
İsrail Siyonizm’inin yıllara yayılan Filistin işgaline karşı 7 Ekim’de Filistin direnişçi güçlerinin yaptığı saldırının ardından, ABD ve Avrupa emperyalistleri başta olmak üzere, önemli gerici güç odaklarının desteğini arkasına alan İsrail, Filistin özgülünde Gazze’ye kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. Gazze’ye her türlü insani yardıma deniz-kara ve hava ulaşım sahalarında ambargo koyan İsrail, bölgede kapsamlı bir sivil katliamı gerçekleştirdi-gerçekleştirmeye devam etmektedir. Sağlık başta olmak üzere, tüm hizmet sektörü kurumları ve yerleşim birimlerini, her türlü savaş tekniğini kullanarak havadan bombalayan İsrail, pervasız bir saldırı ile dünya savaş tarihinde “emsalsiz” unvanını Siyonist kimliğine apolet olarak takmış durumda.
Sadece bilinçli hedef olarak seçilen bir hastanende çoğunluğu çocuk ve sağlık hizmeti veren personel olmak üzere, 500’ün üzerinde sivil halkın katledilmesi, İsrail Siyonizm’inin vahşet belgesi olarak ibret vericidir. Ki İsrail’in son Gazze saldırısında, bu yazının yazıldığı tarih itibarıyla 1700’lere varan çocuk katliamı, dünyanın gözü önünde yaşanan trajediyi yeterince açıklamaktadır. Kan donduran bombardımanların ardından, ortaya çıkan vahşet tablosundan ABD ve Avrupa başta olmak üzere, emperyalist ve gerici bölgesel iktidarlar zerre kadar rahatsızlık duymadı. T.C ise bazı din tüccarlarını “Vicdan” muhasebesi ile döktükleri timsah gözyaşları, yaşanan trajediye başka bir boyut kazandırmaktadır.
Lakin emperyalist ve bölgesel gericiler, İsrail-Filistin savaşında, haklı haksız ayrımı üzerinden tutum almamakta, bu savaşın, İsrail-Filistin ve bölge sahasında yarattığı siyasal sonuçlar üzerinden kendi kirli emellerine ulaşmak istemektedirler. Yakılıp ve yıkılan Filistin, katledilen her Filistinli, bu gerici kan emicilerin bölge stratejileri açısından nasıl bir fayda sağlayacağı açısından bakılmakta ve “vicdan” nutuklarıyla, bağnaz çıkarlar üzerinden el ovuşturulmaktadır. Kan deryasına dönüştürülmüş bölge üzerinde, barbar güç odaklarının yaptığı budur. Bütün bu gerici emellere ulaşmak için, ilk adım, bölgede yaşanan savaş ve çatışmaların esas mahiyetini karartmaktır.
Emperyalist güçler ve gericiler, işgal savaşını algı operasyonlarıyla manipüle etmektedirler!
İsrail -Filistin savaşının yoğunlaştırdığı bölgesel çelişkiler tüm dünyayı etkisine almaktadır. Ve savaş askeri sahadan, ekonomik, kültürel sahaya yayılmaktadır. Daha da önemlisi, gerici güç odakları, savaşı askeri-ekonomik-kültürel sahadan, geniş yığınların düşünce dünyasına kadar geniş bir sahada sürdürmektedirler. Emperyalist savaş örgütleri, bölgesel savaş güçleri, deniz-hava-kara askeri birlikleri, nükleer, uzay savaşları, medya sahasında örgütlenen savaş… Özellikle iletişim teknolojisinin gelişim düzeyi kullanılarak, geniş yığınlarda ve yığınların ögesi olan bireylerin algısında yönlendirmeler yapmak, yaşanan savaş ve çatışmaların niteliğini yanılsamalı olarak kitlelerin bilincine yerleştirmek, gerici odakların önemli stratejilerinden biridir.
Tıp biliminden alınmış olan “bilişsellik”, emperyalist merkezlerin algı operasyonlarında bir savaş yöntemidir. Bilgiyle alakalı tüm bileşenler kullanılarak, emperyalist sistemin tüm süreçlerine dair toplumsal “rıza” imal eden gericilik, özünde sürdürdüğü savaşın sahasına insanın düşünme yetisini de almak istemektedir. Algı yoluyla bilgiyi topluma işleme kabiliyeti olarak genel kabul gören “bilişsellik”, (tıp biliminde bu kavramın içeriği kuşkusuz farklıdır ve bilimsel temeli vardır. Bilimi gerici emelleri için çarpıtarak ele alan burjuvazi, tıpkı sosyal Darwinizm gibi, bilişselliği de toplumsal algı operasyonlarında, çıkarlarına uyarlayarak kullanmaktadır) burjuvazinin elinde bir savaş silahına dönüşerek, kitlelerin bilgi dünyasını elindeki iletişim araçlarıyla kirli bilgilerle pompalamaktadır. Amaç burjuva dünyanın tüm kültürel, düşünsel dünyasının kitlelerin “bilinci” haline getirilmesi. Toplumsal yanılsamalarla gerçeklerin üstünün örtülmesi ve kitleleri burjuva sistemin uysal köleleri haline getirme çabasıdır.
Tepkilerden ve itirazlardan arındırılmış, uysallaştırılmış kitlelerin düşünsel dünyası, emperyalist savaş aygıtlarının bir sahasıdır. Savaşı, askeri-ekonomik ve kültürel olarak insanın davranışlarına hükmedecek şekilde genişletmesi ve algı operasyonları ile geniş yığınların davranışlarının yönlendirilmesi ve savaş hali ile barış hali arasındaki derin farkı belirsizleştirilmesi, daha da önemlisi, emperyalist savaşları insanlığın olağan ilerleyişi olarak toplumsal “rızaya” dönüştürmeye çalışılması, bir savaş makinesi olarak çalışan burjuva medya araçları ve ideologlarının başat görevidir. İletişim araçlarının, askeri karargâhlar gibi birer savaş mekanizmasına dönüştürülmesi, emperyalist ve bölgesel gerici savaş güç odaklarının, savaş içindeki katliamcı kimliklerini yanılsamalarla toplumsal “meşruiyet” kazandırma çabasıdır. Emperyalist odaklarının bölgesel gericilikler üzerinden ya da direk olarak işgal ve ilhaklarla geliştirmiş olduğu gerici savaş hali, bu gibi algı operasyonlarında yeterince “zenginliğe” sahiptir.
7 Ekim Filistin ulusunun işgale karşı direnişinin bir ayağı olan askeri saldırısıyla yeni bir aşamaya evrilen İsrail Filistin savaşında, ABD-Avrupa emperyalistleri, NATO, İsrail, savaştaki haksız konumlarını gizlemek için öncelikle algı operasyonlarıyla işe başlamışlardır. Savaşın haksız tarafı olarak bu güçler, İsrail iktidarının daha sonraki günlerde geliştirdiği katliamlara “meşru” zemin yaratmaya çalıştıkları gibi, bölgesel denklemlerde emperyalist stratejilerini geliştirmek için de bu algı operasyonlarını geliştirmektedirler. Çünkü İsrail-Filistin savaşı üzerinden, emperyalist kutuplar, “yeni” bölgesel stratejiler geliştirmektedirler. Bu savaş, kapsamlı bir bölgesel savaşa ve güçler çatışması ekseninde yeni bir dünya savaşını mayalamaktadır. Tüm planlamalar bu eksende yapılmaktadır. Emperyalist güçler başta olmak üzere, bölgesel gerici iktidarlar bu duruma göre pozisyon almakta, savaş ortamında kendi çıkarlarına alan açmaya çalışmaktadır. Tüm bu gerici planlamaların uluslararası toplumsal “meşruiyet”e kavuşturulması, savaşın kitlelerin düşünsel dünyasına taşınması ve bilinçlerin yönlendirilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı İsrail-Filistin savaşının nedenlerinden öte, öncelikle çatışma sahasında bilinç yanılsaması yaratan envanterler üretildi.
Birinci ayak şudur: İsrail işgalci güçtür. Haksızdır. Filistin, işgale karşı duran güçtür, direnişe önderlik yapan Hamas gibi örgütlerin gerici niteliklerine rağmen, işgale karşı mücadelesi haklıdır-meşrudur. Bu savaşın tarihsel ve güncel nedeni, İsrail Siyonizm’inin işgalidir. Bu tarihsel gerçek göz ardı edilip, 7 Ekim saldırısı, işgal karşıtı meşruluğundan koparılarak, Hamas’ın ideolojik niteliği üzerinden “terör eylemi” olarak lanse edildi. Yıllardır Filistin ulusuna milli zulüm uygulayan İsrail Siyonizm’i, “mağdur” olarak dünya kamuoyuna servis edildi. Oysa gerçekler çıplaktır ve devrimci nitelik bundan beslenir.
İsrail-Filistin savaşı 7 Ekim’de başlamadı. İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi süreciyle başlayan bir savaştır. ABD’nin başını çektiği emperyalist haydutlar, bu işgali bölgedeki her siyasal sürece göre ele aldılar. Bölge stratejilerine göre, bazı dönemler “barış görüşmeleri” altında, bazı dönemler İsrail Siyonizm’i eliyle geliştirdikleri vahşi saldırılarla Filistin ulusunun haklı mücadelesini tasfiye etmeye çalıştılar. En son ABD’nin bölge stratejisinin bir ayağı olarak, Trump ABD’si tarafından Kudüs’ün İsrail’in Başkenti ilan edilmesi, İsrail-Filistin savaşında yeni bir moment oldu. Teslimiyet belgesi olan “Oslo Mutabakatı” saldırgan güçler tarafından yok sayıldı ve “iki devletli çözüm” projesinin, İsrail işgalini güçlendirmek olduğu gerçeği kanıtlanarak çatışmalı süreç örgütlendi.
Netanyahu liderliğinde kurulan ırkçı-faşist iktidar eliyle Filistin ulusuna karşı soykırım emellerini hayata geçirmek için yeni saldırılara start verildi. Militarizm ve dinci ırkçılık içte politik olarak geliştirilerek, iç toplumsal muhalefet baskı altına alındı ve Filistin Ulusunu kıyımdan geçirmesi kararlaştırıldı. Son iki yıllık tarih ve 7 Ekim sonrası geliştirilen soykırıma dayalı kitlesel katliamlar bunu söylüyor. Varlık-yokluk sınırında katliamlara maruz kalan Filistin ulusunun haklı ve meşru karşı duruşunu “terör saldırısı” olarak lanse etmek, kendi terörist kimliğini örtmeye çalışmak olduğu gibi, İsrail işgalinin nedeni olduğu Filistin ulusunun bağımsızlık hakkını da yok saymaktır.
İkinci olarak; algı seçiciliği ile toplumsal bilinci yönlendirmektir. Savaş sahasından kitlelerin bilincini yönlendirecek görüntüler, abartılar ve yalanlar ekseninde servis edilerek, Hamas, Hizbullah, İslami Cihat gibi gerici cihatçı örgütlerin eylem tarzları yardımıyla kitlelere sunuldu. Hamas’ın elinde çıplak bir kadın cesedi, farklı vahşet görüntüleriyle yaygın iletişim teknolojisiyle servis edildi. Burada hedef Hamas ve Hizbullah gibi cihatçı örgütlerin cihatçı ideolojisinden ileri gelen insanlık suçlarını teşhir etmek değil, asıl amaç İsrail’in işgalci kimliğine “mağdur” bir nitelik kazandırmaktır. Bir parantez açmak gerekirse, komünistler olarak bizler de 7 Ekim saldırısında gerçekleştirilen sivil katliamlarını kınıyoruz. Ama İŞİD gibi emperyalist laboratuvar örgütlerinin uygulamalarında gördüğümüz bu vahşeti cihatçı örgütlere armağan edenlerin de aynı emperyalist odaklar olduğunu her zaman hatırda tutuyoruz. Ancak Hamas’ın bu suçları ne İsrail işgaline meşruluk kazandırır ne de Filistin ulusunun işgale karşı verdiği mücadelenin meşruluğunu ve haklılığını ortadan kaldırır.
Hamas’ın sivil katliamları üzerinden, İsrail devletinin işgalci niteliğini örten burjuva gericilik, İsrail in kitlesel sivil kıyımlarına sessiz kalmakta, İsrail katliamlarını örtmektedir. ABD başkanı Biden’ın hastane katliamına ukalaca “belki onlar yapmıştır” tarzında cevabı, kişisel özelliklerinin iğrençliği değil, sınıfsal niteliğinin dışa vurumudur. Ek olarak, Filistin direnişinde, Hamas’ın öne çıkarılması da bilinçli bir yanılsamadır. FHKC’den FDKC’ye kadar, Filistin direnişinin birer parçası olan diğer güçlerin yok sayılması ve Hamas’ın tek direniş aktörü olarak öne çıkarılması, İŞİD sürecinde daha belirgin olarak dünya kamuoyunda teşhir olan İslamcı-cihatçı çizgiler özgülünde Filistin direnişini itibarsızlaştırma amaçlanmaktadır.
Hamas, Gazze özgülünde en etkin anti-işgalci direnişin önderlik gücüdür. Fakat bugün Filistin direnişi bu sınırları aşmakta ve 14 örgütün ortak oluşturduğu “Direniş Grupları Ortak Operasyon Oda”sı üzerinden sürdürülmektedir. Filistin ulusunun işgale karşı direnişi bu geniş kapsamda anlam bulmaktadır. Ulusal Kurtuluş mücadelesini bu özünden koparıp, Hamas üzerinden dinler savaşı derekesine düşürmek ve bunu cihatçı İslami çizginin siyasal dünyasına hapsetmek, kurulan gerici senaryonun bir ayağıdır, Filistin Ulusal direnişini tasfiye etme amaçlıdır.
Bütün bu yaklaşımlar, sahada doğrudan bilgi alma olanağından yoksun geniş geniş yığınları yanlış bilgi bombardımanı altında tutum almaya yönlendirmek amaçlıdır. Sorun bir bilginin doğruluğu yanlışlığı değil, bir yanlış bilginin daha sonra doğrulanmaması halinde bile, ilk “bilginin” yığınlarda yarattığı etkidir. Yani emperyalist ve bölgesel gerici güçler, geniş kitlelerin savaş alanına dönüştürülmüş bilincinde, toplumun hafızasını silme, kendi politik etkisine alamadığı kitleleri en nihayetinde tarafsızlaştırma ve yığınları gerici dünyaya karşı silahsızlandırma stratejisi üzerinden şekillenmektedir. Kendi sınıf bilincinden yalıtılmış ezilenler, kuru bir kalabalığı ifade eder. İşte emperyalist haydutlar böyle bir kuru kalabalık haline getirmeye çalışıyor ezilen yığınları.
