Connect with us

Anı-Anlatı

Doğan Güneş yazdı | Bir Yalınlık ve Yiğitlik Öyküsü: Ahmet Yavuz (Hamido)

Ahmet Yavuz (Hamido), M. Terzi yoldaşı yanında olduğu hâlde Karakoçan’ın bir köyünde o gün sabah vakti erkenden kalkmıştı. Rüzgâr sert esiyordu; sanki dağlar bile bir şeyler fısıldıyordu. Ama yine de yola çıktılar, Dersim’e gitmek üzere eski patikadan, kuytuluk vadinin içine doğru yürüdüler. Suyun karşı tarafına geçmek için her zaman güvenle kullandıkları Peri Suyu üzerindeki asma tahta köprüye adım attıklarında her şey bir anlığına sessizliğe gömüldü.

hamido anı anlatı

Yazar: Doğan Güneş

Sonsuz bir evrenin içinde insan yaşamı yalnızca bir kıvılcımdır; fakat o kıvılcım, karanlığı yarabilecek kadar değerlidir. Kimi hayatlar sessizce söner ve unutulur. Kimi hayatlar ise geriye kötülüğün dumanını bırakıp yok olur gider. Ama bazı insanlar vardır; kısa ömürlerine evreni sığdırır, hayatlarını umuda ve insanlığa adarlar. Onların isimleri tarihe birer onur kitabesi gibi kazınır.

Ahmet Yavuz, böyle bir hayat sürdü. Yoksulluğun içinden umudu yeşertti. Kendini değil yoldaşlarını önceleyerek, umudu sokaktan kırlara taşıyarak yaşadı. Artık o yalnızca kendisi değildi; bir ses, bir sınıfın çığlığı, bastırılmış öfkenin örgütlü yankısıydı.

Kısa ömrüne sonsuzluk sığdırdı. 12 Mayıs 1981 sabahında, Dersim dağlarının ardındaki derin vadide, 12 Eylül’ün militarist güçlerince kurulan bir pusuda katledildi. Bu kayıp, bir militanın değil, bir direniş simgesinin susturulmasıydı; ama yalnızca fiziksel planda! Oysa o, aramızdan koparılışının 44. yılında hâlâ bizlerle. Yetkin bir komünist kadroya yaraşır bir manevi mirasla kalplerimizde, belleğimizde ve mücadelemizde yaşıyor.

***

1952 yılında Dersim’in Mazgirt ilçesinin küçük bir köyünde, sekiz kardeşli büyük bir ailenin ikinci çocuğu olarak yoksulluğun gölgesinde açtı gözlerini dünyaya. Küçük yaşta çalışmaya başladı, ailesinin yaşadığı yoksulluk içinde büyüdü; okula bile gidemedi. Sürekli çalıştı; bütün bir gençliği güçlüklerle, zorluklarla geçti ama buna karşın yılmadı, yaşama tutundu, ailesine bakmakla kendini sorumlu hissetti. Sonra köyden ayrıldı, İskenderun’da demir-çelik fabrikasında işe başladı. Kısa bir süre burada çalıştıktan sonra 1976 yılında İstanbul’a gitti. İstanbul’un yoksul varoşlarından bir semt olan, umutla çıktığı yolun sonunda ulaştığı Gülsuyu Mahallesi’ne yerleşti.

Mahallenin nüfusu büyük ölçüde Anadolu ve Kürt illerinden göç etmiş Kürt ve Alevi kökenli yoksul ailelerden oluşuyordu. Ahmet Yavuz, yeni geldiği Gülsuyu Mahallesi’nde her köşe başında bir başka yüz, bir başka hikâye ile karşılaştı. Fakat dikkatini çeken bir şey vardı: Duvarlara yazılmış “Yaşasın işçi sınıfının mücadelesi” gibi sloganların anlamını düşünmeye başladı. Taşı toprağı altın dedikleri İstanbul’u tanımaya çalışırken cebinde birkaç lira, yüreğinde yalnızca inat ve belirsiz bir umut vardı. Arkasında Dersim’in dağlarını, taşlarını ve çocukluğunun sessizliğiyle geçen köyünü bırakmıştı; hatta çok sevdalandığı kızı da… İstanbul onun için ne bir rüyaydı ne de bir kurtuluş; sadece ekmek parası için, hayatta kalmak için seçilmiş zorunlu bir yoldu.

