Connect with us

Editörün Seçtikleri

Sınıflar Mücadelesinde Kooperatiflerin Yeri ve Önemi Üzerine!

Kooperatifler elbet de ki sistemi tümden değiştirme, ortadan kaldırma gücüne ve kudretine sahip değiller, ama halka hizmet de önemli rol oynarlar. Bu anlamıyla kooperatifler sadece ekonomik değil, politik ve sınıfsal bir karaktere de sahipler. Belirli aralıklarla başta üyeleri olmak üzere halka açık bilgilendirme ve bilinçlendirme toplantıları, seminerleri, panelleri organize etmeyi görev edinmek durumundadırlar. Kooperatif çalışanları sıradan bir satış elemanları olarak değil, üyeleri ile alış- verişe gelenlerle ilişkilenmeyi, amaç ve gayelerini onlarla paylaşmayı ve onları örgütlemeyi görev edinmek zorundadırlar. Aksisi, kooperatiflerin kâr amaçlı kapitalist bir ticari işletmeden farkları kalmaz.

Sınıflar arası çatışmada, mücadele araçları her zaman önemli bir yer tutarlar. Mücadele araçları olmadan, örgütlü bir mücadelenin yürütülmesinin mümkün olamayacağına dair yeni teorilere gerek yok. Ancak, mücadele araçlarının çeşitliliği ve her bir aracın mücadele içerisinde oynadığı rolün farklılığını bilmek gerekiyor. Her örgütlenme ve bunun araçları mutlaka bir ihtiyaçtan kaynaklı olarak ortaya çıkar veya çıkartılırlar. Kooperatifleri de bu bağlamda ele alıp değerlendirmek gerekiyor.

Ülkemizde kooperatifler daha çok köylü ekonomisi üzerine kendilerini var etmektedirler. Tarım, üretim veya tüketim kooperatifleri adı altında bir dizi kooperatif faaliyetlerinden söz edebiliriz. Ya da doğrudan sermayedarların veya Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlı doğrudan devlet eliyle kurulmuş bir dizi kooperatifler vardır. Ancak bizim üzerinde durmak istediğimiz bu türden kuruluşlar değil. Esas olarak halka hizmet amacıyla kurulmuş ve üretici kitlelerinin doğrudan örgütlenmesine dönük olan kooperatiflerdir. Bunların sınıf mücadelesinde oynadığı, oynayacağı rolün neler olabileceği, bunların, sınıf mücadelesinin hizmetine nasıl sokulabileceğinin yol ve yöntemlerini tartışmaktır. Şunun da altını çizelim. Anti-Marksist bir anlayış olan “Kooperatifçilik Hareketi” gibi bir anlayışa düşmeden, kooperatiflerden yararlanma politikamızı hayata geçirmek durumundayız. Bilindiği gibi, “Kooperatifçilik Hareketi” sosyalist devlet anlayışını reddeden, kooperatiflerin kolektif üretimi temsil ettiğini, doğal olarak sosyalizmin kendisi oldukları, türünden bir argüman ileri sürmektedirler. Marksistler, nasıl ki reformizmi reddederken, reformlara karşı olmadıklarının altını çiziyorlar ise, kooperatiflere de karşı olmadığımızı, ancak tıpkı reformizmi reddettiğimiz gibi, “Kooperatifçilik Hareketi’ni de bilimsel değil, ütopik sosyalizm olarak değerlendirmemizde bir sakınca yoktur.

Peki o zaman kooperatif veya kooperatifçilik nedir, ne işe yarar? Önce bir tarifini yapalım. Kooperatif; var olan mevcut sistem içerisinde (bu, kapitalist sistem olabileceği gibi, sosyalist sistem de olabilir) insanların veya insan guruplarının ihtiyaçlarını daha uygun koşullar altında karşılıklı yardımlaşma yöntemleriyle giderilmesini sağlamak ve ortakların ekonomik, kültürel, sosyal çıkarlarını korumak amacıyla oluşturulan, ekonomik kuruluşlardır. Bir araya gelen insanlar, ihtiyaçlarını karşılıklı yardım ve dayanışma ile en az maliyetle karşılamak için kooperatifleşme yolunu seçerler. Yani, bizler açısından, esas olarak geniş ve yoksul halk kitlelerinin ekonomik olarak kısmen refahını arttırmak, eğitim, sağlık ve kültürel alanlarda olanaklar yaratmaktır amaç. Bunu yaparken, üretici ile tüketici arasındaki asalak tefeci- tüccarı da aradan çıkartmış oluyoruz. Yani emekçi kitlelerin lehine bir mücadeleden söz etmiş oluyoruz. Kooperatifler de bu mücadelenin araçlarından biridirler. Yani amaç değil, mücadele araçlarıdırlar. Her araç gibi, kooperatifler de doğru kullanıldığında hiç kuşku yok ki devrime hizmet ederler.

