Connect with us

Editörün Seçtikleri

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü: Tarihçesi, Mücadeleler ve Günümüzün Önemi

8 Mart kapitalist sisteme karşı sınıfsal mücadelenin ve sosyalizmin ideallerine sahip çıkmanın bir hatırlatıcısıdır. 8 Mart, kadınların sınıfsal pozisyonlarının farkında olarak toplumsal eşitsizliklere karşı verdikleri mücadelenin ve bu mücadelenin nihai hedefi olan komünist toplumu kurma amacının bir simgesidir.

8 Mart, dünya çapında kadınların eşitlik mücadelesinin simgesi olmanın ötesinde, bugün hâlâ devam eden sosyal, ekonomik ve siyasal baskılara karşı verilen direnişin tarihsel ve politik bir ifadesidir. Neoliberal politikaların iktidar biçimleri olarak öne çıkan otoriter, faşist burjuva yönetimlerin saldırılarıyla kadınların hakları ve emekleri ciddi biçimde sömürü ve baskı altındadır. Kadınların sömürülmesi yalnızca ekonomik düzeyde değil; toplumsal ve siyasal alanlarda da derinleşmektedir. Orta Asya’dan Türkiye’ye, Kürdistan’dan, Afganistan’a ve Avrupa’ya… Yani dünyanın birçok coğrafyasında, kadınlar hem artan baskı rejimleriyle hem de neoliberal politikalara dayalı ekonomik zorlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu çerçevede 8 Mart, kadın emeğinin nasıl görünmez kılındığını ve sınıfsal eşitsizliklerin nasıl yeniden üretildiğini analiz etmek ve buna uygun devrimci tutum almak açısından tarihsel mahiyettedir.

8 Mart Bir Direnişin Hafızasıdır!

1908 yılı, kapitalizmin ve sanayileşmenin hızla genişlediği; işçi sınıfının, özellikle de kadın işçilerin ağır sömürü koşulları altında yaşamaya zorlandığı bir tarihsel döneme işaret eder. 19. yüzyılın sonlarından itibaren artan sanayi üretimi; uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, iş güvenliğinden yoksunluk ve sendikal hakların bastırılması gibi yapısal sorunları derinleştirmiştir. Kadınlar üretim sürecine yoğun biçimde katılmalarına rağmen erkeklerden daha düşük ücret almakta, daha güvencesiz koşullarda ve daha uzun saatler çalıştırılmaktaydı.

Özellikle tekstil ve hazır giyim sektörlerinde yoğunlaşan kadın emeği, 12–16 saate varan mesailer, sağlıksız üretim ortamları ve sık iş kazalarıyla karakterize edilmiştir. Bu tablo, kapitalist üretim tarzının cinsiyetlendirilmiş iş bölümü ve ücret eşitsizliği üzerine kurulu yapısını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu koşullara karşı kadınlar erken dönemden itibaren kolektif direniş pratikleri geliştirmiştir. 1857’de New York’ta çoğunluğu kadın olan tekstil işçilerinin başlattığı grev, düşük ücretlere ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı önemli bir çıkış niteliği taşımıştır. Aynı dönem kapitalizmin ilk krizinin yaşandığı, kadın ve çocuk emeğinin yoğun biçimde sömürüldüğü bir evreydi. Grevlerin yaygınlaşması ve sendikal hareketin güç kazanması, sınıf çelişkilerini görünür kılmanın örgütlü yansıması iken; bu mücadele dinamikleri ilerleyen yıllarda Uluslararası İşçi Birliği’nin (I. Enternasyonal) kuruluşuna uzanan tarihsel zemini beslemiştir.

19. yüzyıl boyunca biriken bu deneyim, 20. yüzyıl başındaki kitlesel kadın grevlerinin toplumsal ve örgütsel temelini oluşturmuştur. 8 Mart 1908’de New York’ta tekstil işçisi kadınların greve çıkması, kadın emeğinin örgütlü mücadelesinin simgesel anlarından biri haline gelmiştir. Grev sürecinde yaşanan ve 129 kadın işçinin yaşamını yitirdiği trajik yangın, kadınların çalışma koşullarına dair taleplerini uluslararası kamuoyunun gündemine taşımış; kadın işçilerin maruz kaldığı sömürüyü çarpıcı biçimde görünür kılmıştır.