İlk zamanlar inşaatlarda çalıştı. Bir akşamüstü, mahallenin tek bakkalından ekmek alırken tanıştı devrimcilerle. Saçları omuzlarına dökülen, gözlerinde kararlı bir parıltı olan gençlerden biri, onunla tokalaşırken adını sordu; “Yoldaş, sen yeni geldin galiba?” dedi. “Dersim’den…” dedi Ahmet Yavuz, kısa ve temkinli bir edayla. O tokalaşma yalnızca bir selamlaşma değildi; Ahmet Yavuz için hayatında yeni bir sayfanın açılmasıydı. Bundan sonra Gülsuyu onun için sadece bir barınak değil, fikirlerin, tartışmaların, direnişin ve dayanışmanın nefes aldığı bir mekân oldu.

Çalıştığı inşaat iskelelerinde döktüğü terin karşılığı ona yalnızca yorgunluk ve yoksulluk getirdi. Sömürünün bu kadar çıplak yaşandığı bir yerde susmak, suç ortağı olmaktı. Bu yüzden işçileri örgütlemenin uğraşı içine girdi; çalıştığı şantiyelerde işçilerin ağır sömürü koşulları altında ezilmemesi, iş güvenliğinin sağlanması, çalışma saatlerinin insanca düzenlenmesi ve sendikalı olmak için işçiler arasında yoğun bir çaba gösterdi. Fakat zamanla anladı ki tek başına mücadele yetmezdi; kurtuluş, örgütlü bir sınıf savaşımıyla mümkündü.

İşte o arayış içinde Gülsuyu Mahallesi’nde tanıştığı komünist devrimci İsmail Hanoğlu’nun çabaları sonucunda işçi sınıfının öncü örgütü olma motivasyonuyla ileri atılan TKP/ML ile tanıştı. TKP/ML, İbrahim Kaypakkaya tarafından kurulmuştu ve Türkiye’de işçi ve köylü ittifakına dayanan demokratik halk devrimini hedefliyordu. O artık işçi sınıfının öncü neferlerinden, bir komünist kadro olarak TKP/ML saflarındaydı; yalnızca çalışmıyor, örgütleniyordu. Direnişi öğretiyor, tartışmalar yürütüyor, grev komitelerinde ön saflarda yer alıyordu. Yaşamı artık işten sonra gelen yorgunluk değil, mücadeleyle anlam kazanan bir ısrardı.

Ahmet Yavuz’un siması hâlâ gözümün önündedir. Apak yüzünde hafif bir kırmızılık ışıldardı; tebessümle konuşurken yoksul hayatının yorgunluğu yüzünden okunurdu. Maddi durumu çok kötü olmasına karşın yüzü hep güleçti; konuşurken sevgiyi, güveni, onuru özümleyen bakışları çok etkileyiciydi. Bir köylü çocuğun durağanlığının toprağa kök salmış bilgeliğini ve bir şehir çocuğunun kıvrak, pırıltılı zekâsını taşıyordu.

İstanbul’a geldiği 1976’lı yıllar, aynı zamanda Türkiye’de işçi hareketlerinin ve devrimci örgütlenmelerin yükseldiği bir dönemdi. Birçok gecekondu mahallesi bu hareketlerin öncülüğünde kuruldu; devrimci gençlik örgütleri mahalle komiteleri kurar, gecekondu direnişlerini organize ederdi. İstanbul’da 1 Mayıs Mahallesi bunların en önemlilerindendi. Ahmet Yavuz’un bu gecekondu mahallesinin kurulmasında çok önemli bir yeri vardı.