Emperyalist odakların kanlı çehresi, İsrail-Filistin savaşıyla bir kez daha görülür olmuştur
Kapitalist-emperyalist barbarlık ve onun bölgesel iktidarlarının yığınlar üzerindeki ideolojik etkisinin belirleyiciliği, gerçek niteliğini örten araçlarla ve kendisini aklayan manipülasyonlarla kayda değer siyasetler üretmeye çalışmasıdır. Emperyalist metropoller olarak kodlanmış gerici merkezler, yaratıcıları oldukları herhangi bir vahşette, “medeniyet dünyası” adı altında “çözümlerle”, yığınların bilincinde yanılsamalar yaratabilmektedir. Ama son İsrail-Filistin savaşı, bu “medeniyet” peçesini tüm çıplaklığıyla yırtıp attı. ABD’nin direk işgal tarafı olarak Akdeniz’e savaş gemileri çıkarması, Avrupa emperyalist güçlerinin İsrail karşıtı tüm gösterileri, Filistin bayraklarını yasaklaması, bu güçlerin Filistin ulusunun maruz kaldığı milli zulmün direk yaratıcıları olduğu konusunda bir toplumsal bilincin ortaya çıkmasına vesile oldu.
Bu baskılara karşın Filistin ulusu ile kitlelerin dayanışma eylemlerinde bulunması, inatla Filistin bayraklarının açılması, İsrail’in gerçekleştirdiği sivil katliamlara karşı öfkenin sokaklara taşınması, gericiliği bir başka tedirgin etmiştir. Bu kitlesel tutumlar karşısında bazı emperyalist aktörlerin “vicdan” muhasebesine ricat etmesi, sivil katliamlar konusunda İsrail’e temkinlerde bulunması, bir tutum değişikliği değil, kitlelerin öfkesini yatıştırma manevrasıdır. Özetle, İsrail-Filistin savaşı vesilesiyle emperyalist barbarlık tüm çıplağıyla görülür olmuştur. Netanyahu’nun, “Ortadoğu’yu tümden değiştireceğiz” açıklaması, bunun tarifidir. Ama unuttuğu şey, ezilen ulus ve emekçilerinin de emperyalist işgale, talana ve sömürüye karşı bir direnişinin olacağıdır.
Anlaşılan o ki, İsrail-Filistin savaşı üzerinden, emperyalist stratejiler ‘yeniden’ gözden geçirilmekte, bölgesel denklemler yeniden tarif edilmeye çalışılmaktadır. ABD savaş gemilerinin Akdeniz’e açılması, İngiliz ve Avrupa emperyalist güçlerinin topyekûn İsrail’in yanında saf tutması, Rusya’nın nükleer savaş tatbikatı dahil, Karadeniz sahasına uzun menzilli füzelerle gövde gösterisi yapması ve İsrail-Filistin savaşı üzerinden Ortadoğu ve Arap yarımadası başta olmak üzere, hegemonya sahalarının yeniden tarif edilmeye çalışılması, bu savaş üzerinden planlanan askeri stratejiler olarak öne çıkmaktadır. ABD-AB emperyalist güçleri, İsrail üzerinden bölgeye yayılma amacı gütmektedir. İsrail’in, Lübnan, Suriye topraklarını bombalaması, İran’ı tehdit etmesi bunun göstergesidir. Karşısında, Lübnan Hizbullah’ının ve İran’ın İsrail saldırganlığı karşısında direk savaşın tarafı olacağı ilanı, Rusya’nın başını çektiği emperyalist bloğun tutumudur. İsrail Filistin savaşının mevcut konjonktürde ifade ettiği budur. Yani, emperyalist blokların derin çatışması ve bazı sahalarda aldığı savaş biçimi, bugün bölgesel sınırları aşıp dünya savaşına dönüşme riski taşımaktadır.
Başka bir yazı konusu olsa da emperyalist savaşa, işgal ve ilhaklara karşı komünistlerin tutumu, pasif savaş karşıtlığından öte, aktif emperyalist savaşlara, işgal ve ilhaklara karşı devrimci mücadele ile sonuç alıcıdır. Bu mücadelenin sınırları geniştir. Her özgün koşulun uygun araçlarıyla örgütlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Anti emperyalist-anti işgalci toplumsal hoşnutsuzluğu, her coğrafya komünist ve devrimci hareketinin, sınıf perspektifi ile örgütleyip sahada temsil etmesi, öne çıkan görevdir.
