
Yazar/Kemal Ekinönü
Emek-sermaye çelişkisi üzerine kurulu bir sistem olarak kapitalist dünya sisteminin 1900’lerin başında ulaştığı emperyalizm evresi ile yaşadığı iki dünya savaşı, onun krizlerini sonlandırmaya yetmedi; yetmez, çünkü kriz kapitalizmin doğasının bir sonucudur. O yaşadıkça krizleri de onun varlığıyla iç içe, durmaksızın tekrar edecektir. Nitekim 1946’lardan sonra da neredeyse bütün kıtalarda sürdürdüğü bölgesel savaşlar; Kore, Körfez ve Balkan savaşları gibi kolektif işgaller ve 2000’lerin başında Irak, Libya ve Suriye’de varoluşunun sürdürülebilirliğine çağırdığı “vekâlet savaşları” da onun bu yapısal krizlerinin sonucudur.
2000’lerin başından bugüne, ABD emperyalizminin başını çektiği emperyalist blokun İsrail-Filistin, İsrail-İran savaşı; Pakistan-Afganistan ve pek çok Afrika ülkesinde süreklileştirdiği kapsamlı terör saldırılarından sonra, ulusal ve uluslararası hukuk normlarına göre meşruluğu bulunan bir ülkenin (Venezuela) devlet başkanının bir askerî saldırıyla evinden alınarak ABD’ye kaçırılmasıyla kendisini gösteren olgular, emperyalist dünya sisteminin boğazına kadar dayanan varoluş krizini yeni bir dünya savaşıyla mı yoksa son yirmi beş yıldır antrenmanını yaptığı küresel terörizmle mi çözeceği ikilemi arasında gidip gelirken, adeta Araf’taymışçasına verdiği görüntü, emperyalist-kapitalist sistemin yeni bir aşamaya geçişin sancısını yaşadığına delalettir.
Tarih sahnesine çıktıktan itibaren özel mülkiyet dünyasının köle emeğinden kapitalizme evresine kadarki gelişme sürecinde gösterdiği merkezileşme ve yoğunlaşma evreleri nihayet 1900’lerin başında uluslararasılaşmış olarak emperyalizm aşamasına ulaşmış; doğasının tetiklediği doyumsuz büyüme ve daha çok merkezileşme iki dünya savaşına neden olmuş, 2000’lerin başına kadarki yaşam süreciyle de emperyalizm, teknik gelişmeler, robotik üretim ve yapay zekâ teknolojisinin sunduğu olanaklarla sermaye yoğunlaşmasını giderek daha az elde toparlarken, bu yoğunlaşmanın talep ettiği siyasal örgütlenme de sermaye iktidarlarını siyasal katılaşma olan faşizme ve diktatörlükleri zorunlu hâle getirmişken, buna paralel olarak da özellikle işçi sınıfı ve ezilen kitlelerin can bedeli mücadelelerle tanımlı hâle getirerek hukuklandırdığı yaşam hakkı ve insanal hakları da ağır derecede ihlal edilmiş ve aşındırılmıştır. Bu aşınma en az savaşın bedelleri kadar büyük bir saldırıdır ve pek çok bakımdan adeta kansız kıyım özelliği taşımaktadır. Bunu anlamak için bu hakların “hak” olarak hukuklandırılmasına kadar yaşanan tarihî süreci hatırlamak yeterlidir.
Hatırlanacağı üzere, yöneten-yönetilen ilişkisi ile uluslararası ilişkilerde hakların hukuklandırılması 1789 burjuva demokratik devrimiyle tarihe sahne alan kitlelerin mücadelesi ve zorlaması ile norm hâle gelmeye başlamış, 1871 Paris Komünü’yle tarihin akış biçimine müdahale ederek özel mülkiyet sistemine alternatif bir sistem ortaya koyan işçi sınıfının ele-avuca gelen bu kısa ömürlü siyasal iktidar biçemiyle de “insan ve hakları” kavramı bir daha unutturulmamak üzere ezilenlerin tüm mücadelelerinde en temel bilinç sıçramasına dönüşmüştür.
Aynı işçi sınıfının yirminci yüzyılın başında 1917 Ekim Devrimi’yle başlattığı kapitalist sömürü düzeninden özgürleştirme, yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar dünya nüfusunun üçte birinin eserine dönüşmesiyle bu “haklar”ın insan, doğa ve canlı yaşamın bütünlüğü içinde hukuklandırılması kapitalist-emperyalist devletler üzerinde görmezden gelemeyecekleri bir baskıya dönüşünce bunlar sadece “uluslararası norm” olarak kabul edilmekle kalmamış, başta Avrupa kapitalizmi olmak üzere bu haklar sosyalizmin çalınan “sosyal”liğine iliştirilmiş “devlet” kavramıyla “sosyal devlet” de bu hakların şemsiyesine dönüşmüş olarak literatüre geçmiş oldu.
Nereye kadar? Bu hakların “norm” olarak kabulünü baskılayan sosyalizmin bir sistem olarak çöküşünden hemen sonrasına kadar… O zamandan başlamak üzere özellikle iki binlerin başından itibaren başını ABD’nin çektiği NATO Bloğu ve İsrail’in bu normlardan hiçbirini tanımamasıyla pratikleşen süreç ise tümüyle bir siyasal kaostur.