Bu tarihsel arka plan içinde 8 Mart, hem 1857’den devralınan direniş mirasını hem de 1908’deki kitlesel kadın işçi eylemlerinin deneyimini taşıyan bir mücadele günü olarak şekillenmiştir.1910 yılında Kopenhag’da toplanan II. Enternasyonal Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan edilmesi, konferansın iradesi tarafından kabul edilmiştir. Zetkin, kadınların kurtuluşunun yalnızca hukuki eşitlik talepleriyle sınırlı kalamayacağını; bunun aynı zamanda sınıfsal eşitlik ve emek mücadelesiyle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Böylece 8 Mart, liberal bir anma gününün ötesinde, kapitalist sömürüye ve cinsiyet eşitsizliğine karşı sınıf eksenli ve enternasyonalist bir mücadele günü olarak tarihsel anlamını kazanmıştır.

Kadınların Ücretsiz İşgücü Olarak Kullanılması

Geçmişte olduğu gibi bugün de kadınların toplumsal üretime katkısı yalnızca ücretli emekle sınırlı değildir. Kadınlar hem ücretli emek piyasasında hem de ev içi alanda “görünmeyen” ücretsiz emek gücü ile, toplumsal üretimin önemli bir dinamiğini temsil etmektedirler. Çocuk bakımı, yaşlı bakımı, yemek, temizlik ve duygusal emek gibi faaliyetler, toplumsal yeniden üretimin temel unsurlarıdır. Bu emek doğrudan kâr üretmeyen; ancak iş gücünün yeniden üretimini sağlayarak, özel mülk dünyası ve özel olarak kapitalist için, üretim sürecinin devamlılığını mümkün kılar.

Patriyarkal kapitalist sistem, kadınların ücretsiz ev içi emeğini doğal ve zorunlu bir sorumluluk olarak kodlayarak bu emeği değersizleştirir. Böylece kadınlar hem üretim alanında düşük ücretle hem de yeniden üretim alanında ücretsiz olarak çifte sömürüye maruz kalır. Bu durum, cinsiyet eşitsizliği ile sınıfsal sömürünün iç içe geçtiği yapısal bir ilişkiye işaret eder.1908’deki grev, yalnızca ücretli çalışma koşullarına yönelik bir itiraz değil; aynı zamanda kadınlara atfedilen ikincil ve görünmez konumlara karşı tarihsel bir başkaldırıdır. Bu nedenle 8 Mart, yalnızca cinsiyet temelli eşitsizliklere değil, kapitalizmin sınıfsal tahakküm biçimlerine karşı da bir direniş günüdür.

8 Mart ve Sınıfsal Mücadele

Günümüzde neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal devlet mekanizmaları zayıflatılmış, bu alanlar kapitalist sermaye için birer rant sahasına dönüştürülmüştür. Bakım hizmetleri kamusal bir hak olarak görülmemekte ve dolayısıyla kadınların omuzlarına yüklenmeye devam etmektedir. Esnek, güvencesiz ve düşük ücretli istihdam biçimleri özellikle kadın emeği üzerinden yaygınlaştırılmaktadır. Bu süreç, kadınların hem ücretli emek piyasasında hem de ev içinde daha yoğun bir sömürüye maruz kalmasına yol açmaktadır. Almanya, İsviçre, Fransa ve ABD gibi ülkelerde dahi ücret eşitsizliği ve bakım yükünün cinsiyetlendirilmiş dağılımı devam etmektedir. ABD’de Donald Trump döneminde güç kazanan sağ popülist politikalar, özellikle üreme hakları bağlamında kadınların kazanılmış haklarını geriletmiştir. Afganistan’da Taliban yönetiminin kadınların kamusal yaşama katılımını ciddi biçimde kısıtlaması, otoriter rejimlerin kadın bedeni ve emeği üzerindeki denetimini açık biçimde göstermektedir. “TC” iktidarının İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınların şiddete karşı korunma mekanizmalarını zayıflatmış; neoliberal politikalarla birleşen faşizm süreci, kırıntı düzeyinde dahi var olan kadınların sosyal ve ekonomik güvencelerini tasfiye etmiştir-etmektedir. Yani günümüzde burjuvazi, tarihsel bedellerle elde edilmiş demokratik-ekonomik haklara tahammül etmediği gibi, bu tahammülsüzlüğünü, kadın yaşamını emek ve sosyal alanlarda kadınlara karşı geliştirdiği saldırılarla kapsamını genişletmektedir.