AKP-Erdoğan İktidarının, Filistin’e Desteği “Din Kardeşliği”ne Dayandırması İsrail Siyonizm’inin Söylemlerine Destektir
İsrail-Filistin savaşı üzerinden, emperyalist hegemonya stratejilerinin “yeni” çatışmalara vesile olduğu bir ortamda, her gerici güç gibi, T.C. iktidarı da bu durumdan kendi politik çıkarlarına göre bazı sonuçlar elde etmek istemektedir. Savaşın sıcak saatlerinde ilk elden Erdoğan ve şürekâsının “itidal” çağrısı yapması, “arabuluculuk” rolü kapmaya çalışması, aslında kendisine bir diplomatik saha açma gayretiydi. Tıpkı Ukrayna savaşında olduğu gibi, savaşın tarafı olmasına karşın, “arabuluculuk” rolü ile “çözüm” gücü olduğu görüntüsü vermesi gibi…
Erdoğan tekçiliği, bölgede sürmekte olan savaşların, işgallerin direk tarafıdır. Yaşanan savaşta taraf olan bir gücün, savaş tarafları arasında “arabuluculuk” rolü almaya çalışması, burjuva riyakârlıktır. Bu burjuva riyakârlık, bir kişilik depresyonu değil, temsil edilen gerici burjuva sınıfın ideolojik tutumudur. Nesnel temeli, gerici burjuva çıkarların niteliğini verdiği ikiyüzlü politika, İsrail-Filistin savaşında da çıplak olarak ortaya konmuştur. İslam dini tacirliğiyle kitleleri etkilemeye çalışan Erdoğan ve şürekâsı, sermaye çıkarlarına göre bölgesel denklemde kendisine yer bulmaya çalışması esas politikasıyken, bu amaçlarını gizleyerek; Filistin’de yaşanan insanlık dramı konusunda timsah gözyaşları dökmektedir.
“Büyük Ortadoğu Projesi”nin iflas eden ‘Model Ülkesi’, İslam dini tüccarlığı üzerinden, “İslam Dünyasının” lider ülkesi olma hayali ile Filistin’de yaşanan insanlık dramını, “din kardeşliği” üzerinden sömürmeye çalışırken, ABD stratejisine göz kırpmasının adımları olan İsrail ile “normalleşme” sürecinden zerre taviz vermemektedir. “Üç günlük milli yas” ilanı ile İsrail zulmüne alınan “tutum”, arka planda bölgesel askeri-ekonomik-teknolojik-istihbarı anlaşmaların devamı ile zaten göstermeliktir. T.C. iktidarı, İsrail ile çeşitli alanlarda yaptığı anlaşmalara dokunmadan, İsrail’e hiçbir yaptırım gücü kullanmadan, İsrail’in zulmünü “lanetlemekte”, Filistin ulusuna din kardeşliği nutukları atmaktadır. Çünkü T.C. iktidarı açısından sorun Filistin’in işgali, verili anda 6 bini aşan çoğunluğu çocuk masum sivil halkın katledilmesi meselesi değil, bu katliam baskılanması ile emperyalistlerden ne kadar taviz koparacağı meselesidir. Koparmaya çalıştığı taviz, iç politikaya ilişkin olduğu kadar, bölge stratejisini Kürt coğrafyasını işgal üzerinde inşa etmiş Kürt ulusunu imha siyasetidir. Bu ana strateji üzerinden, bölgedeki pastadan pay kapmak, Erdoğan için kötü günün karı olarak görülmektedir.
Ama bu siyaset, T.C. iktidarı açısından kendi içinde yığınlarca çelişki ve çözümsüzlük üretmektedir. Burjuva iki yüzlülük bu çözümsüzlükten beslenmektedir. İsrail katliamlarına karşı nutuk atarken, Ankara İçişleri Bakanlığı’na yapılan eylemi bahane ederek, Rojava ve Güney Kürdistan’a her gün yenilenen hava bombardımanı ile yerleşim yerleri, altyapılar, enerji kaynakları, insanların geçim kaynakları yerle bir edilmekte, sivil Kürt halkı katledilmektedir. Yani, Erdoğan, Filistin konusunda “sivil katliamı” üzerinden “tutumunu” beyan ederken, Kürt coğrafyasında gerçekleştirdiği sivil katliamlarının sabit sanığıdır. Bu gerçekler sanığı ayağa kaldırmakta ve sabit suçunu yüzüne okumaktadır. Erdoğan, ABD ile siyasi-ekonomik ve askeri bağımlılık ilişkisi, emperyalist blokların çatışmasından vazife çıkarma stratejisi ve İsrail ile askeri-ekonomik ilişkiler içinde, Filistin konusunda duyarlı olan tabanına din tüccarlığı siyaseti ile rol kesse de Kürt coğrafyasındaki askeri işgal, inkâr ve imhacı konumu ile İsrail ile aynı cephededir.
Bu gerçeklik, tarihsel olarak T.C. egemenlerini, güncel olarak AKP-MHP iktidar bloğunu İsrail işgalciliğiyle ortaklaştırmış, aynılaştırmıştır. Kürdistan’daki Sivil katliamlar ile Filistin’deki sivil katliamlar her iki devletin paydaşlığıdır. İsrail’e karşı somut hiçbir tutuma dayanmayan “Milli Yas” şovu, İsrail ile “normalleşme” süreci riyakârlığın belgesidir. Son 20 yılda 5 kat artmış olan AKP İsrail diplomatik ticari-teknik askeri-enerji iş birliği anlaşmaları, kapsamlı katliamlarla sürdürdükleri gerici savaşın ortaklığıdır aynı zamanda.
Emperyalist savaşlar, işgal ve ilhaklar ortamında emperyalist bloklar arasında derinleşen çatışmalar, yeni bir emperyalist paylaşım savaşı tehlikesine dönüşmüş durumdadır. Bu koşullarda, emperyalist cephelere yedeklenmeyen sömürülen ve ezilen halkların mücadelesi, gericiliğin esas tedirginliği olarak öne çıkmaktadır. Bu anlamıyla, işgaller başta olmak üzere, ezilenlerin tek tek alanlarda gösterdiği direnişler, önem kazanmaktadır. Emperyalist ve bölgesel gericiliklerin, genelde direnenlere, özelde silahlı direniş güçlerine karşı askeri-politik eksende dayatmaya çalıştığı tasfiye, bu stratejik planın sonucudur. Çünkü olası bir emperyalist paylaşım savaşında, devrimci dinamiklerin zayıf olması, savaş karşıtı anti emperyalist-anti işgalci dinamizmi örgütleyememesi ve özellikle silahlı direniş odaklarının bertaraf edilmesi, gelişecek devrimci bir dalgayı önleyecektir. Filipinler, Hindistan, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve diğer Kürt coğrafyası parçalarında, özellikle silahlı devrimci-komünist güçlere karşı yapılan kapsamlı saldırılar, sadece bölgesel gerici iktidarların icraatları değil, emperyalist merkezlerin savaş konseptidir.
Bu anlamıyla Filistin’i savunmak, Kürdistan’ı savunmaktır. İşgal ve ilhaklara karşı savaşmak, emperyalizm ve tüm gericiliğe karşı savaşmaktır. Ve nihayetinde, kapitalist barbarlığın ulusal-sosyal-ekolojik yıkımına karşı durmak, enternasyonal proletaryanın gelecek toplum ütopyası ile ezilenlerin-sömürülenlerin direnişini örgütlemektir.
Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi’nin 34. sayısında yayımlanmıştır.







