. Bu ortak değerler toplamında, birilerinin üstün ve özgür, birilerinin de köle alt sınıf olması kabul edilir bir durum değildir. İnsanlığın tarihsel gelişim süreci içerisinde, verilen bütün mücadelelerin temelinde aslında bu nedenler yatmaktadır. Yani, toplumca yaratılan değerler ve bu değerlerin paylaşım biçimi yüzündendir sürdürülen kavgalar. O yüzdendir ki “insanlık tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” denir. Bu mücadeleler sürecinde elbette ki insanlık adına ciddi kazanımlar da olmuştur. Ancak, bu kazanımların pratik uygulaması hep tartışmalıdır. Hâkim sınıflar, mücadeleler sonucu, başta yaşam hakkı olmak üzere, kazanılmış hakları kabul eder ama uygulamada keyfiyetçi davranır. Aşağıdaki belge, kabulünün belgesidir.
“Yaşam hakkı, bu hakkın adının açıkça vurgulanması suretiyle 1948 tarihli BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde 1966 (yürürlüğe giriş 1976), BM Milletlerarası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nde (m. 6) 1950 tarihli (yürürlüğe giriş 1953), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmes’nde (m. 2) 1969 tarihli ( yürürlüğe giriş 19789, Amerikalılararası İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (m. 4) 1981 tarihli (yürürlüğe giriş 1986), Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nda (m. 4) ve 2000 yılı sonunda kabul edilen Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda (m. 2) tanınmıştır.”
Görüldüğü gibi burjuvazi bu hakkı kâğıt üzerinde tanımakta herhangi bir sorun görmemektedir. Hatta en keskin savunucu pozlarına da girmektedir. Tıpkı işgal veya ilhak ettikleri, kendilerine bağımlı hale getirdikleri ülkelere “demokrasi” götürüyoruz yalanını uydurdukları gibi. Yaşam hakkını savunuyorlar ama insanları katletmekten de geri durmuyorlar. İnsan hakları denildiğinde bu hakların değer sıralaması bakımından ilk ve temel olan hak, yaşam hakkıdır. Bu hakkın ihlal edilmesi suçtur, edenler de suçludurlar. Bu hak kamusal kurumlar tarafından öldürülmeyi değil, tam aksine kamusal kurumlar tarafından bireyin korunmasını içerir. Kamu özgürlükleri kavramı, beden bütünlüğünün dokunulmazlığını da kapsar. Bu durum, T.C.’nin 1982 Anayasası’nın 17. maddesinde de yer almaktadır. Ama faşist T.C. devleti faşist uygulamalardan zerrece vazgeçmemektedir. Kürt ulusuna, azınlık milliyetlere ve farklı inançlara yönelik uygulanan baskı politikaları, toplu katliamlar, soykırımlar devletin resmi politikaları olarak tarih boyunca uygulana gelmiştir.
Doruk Maden İşçilerine Uygulanan Baskı ve Şiddet, Faşist İktidar Sistematiğidir!
İşçi sınıfının emeğinden, demokratik yaşam hakkından, örgütlenme meşruluğundan doğan en basit hak arama eylemlerine karşı geliştirdiği kuralsız saldırılar en son Doruk Madencilik işçilerine uygulandı. AKP-MHP iktidar bloğunun genel meşru hak arama eylemlerine karşı geliştirdiği kapsamlı saldırıların bir parçası olarak bu tarz, genel iktidar sistematiğidir. “İç Tahkim” siyaseti adı altında tüm toplumsal dinamikleri, tekçi iktidara biat etmeye göre planlayan tekçi sulta, ekonomik, demokratik, akademik tüm toplumsal taleplere kurumsal devlet şiddetiyle karşılık vermektedir. İşçi sınıfının sendikal vb. tüm örgütlenmelerini tasfiye etmek için mevcut sistem sendikacılığı dışında, meşru devrimci çizgide faaliyet yürüten sendikacıları, öne çıkan işçileri tutuklayarak, şiddetle sindirerek, işçi sınıfının örgütlü gücünü tasfiye etmek isteyen ekonomik-siyasal sermaye güçleri, bu kuşatmaya karşın direnen, haklarını arayan, örgütlü davranan işçilere karşı da şiddetin her dozunu devreye koymaktadır.
Eskişehir’den yürüyüp Ankara sokaklarını meşru taleplerinin dili, direnişi haline getiren Doruk Madencilik işçilerine karşı iktidarın tutumu, bu faşist sistematiğin pratiğidir. Ağır koşullarda çalışarak emeğinden doğan maddi hakları, (maaşlarını, kıdem tazminatlarını vb.) dahi uzun süredir alamayan işçiler, “kemiğe dayanan bıçağın” koşullamasıyla eyleme geçtiler. Sadece talepleri meşru değil, aynı zamanda sınıfsal pozisyonu da meşrudur. Susmayan, itiraz eden her toplumsal dinamik karşısında gözü dönmüş saldırganlıkla harekete geçen iktidar ve patronlar, işçileri tutuklayarak, açlık grevinde gaz bombaları sıkarak karşılık vermiştir. Önemle belirtelim ki bu faşist diktatörlüğün genel siyasal çizgisidir. Ezilen ve sömürülenlerin, ötekileştirilenlerin, cins baskısına maruz kalanların sesini, taleplerini, böyle susturmak istemektedir.
Ankara’da Birleşen Direniş
Ama ısrarlı bir pratik, yığınlarca teorik analizden daha etkili sonuçlar doğurur. Doruk Madencilik işçilerinin Ankara sokaklarındaki kararlı duruşu, iktidar cephesinde yarılma yaratmış, şiddet sarmalından sonuç alamayan devlet, Doruk Madencilik işçilerinin eylemini çeşitli manevralarla boşa çıkarmayı sürdürmektedir. Ne var ki emeğine, haklarına, uzanan ellere kararlı bir duruş sergileyen maden işçilerinin sınıf kardeşlerine ilham veren direnişi bu oyalamaları da boşa çıkaracaktır. Aynı tarihsel kesitte, Çorum, İstanbul, Gebze, Kocaeli, Çorlu, Eskişehir, Adana, Antalya ve İzmir’den yola çıkarak, “barınaklardaki hayvan katliamlara karşı” Ankara’ya yürüyen “Yaşam Hakkı savunucuları”, Ankara’da Doruk Madencilik işçilerinin direnişiyle birleşti. Emek sömürüsü ve canlı katliamından, doğal kaynakların talanına kadar, kendi hukukunu oluşturan sermaye iktidarı, 2024 yılında da hayvanlara karşı “katliam kararlarını” kendi hukukunda “yasallaştırmıştı.” İnsana, emeğe, doğaya, canlıya, talan ve yıkım siyaseti uygulayan bu devlete karşı Ankara’da direniş sesinin birleşmesi, sadece toplumsal dayanışma açısından değil, toplumsal dinamiklerin devrimci itirazlarını, taleplerini, meşru haklarını birleştirmeleri açısından da önemlidir. Bu anlamıyla, Ankara sokaklarında birleşen bu sesi, direnişçilerin ağzından, yaşam hakkı savunucularının beyanından ortaya koymak yerindedir: “Bizler yaşam hakkı savunucularıyız. Bu ülkede AKP iktidarı hayvana, doğaya, insana, çocuğa, emeğe düşman bir iktidardır. Bu yüzden insana, hayvana, yeryüzüne, emeğe özgürlük demek için yaşam hakkı savunucuları olarak, sürdürdüğünüz direnişi, madencilerin buraya taşıdığı, bu barikatları aşarak sesini yükselttikleri direnişi selamlıyoruz. Hepimizin mücadelesi bir, hepimizin davası bir. Birlikte kazanacağız, emeğin iktidarını birlikte kuracağız!”
İktidar, ekonomik-siyasal politikalarıyla, toplumda ve doğada tam bir yıkım yaratıyor. Bu yıkım ve talana itiraz, faşist iktidarın saldırılarıyla değil, direnenlerin, birlik, ısrar, kararlılık dinamiğiyle etkilidir, sonuç alıcıdır. Her direniş ve talep meşru devrimci zeminde birleştikçe, ısrarlı ve kararlı bir dövüşkenlikle işçi sınıfı ve ezilenlerin siyasal mücadelesinde nitelik oldukça, gericilik galebe çalacaktır. Bu görev de devrimci ve komünistlerin omuzlarındadır…
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.