Doğrudan emperyalist sistem tarafından uygulanmaya başlanan bu yönelim apaçık bir terörizm olarak emperyalist sistemi kendi krizinden çıkmanın bir yolu olarak uygulansa da; birinci olarak, bu stratejinin sonuçlarının sistemin varoluşuna nasıl bir tehdit olarak döneceğini öngörememesi; ikinci olarak da devrevi krizlerinin farkında olarak bunu aşmanın denenmiş olan iki dünya savaşı varken bir yenisine başvurmanın, ellerindeki silah ve teknolojinin sonuçlarının öngörülemezliğinin yarattığı derin endişe ve belirsizlik, emperyalist sistemi “terörizm mi, dünya savaşı mı” ikileminde adeta Araf’ta tutmaktadır.
Emperyalist sistemin genel bir savaş mı yoksa iki binlerden itibaren başvurdukları terörle mi içinde bulundukları genel bunalımı aşacakları arasında kararsızlıkta tutan olguların ne olduğunu, bugünkü iletişim dünyasında herkesin duyu ve görüyle biriktirdiği sonuçlar olsa da bu çıplak olgular arasındaki ilişkinin tanımladığı pozisyonun gidiş yönünü anlamamayı kolaylaştıracak temel yöntem savaşa hazırlık sonucunu gösteren verilerdir.
Emperyalist Savaş Hazırlığının Verileri…
“Stockholm Uluslararası Barış Enstitüsü” (SIPRI)’nin aşağıda özetleyeceğimiz raporuna göre dünya emperyalist sisteminin sadece 2024 yılındaki silahlanma harcamasına ayırdığı pay 2 trilyon 718 milyar dolardır. Türk parasına çevirdiğimizde bu toplam 117 trilyon 568 milyar eder ki bu miktarın son bir-bir buçuk yılda ikiye katlandığını varsaymak hiç de spekülatif değildir.
Yanı sıra bu silahlanma harcamasının başını çeken ülkelerden ABD, Çin, Rusya, Almanya ve Hindistan dünyadaki toplam silahlanma harcamasının yüzde altmışını oluştururken, toplumun yüzde ellisini açlık sınırı altında yaşamaya mahkûm etmiş Türkiye ise son on yılda silahlanmaya yaptığı yatırımla ender ülkelerden biri konumundadır.
Daha da dikkat çekici olan şudur: Daha önceki yıllara oranla 2024’ten itibaren Almanya askerî harcamalarını yüzde 89, İsrail yüzde 46, İngiltere yüzde 81,8, Fransa yüzde 64,4, Suudi Arabistan yüzde 89,3 artışla ön çekerken, aynı kaynak (SIPRI) dünya genelinde ise 100’den fazla ülkenin kendi tarihlerinin en yüksek silahlanmasına yöneldiğini kaydetmiştir.
Durumun daha iyi anlaşılmasını sağlayacak en dikkat çekici örnek ise İsviçre’dir. İsviçre, her ikisi de Avrupa topraklarından başlamış iki dünya savaşında Avrupa kıtasında savaşın uğramadığı tek ülke olarak kalırken ve bu hâlde kalmasının nedeni olan, savaş çıkaran diktatörlerin, ülkelerini soyan hırsız politikacıların güvenli kasası olmalarıyken ve bu durumunu hâlihazırda sürdüren ve İstanbul’un üçte biri kadar bir nüfusa sahip bir ülke olarak o bile kendi tarihinde ilk kez (2025) savunmaya 30 milyar dolarla neredeyse Türkiye’nin silahlanmaya ayırdığı miktarla aynı oranda bir bütçe ayırmıştır.
Bu verilerin bize gösterdiği şey, emperyalist dünyanın bitişik güçleriyle (emperyalist bir düzeyde olmadıkları hâlde, siyasi ve ekonomik olarak çıkarları bağlandıkları emperyalist büyük devletlerle bütünleşmiş olan Türkiye ve benzeri ülkeler) birlikte kapitalist sistemi tıkanma noktasına getiren bu bunalımdan çıkarmak için bir kez daha genel bir dünya savaşına doğru sürüklendiğini göstermektedir. Ancak yukarıda da “iki neden”le ifade ettiğimiz gibi bu seferki bunalımdan çıkmayı, önceki iki bunalımdan çıkışın son çaresi olan başvurdukları dünya savaşı yerine, bugünün koşullarında böyle bir savaşın yaratacağı muhtemel riskler (beklenmedik bir dünya devrimini tetikleyecek riskler bir yana, canlı yaşamın koşullarını ortadan kaldıracak biyolojik, kimyasal ve nükleer silahlar) emperyalistleri, genel savaşın temel amacı olan “sistemi ayakta tutmayı” bu kez dünyanın her yerine yaydıkları genel bir terörizmle gerçekleştirmeye çalıştıklarını düşündüren veriler de en az savaşa hazırlandıklarını düşündürenler kadar güçlüdür. Bunu görmek için de son yirmi yıllık ABD, İsrail ve NATO bloğunun icraatlarına bakmak yeterlidir.
Devam edecek…