Barınma sorununu çözmek gayesiyle yoksul işçilerin başlattığı gecekondu inşasında, İsmail Hanoğlu ve yine Gülsuyu Mahallesi’nde tanıştığı Sabri Koçyiğit yoldaşlarıyla birlikte aktif olarak yer aldı. Gecekondular gece inşa ediliyor, gündüz ise olası yıkıma karşı mahallenin güvenliği sağlanıyordu. Gecekondular inşa edildikten çok kısa bir süre sonra Ümraniye Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından yıkım kararı alındı. Polis ve jandarma gücüyle gelen ekipler halkın gecekondularını yerle bir ettiler. Ancak devletin yıktığı gecekondular kısa bir süre sonra devrimci grupların çabalarıyla yeniden yapıldı.

Bu döngü, devletin kolluk güçleri tarafından birkaç kez tekrarlandı; ama her defasında devrimci halk komitelerinin önderliğinde halk, inşa ettiği gecekondularını yıktırmamak için direndi. En son 2 Eylül 1977’de kanlı bir yıkım gerçekleşti. 2 Eylül günün şafak vaktinden başlayarak mahalleyi kuşatan çok sayıda polis ve jandarma kuvveti, mahalleye buldozerlerle ve silahlarla girdi. Halk mahalleyi terk etmedi; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar evlerin önünde barikat kurarak direndi, devrimci gruplar ise silahlı olarak yıkıma karşı koydu. Polis ile halk arasında saatlerce süren çatışmalar yaşandı; polisler biber gazı, cop, gerçek mermi ve sis bombaları kullanarak halka müdahale etti. Halkın inşa ettiği evler içindekilerle birlikte buldozerlerle yerle bir edildi.

Bu çatışmalarda 7 insan hayatını kaybetti, 50 kişi yaralandı ve çok sayıda insan gözaltına alındı. Bu kanlı gecekondu yıkımından sonra halk büyük bir umutsuzluk ve aynı zamanda devlet karşıtı meşru bir öfke ikliminin içine girdi; hatta bu yıkımın yarattığı enkazı bırakıp mahalleyi terk edenler de oldu. Ahmet Yavuz’un da aralarında yer aldığı devrimci halk komitesinin yoğun çalışmaları sonucunda halka yeniden güven verildi, mahalleye geri dönüşler sağlandı ve imece usulüyle yeniden gecekondular inşa edildi. Bittiğinde gecekondular yasal değildi ama orada fiilen yaşayanlar vardı.

Sabahın erken saatlerinden itibaren dozerler eşliğinde yıkım ekipleri geldiğinde mahalleli toplanıyor, kadınlar ön safa geçerek belediye zabıtasına karşı bedenlerini siper ediyordu. Direniş kimi zaman sloganlarla, kimi zaman fiilen oluyordu. İlerleyen zaman içinde devrimci halk komitelerinin öncülüğünde mahalle sakinlerinin su ve elektrik gibi zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli altyapının kurulması yönünde çalışmalar yapıldı ve mahalle suya, elektriğe kavuştu. Devlet gecekonduları yasadışı gördüğü için bir okul bile yapılmıyordu; çocuklar kilometrelerce yol yürümek zorunda kalıyor ya da hiç okula gidemiyordu.

Devlet susuyordu ama halk değil. Halk komitesi, mahalle meclislerini harekete geçirerek İstanbul Valiliği’ne dilekçeler yazdı, yürüyüşler yaptı ve kamuoyuna sesini duyurdu. Aylar süren bu örgütlü mücadele sonunda devlet geri adım atmak zorunda kaldı; ilk kez mahallede bir ilkokul açıldı. Okulun açılmasıyla birlikte gecekondular da fiilî bir yasal statü kazandı. 1 Mayıs Mahallesi sadece barınmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak, direnmek ve yeni bir toplum tahayyülünü kurmak için inşa edilmişti. Mahalle halkının bu örgütlü direnişi, yalnızca barınma hakkı ile sınırlı kalmadı; aynı zamanda örgütlü halk mücadelesi ve alternatif bir yaşam alanı kurma iradesini ortaya çıkardı.

O yıllarda devrimci grupların önderliğindeki gecekondu inşasında halka öncülük eden, söz konusu büyük kazanımların oluşmasında yer alan seçkin komünist devrimcilerden biriydi Ahmet Yavuz; mahalle halkı onu Hamido olarak tanıyordu. 1 Mayıs Mahallesi denince akla Hamido geliyordu. Yoksulluktan, işçilerin arasında örgütlü mücadele içinde bilenerek geliyordu; öfkesi adaletsizliğe, sevgisi halkın geleceğineydi. Mahalle sakinlerinin sosyal ve güvenlik mücadelesinde halkın esin kaynağı olmuştu; halk ona çok güveniyordu. Halkın zihninde, gönlünde yer edinmişti.

O yıllarda devrim yolunda çok patırtı, çok gürültü yapan, çok şamata çıkaran lafazan vardı; 12 Eylül 1980 askerî darbesi olduğunda bunların çoğu döküldü. Ama sessiz, sedasız, mütevazı ve cesur olan Hamido gibi devrimciler kaya gibi dimdik kaldı. 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbe, Türkiye’de sol hareketleri hedef alan geniş çaplı bir bastırma sürecini başlattı. Ancak tüm baskılara rağmen yeraltı direniş ağları ve devrimci dayanışma biçimleriyle bu karanlık döneme direnenler oldu; Hamido da bu seçkin kadrolardandı.

12 Eylül askerî darbesinin toplum üzerindeki baskı ve zulmüne karşı halkı örgütlemek kolay iş değildi. Türkiye en karanlık dönemlerinden birini yaşıyordu; parlamenter sistem askıya alınmış, toplumsal muhalefet şiddetle bastırılmış, en temel demokratik haklar ve özgürlükler ortadan kaldırılmış, emekçi halkın üzerine bir karabasan gibi çökülmüştü. Yüz binlerce insan hapse atılmış, sendikalar, meslek odaları gibi sivil kurumlar kapatılmıştı. En önemlisi de komünist devrimciler hakkında arananlar listeleri çıkarılmıştı; bu arananlar arasında Ahmet Yavuz (Hamido) da vardı.

Bu karanlık yıllarda bir grup yoldaşıyla birlikte İstanbul’dan ayrılarak kırsal alanlara çekildi. İstanbul’un uğultuluyaşamını ardında bıraktı. Toprağın kokusu barikatın dumanından daha gerçekti. O artık dağları mesken tutmuştu; dağların insana güven veren bir ihtişamı vardı, özellikle de Dersim’de. Burada her taş, her ağaç bir direnişin tanığıydı; sisli sabahların ardından yankılanan kurşun sesleriyle uyanırdı vadiler. Dağlar artık yalnız çobanların değil, özgürlük düşüyle yola çıkanların da yurduydu. Ahmet Yavuz (Hamido) artık Dersim’in derviş geleneğinden gelen adanmış devrimci yaşamın bir abidesiydi. Mücadelesini hayatının merkezine koydu.

Dersim’de yoksul köylülerin içine karıştı ve kaderlerine ortak oldu; elinde ne varsa halkıyla paylaştı. Dürüstlüğün, doğruluğun ve hakikatin şahsında karşılık bulduğu Dersim’de, doğru bildiğini her yerde, her zaman, her koşulda sözünü sakınmadan söylemeye cüret ederdi. Günlerden bir gün, yine yoldaşlarıyla birlikte propaganda amaçlı gittiği bir köyde, köyün yaşlılarından biri kulağına fısıldadı: “Sizde umut var evlat, ama dikkatli olun, devletin adamları her yerde.” “Olsun,” dedi, “biz davamızda haklıyız, korkmayız.” Ama o gün ilk defa, omzundaki silahtan daha ağır bir şey taşıdığını düşündü.

Kendi kendine “Kimdi o?” diye fısıldadı. Yaşlı köylü ne demek istemişti? Yaşlı adamın söyledikleri kulağından gitmedi. Düşündü ki; düşman artık sadece karşısında değil, yakınında, hatta yanında da olabilirdi. Bu algı kafasını karıştırdı, kendini derin bir kuşku ve şüphe içinde buldu. “Ne demek istedi bu yaşlı köylü?” diyerek sorunun cevabını aramaya çalıştı. Bir gece yaşlı köylünün evine gitti; adam avluda oturuyordu. Yanına oturdu, yaşlı adamın demlediği çaydan bir bardak içti ve sordu: “Geçen gün köyün meydanında bana bakarak fısıldadığında ne demek istedin?”

Adam yüzüne baktı: “Dedim ya evlat, umut olmak güzeldir… ama umut göze batar. Siz artık sadece umut değil, hedefsiniz de…” dedi. Bu sözler aklına bilge kişi olan babasının “Unutma oğlum, düşman yalnız üniforma giymez.” sözlerini getirdi. O günden sonra birlikte çalıştığı bir grup yoldaşıyla daha dikkatli, daha disiplinli hareket etmeye başladı. Gece çökünce dağların karanlığında görünmez olur, gündüz de güneş gibi vururdu düşmanın yüzüne. Sessizdi, gizliliğe önem veriyordu ama adımlarının yankısı vadilerde duyuluyordu. O dağların savaşçısıydı; cesur bir komünist devrimci öncüydü ya da bir başka eş anlamla betimlemek, devrimci ayak bastığı taşlar, eğilip su içtiği dereler, gecenin karanlığında yürüdüğü engebeli yollar uzun bir süre izini kimseye vermedi.

Ama günün birinde, bir sızı indi dağların kalbine; en güvendiği yerden bir ihanet sızdı. Ahmet Yavuz (Hamido), M. Terzi yoldaşı yanında olduğu hâlde Karakoçan’ın bir köyünde o gün sabah vakti erkenden kalkmıştı. Rüzgâr sert esiyordu; sanki dağlar bile bir şeyler fısıldıyordu. Ama yine de yola çıktılar, Dersim’e gitmek üzere eski patikadan, kuytuluk vadinin içine doğru yürüdüler. Suyun karşı tarafına geçmek için her zaman güvenle kullandıkları Peri Suyu üzerindeki asma tahta köprüye adım attıklarında her şey bir anlığına sessizliğe gömüldü.

Asma köprünün eskiyen korkuluklarına sıkıca tutunarak ağır adımlarla ilerlediler; her adımda tahtalar gıcırdıyor, köprü hafifçe sallanıyor, aşağıda deli gibi akan su ayaklarının dibinde uğulduyordu. Köprünün korkuluklarına tutunarak metin adımlarla yürüdüler. Tam köprünün sonuna geldiklerinde, bir ihbarla kuşatıldıklarından habersizdiler. Karanlık çalılıkların ve taşların arkasında pusuya yatmış 12 Eylül cuntasının militarist güçleri onları bekliyordu. Saklandıkları taşların arkasında, gözleri soğuk, parmakları tetikteydi.

Tek bir söz söylenmedi; kurşunlar konuştu. Vadi silah sesleriyle yankılandı, Peri Suyu coştu, vadinin iki tarafına taştı. Toprak sustu. Dağların koyut yerinde, hain bir pusuda katledildiler. Ne bir çığlık attılar ne de diz çöktüler; savaşarak düştüler toprağa. Ve öldükleri yerde sadece kanları değil, devrimci onurları da kaldı.

Bedenleri toprağa düşmüş olsa da insanlık ve özgürlük uğruna verdikleri mücadeleyle yarattıkları o destansı direniş sayesinde, tarihin en görkemli direniş sayfalarına birer onur abidesi olarak kazındılar.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Anı-Anlatı