Benzer biçimde Ortadoğu’da süren savaş ve çatışma koşulları içinde, özellikle Rojava’da kadınlar hem patriyarkal yapılara hem de cihatçı güçlere karşı çok anlamlı bir direniş pratiği geliştirmiştir. Emperyalist çıkar ilişkilerinin Kürdistan’da yürüttüğü savaşlara karşı mücadeleyi en ön saflarda yine kadınlar omuzlamaktadır. Yine Hindistan sınıf mücadelesi pratiğinde de kadınların toplumsal özgürleşme ve barbarlığa karşı direnişteki özne olma rolü, berrak bir şekilde öne çıkmaktadır. Sınıf mücadelesinde, toplumsal demokrasi ve insan hakları mücadelesinde, her türlü cinsiyetçi baskılara baş kaldıran kadın mücadelesinde, kadınların dinamik duruşu, hem devrimci mücadeleye niteliksel bir anlam katmaktadır, hem de burjuva egemenlerin sınırlarını zorlamaktadır. Bugün kadınlar direnişin öznesi olduğu kadar, direnişleri muzaffer kılacak bedellerin de en ağır omuzlayanlarıdır.

Emeğimiz Görünür, İtirazımız Örgütlü: 8 Mart’ın Tarihsel Deneyimleriyle Direnmek Grevdir!

Bu gelişmeler, kadın mücadelesinin yalnızca kültürel ya da hukuki bir eşitlik talebi değil; aynı zamanda sınıfsal ve sistemsel bir dönüşüm talebi olduğunu ortaya koymaktadır. 8 Mart’ta gerçekleştirilen grevler ve kitlesel eylemler, görünmeyen emeği görünür kılma ve kapitalist üretim ilişkilerini teşhir etme işlevi görmektedir. Grev, işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmek ve haklarını savunmak amacıyla başvurdukları kolektif bir mücadele biçimidir; ancak aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin meşruiyetini sorgulayan politik bir araçtır. 8 Mart grevleri, kadınların yalnızca ekonomik değil; sınıfsal, toplumsal ve siyasal özgürlük taleplerinin ifadesidir.

“Emeğimiz görünür, itirazımız örgütlü: 8 Mart grevdir!” ifadesi, bu tarihsel sürekliliği özetlemektedir. 8 Mart, kapitalist sisteme karşı sınıfsal mücadelenin ve kadınların kendi toplumsal konumlarının bilinciyle yürüttükleri özgürlük arayışının simgesidir. Bugün, yalnızca geçmiş direnişleri anmak değil; patriyarkal kapitalist düzene karşı kolektif mücadeleyi sürdürme iradesini ortaya koymak anlamına gelmektedir. Bu iradenin somut bir ifadesi bağlamında, güncel olarak kazanmak istediğimiz mevzimiz nettir: 8 Mart ücretli izin günü ilan edilmelidir. Üretim birimleri ve sosyal alanlarda görünmez kılınan kadın emeği ve kadın kimliğinin gücüyle, her türlü eşitsizliklere, katliam ve kıyımlara, gerici değer yargılarının “ahlaki” kuşatmasına, cins baskısına karşı daha ileri mücadele mevzileri, örgütlü gücümüzün, sınıf bilincimizin, direnişimizin perspektifidir.

Tam da bu nedenle 8 Mart, pasif bir anma günü değil; direnişi ve mücadeleyi yükseltme çağrısıdır. Kadın emeğinin görünmemesine, bedenler üzerindeki denetime, güvencesizliğe ve şiddete karşı kolektif bir karşı çıkıştır. Günümüz koşullarında 8 Mart’ta alanlarda olmak, grev örgütlemek ve mücadeleyi büyütmek tarihsel bir tercih değil, siyasal bir zorunluluktur. Çünkü kadınların kurtuluşu ertelenebilir bir talep değil; eşitlik ve özgürlüğün toplumsal ölçekte gerçekleşmesinin ön koşuludur. Bu nedenle 8 Mart, geçmişten devralınan bir miras olmanın ötesinde, bugün de mücadeleyi büyütme ve kolektif direnişi örgütleme çağrısı olarak önemini korumaktadır.

8 Mart kapitalist sisteme karşı sınıfsal mücadelenin ve sosyalizmin ideallerine sahip çıkmanın bir hatırlatıcısıdır. 8 Mart, kadınların sınıfsal pozisyonlarının farkında olarak toplumsal eşitsizliklere karşı verdikleri mücadelenin ve bu mücadelenin nihai hedefi olan komünist toplumu kurma amacının bir simgesidir.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri