
Günümüzde ülkeler silahlanmaya bir sınırlama getirmezken; en agresif bir doyumsuzlukla yaşanan tüm savaşlara direkt veya dolaylı olarak dahil olurken, akan kanı göz göre görmezden gelmekteler. Yaşanılan tüm acıların ve zorunlu göçün emperyalist güçler için hiçbir önemi yoktur ve onlar ıslarla savaşların devamından yana tavır alırken, bu doğrultuda da savaş ve işgal stratejilerini belirlemekteler. Silah sanayisine hükmeden tekelci burjuvazi için geçerli olan tek “amaç” zenginliklerini büyütmek ve sömürü düzenini olabildiğince küresel düzeye yaymaktır.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail hava güçleri yoğun ve geniş çaplı saldırılarla İran’da rejim değişikliğini talep ettiler. Bu saldırılar sonucu ülkenin birçok şehri yerle bir edildi -ve Tahran’da İran’ın dini lideri A. H. Hameni ile birlikte birçok lider kadro öldürüldü. Yine Amerikan ve İsrail bombardımanı sonucu Tahran’da bulunan bir okulda 170’den fazla kız çocuğu öldürüldü. Zira savaşın ilk iki haftasında 30 bine yakın İranlının kaybından bahsediliyor. Bu kaybın gerek saldırgan güçlerin nezdinde ve gerekse de silah tüccarları için hiçbir önemi yoktur. Mevcut savaş ortamında insanlık çığlık sesine gömülürken, yeni ve daha etkili silahlar üretiliyor ve göz göre göre pazarlaması yapılmaktadır. Gerçek o ki tüm bunlar “yeni dünya düzeni” dedikleri vahşi kapitalizmin düzensizliğinde cereyan eden savaş sonuçlarıdır.
Savaşın ilk gününde, Trump verdiği bir mesajında bu savaşın on gün içerisinde sonuçlanacağı iddiasında bulunmuştu. Aradan üç hafta geçti ve savaş taraflar arasında tüm yoğunluğuyla devam ediyor. Büyük kayıplara rağmen savaşın ne zaman sonlandırılacağı büyük bir soru işareti -ve bu belirsizlik Trump’ı yeni alternatiflere yönlendirdiğini gözlemliyoruz. Trump Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerinin güvenliği için NATO’ya S.O.S. çağrışımında bulundu. Trump ısrarla NATO üye ülkelerinin savaşta yer almalarını isterken, onların koşulsuz olarak Amerika ve İsrail’le birlikte güçleri birleştirip Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamaya çağırdı. Ancak Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden gelen yanıt Trump’ı pek de memnun etmezken, o yine de tehditlere devam etti ve cepheyi mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştı. AB ülkelerinden Almanya, Fransa ve İngiltere Trump’ın önerisine olumsuz yanıt verirken; Çin, Avusturalya, Güney Kore ve Japonya ise farklı gerekçelerle “düşünürüz”, “hemen karar veremeyiz” gibi gerekçelerle Hürmüz Boğazı önerisini reddettiler.
Hürmüz Boğazı’nı seyreden Hark Adası, bir anlamda İran için enerji depolama adacığıdır. İran kıyısında bulunan bu küçücük ada yoğun petrol tesisleriyle bilinir. Zira İran petrolünün %90’ı bu depolama tesislerine taşınmıştır. Adanın birde geçmiş tarihi öyküsü vardır; 18. yüzyılda (1750-1766) kısa bir süreliğine de olsa Hollandalıların denetimine geçer. (NOS -TV, 12 Mart 2026, 22.05 Hollanda) Adanın stratejik konumu Hollandalıların dikkatini çekmiş ve ada 360 derece görüş açısına sahip tam anlamıyla bir kontrol kulesi konumunda olmuş olması, o dönemlerde birçok Batı güçlerin ilgisini çeker. Ada’nın bu konumu; İran’ın ABD ve İsrail’le süren savaşta da önemi öne çıkmaktadır. Birçok yorumcuya göre ada kime geçerse o veya onlar savaş sonucunu tayin edecekler, denilmektedir.
Şüphe yok ki Trump’ın tüm bu ısrar ve tehditvari “güvenlik” önerisinin arkasında parmak sallayan silah sanayicileri ve tekelci burjuvazi vardır. Hürmüz Boğazı’nın önemi Amerikan ve İsrail perspektifi noktasında bakıldığında, Ortadoğu halklarının can güvenliğinin bir pazarlık konusu olduğu gerçeğini gözlemliyoruz. Bir savaş hali durumunda olan Ortadoğu büyük bir trajedi yaşamaktadır ve bunun sonucu bölge tam anlamıyla bir savaş laboratuvarına dönüşmüştür. Sürekli bir kaos ve çatışmalı ortamdan çıkamayan Ortadoğu, özünde kavgadan ve uzlaşıdan uzak bir yapı üzerine kurulmuş İsrail devleti (1948) bölge barışı için kanayan bir yara olmuştur.
Çıkarların kesiştiği bu savaş ortamında ve nedeni olduğu enerji krizi sorunu ABD ve İsrail’i diğer Transatlantik ittifak güçlerini karşı karşıya getirmiştir. Bugünkü mevcut denklemden kaynaklı olarak eski müttefikler arası bir antagonizma öne çıkmış. Ve bu bir anlamda Avrupa Birliği ülkelerinde iç huzursuzluğa neden olurken ve diğer yandan da mevcut birlikteliğin mutlaka güçlenmesi yönünde talepler öne çıkmıştır. Bundan böyle AB ülkeleri geçmişe kıyasla (Trump dönemi) daha uzlaşıcı ve birlikte hareket etme koşullarına sahip olduklarını söylemek mümkün. Tüm bunların nedeni; Avrupa kaynaklı diyebileceğimiz “burjuva demokrasisi” olabildiğince yara almış ve inandırıcılığını kaybetmiştir. Gazze soykırımı, emperyalist güçlerin orantısız olarak petrol uğruna İran’a saldırmaları ile o meşhur “demokrasi” inancı Batı’da tartışma konusu olmuştur.
SIPRI Araştırma Merkezinin 2001 ve 2025 yıllarını kapsayan dönem için yaptığı en son analizde de (tablo: 1 ve 2) görüldüğü gibi; silahlanma ve silah endüstrisi yaşanan bölgesel çatışma ve savaş ortamı üzerinden devasa kâr etmeye devam ediyor. Silah ithal eden ve ihracatta bulunan kimi ülkeler ya direkt savaş ortamındadır veya güvenlikçi politikalar nedeniyle ülkenin “iç güvenliği” meselesini gerekçe göstererek, yoğun bir silahlanma psikolojisiyle iç içe kilitlenmiş bir durumda olduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik olanda; bugün yaşanan savaşlarda (Rusya-Ukrayna, Ortadoğu ABD-İsrail) milyonlarca insanın ölümü, öldürülmesi, göçe zorlanmaları, acı ve gözyaşının emperyalist kapitalist güçler için hiçbir önemi yoktur. Neredeyse hep konuşulan ve tartışılan konu; petrolün sorunsuz akışı, Ukrayna’nın SkyFall veya P1-SUN dronlarının isabetli vuruşları gündemden düşmüyor. Veya bu dronlarla petrol ülkesi olan Arap coğrafyasını İran saldırılarına karşı nasıl koruruz diye tartışmaların ana konusu olmuştur.
Şunun altını çizmeliyiz ki; uluslararası hukuk artık “güç politikasını” temsil eden ve de belirleyen güçlerin birer karar mekanizmasına dönüşmüştür. Uluslararası hukukun varlığı ve de önemi gerçek anlamda bir işleyişten çok öte, tarafgir bir otorite temsilciliğine dönüşmüştür. Ancak bunun fiiliyatta ki uygulaması yine de hep güçlüden yana tüm hukuksuzluklarla güçlendirilmiş yaptırımlar toplamı olmaktan başka bir şey değildir.
Dolayısıyla “güç politikasını” baz alan “uluslararası hukuk sistemi” hiçbir zaman güvenilir ve ne de umut verici devletler üstü (olması gereken) bağımsız bir sistem temsilciliği olabilmiştir.
Zira; uluslararası hukuktan kaçınmak ve o görevi yerine getirememenin doğurduğu risk ve sonuçlarını 2003’de Irak işgalinde gözlemledik. Kelimenin tek anlamıyla, ülke yalan, hukuksuzluk ve spekülatif iddialarla teslim alındı ve sonrasında da çıkmazı olmayan bugünkü kaos ortamına terkedildi. Prof. Dr. Janne Nijman’ın deyimiyle; “Eğer Uluslararası Hukuk tümden ötelenir uygulanmazsa, bu insanlık için hepten bir çıkmaz sokaktır” (de Volkskrant, 11 Mart 2026) yorumu yerinde bir tespittir.
Kuşkusuz, bu çıkmaza neden olan uluslararası emperyalist güçlerin “dünya düzeni” sonucu birçok ülke kaos ve yönetimsizliğe terkedilmiştir. Yöneticiler demokrasi ve özgürlüklerden yana olmak yerine, “merkez” gücü olabildiğinde güçlendirerek hükmetmek istemekteler. Kapitalist sistemde yöneticiler düzenin sürekliliği için “yoğun silahlanmayla” rejime sigorta olmak istemiştir.
Tablo:1
2021-2025 döneminde dünya sıralamasında oransal olarak en fazla silah ihracatı yapan ülkeler:
Ülkeler: %
| Amerika Birleşik Devletleri | %42.0 |
| Fransa | %9.8 |
| Rusya | %6.8 |
| Almanya | %5.7 |
| Çin | %5.6 |
| İtalya | %5.1 |
| İsrail | %4.4 |
| İngiltere | %3.4 |
| Güney Kore | %3.0 |
| İspanya | %2.3 |
| Türkiye | %1.8 |
| Hollanda | %1.2 |
| Norveç | %1.0 |
| Polanya | %1.0 |
| İsveç | %0.9 |
Silahlanmayla dolup taşan dünyamızda, savaş tehditleriyle insanlık nefes alamaz bir noktaya gelmiştir. Kapitalist dünya sisteminde bugünden yarına vaat edeceği hiçbir güzellik yoktur. Arda kalan tek şey tehdit, çok daha acı, hüzün, göç ve gözyaşı kalmıştır. Sürekli bir savaş halinin yaşandığı dünya kapitalist sisteminde; ülke yöneticileri demokrasi, insan hakları ve özgür yaşam talebi yerine, ısrarla daha güçlü militarist konumda ülke(ler) olmak yarışı revaçta. Bunun sonucu insanlık hukukun ve de güvencenin olmadığı bir dünyaya terkedilmiş durumdadır. Israrla savaş ve çatışmalı ortamdan çıkamayan kimi ülkeler, varoluş hikayesini yoğun silahlanmada aramaktalar ve bunu aşağıdaki tablo:2’de net bir şekilde görebiliyoruz.
Tablo:2
2021-2025 döneminde dünya sıralamasında oransal olarak en fazla silah ithal eden ülkeler:
Ülkeler: %
| Ukrayna | %9.7 |
| Hindistan | %8.2 |
| Suudi Arabistan | %6.8 |
| Katar | %6.4 |
| Pakistan | %4.2 |
| Japonya | %3.9 |
| Polanya | %3.6 |
| Amerika Birleşik Devletleri | %2.9 |
| Kuveyt | %2.8 |
| Avusturya | %2.8 |
| Birleşik Arap Emirlikleri | %2.7 |
| Mısır | %2.6 |
| İngiltere | %2.1 |
| İsrail | %1.9 |
| Hollanda | %1.8 |
Zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının olabileceğinden hep bahsedilir. Oysa gerçek şu ki; kapitalist sistemin yarattığı ve de kendi güç mekanizmasıyla yürürlüğe koyduğu “yeni dünya düzeninde” hep bir savaş hali vardır ve de olmuştur da. Sömüren, baskılayan ve kendine biat edilmesini isteyen de kapitalist sistem olmuştur. Bu talepleri reddeden emekçiler, yoksullar, öğrenciler, devrimciler ve antikapitalist güçler öteden beri sistemle hep bir savaş hali içinde olmuştur. Savaşın değişen boyutuna rağmen (başkaldırı, gösteri ve karşı direniş mücadeleleri vb.ler), kriz ortamları ve halkın memnuniyetsizliği açıktan bir savaş ortamı olmuştur. Dolayısıyla üçüncü bir dünya savaşını beklemenin ironisine kapılmaya gerek yok, çünkü o savaş zaten çoktan var ve kapitalist sistemle birlikte var olagelmiştir.