Türkiye- Kuzey Kürdistan devrimci hareketi, bu önemli araçla yüzleşmeyi genellikle küçümsemiş ve esas olarak da “gereksiz” bir araç olarak görüldüğü için, kooperatifleşme adına esaslı hiçbir adım atılmamıştır. Oysa, özellikle proletaryanın en yakın müttefiki olan köylülüğü örgütlemenin önemli araçlarından biri olduğunu anlatmamıza hiç gerek bile yok. Bu hem devrim öncesi süreç açısından hem de proletaryanın iktidara gelmesindeki dönemden sonraki süreç açısından böyledir. Yani, kooperatifler her dönem açısından mücadelenin önemli araçlarından biri olmuşlardır.

Bilimsel sosyalizmin temsilcileri olan Marx ve Engels’in kooperatiflere dair söylemlerinin dönemsel farklılıklar gösterdiğini biliriz. Ancak bu farklılıklar, dönemsel gelişmelere göre bilimsel ve objektif değişimlerin ifadesi olduklarını da bilmek gerekir. Çünkü Marksizm, somut durumun somut tahlilidir. “Marks, 1866 tarihli Cenevre Kongresi sürecinde kooperatif meselesine yoğun bir ilgi göstermiş ve bu süreçte Owen tarafından kooperatiflere dair dillendirilen ütopik görüşlerin, Proudhon tarafından öne sürülen karşılıklı yardımlaşma temelli anlayışların ve Lassalle tarafından kooperatiflere yönelik devlet yardımlarının sağlanmasına dair önerileri üzerinden eleştirel bir perspektifle gerçek kooperatiflerin, işçiler tarafından kolektif üretim gerçekleştirilmesi gereken alanlar olması gerektiğini vurgulamıştır. Paris Komünü’ nün ardından değişime uğrayan kimi düşüncelerinin de etkisiyle kooperatiflere yönelik yaklaşımında özellikle Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi adlı eserinde vurguladığı üzere Lassalle’in devlet destekli işçi kooperatiflerine yönelik anlayışını yoğun bir biçimde eleştiren Marks, kooperatiflerin devlet ve burjuvazinin kontrolünde olmayan bağımsız işçi toplulukları tarafından yönetildiği taktirde devrimci bir değer taşıyabileceğini dile getirmiştir.”

Ütopik bir anlayış savunusuyla hareket eden kooperatifçi çevreler, genellikle Marks’ın “kooperatiflerin devlet ve burjuvazi kontrolünde olmayan” sözünden hareketle, sosyalist devletin kontrolünü reddeden, kontrolsüz işleve sahip olmalarını, doğallığında anarşizmi savunan çevre ve hareketlerdir. Mesela şöyle bir anlayış ileri sürülebilmektedir; “Marksizm, devletin silikleşmesi ve ortadan kalkması gerektiğini savunur. Kooperatifler, bu amaç doğrultusunda, devletin zorlayıcı gücüne ihtiyaç duymadan, gönüllü ve toplumsal tabanlı bir ekonomik yapının oluşmasına katkı sağlarlar.” Oysa Marks’ın sözünü ettiği devlet, kapitalist- burjuva devlettir. Sosyalist devletin kooperatifleri kontrolü veya desteği ile, kapitalist devletin kontrolü veya desteği bir ve aynı şeyler değildir. Sosyalist devlet, kooperatiflere üretim ve bölüşümün toplumsallaştırılmasının araçları veya örgütleri anlayışıyla bakarken, yani, kontrolünü ve desteğini toplumun çıkarlarına göre yaparken; kapitalist ve öz olarak benzer devletler ise kooperatiflerden bireyler üzerinde ek bir güç elde etmek amacıyla yararlanmaya çalışırlar. Kontrol ve destekleri bu amaç içindir. Ayrıca, hiçbir yapılanmanın kontrolsüz olması ve oradan başarılı sonuçların elde edilmesi de mümkün değildir. Daha da önemlisi, devletin ortadan kalkması ile, devletin henüz varlığını sürdürdüğü dönemler arasındaki farkı anlamamaksa kör bir cahillik değilse, bilinçli bir çarpıtmadır.

 “Köylü ekonomisi, kapitalist ekonomi değildir. Köylü ekonomisi, köylü işletmelerinin ezici çoğunluğunu göz önüne aldığımızda küçük meta ekonomisidir. Ama köylü küçük meta ekonomisi nedir? Bu, kapitalizmle sosyalizm arasındaki kavşakta duran bir ekonomidir. Şimdi kapitalist ülkelerde olduğu gibi, kapitalizm yönünde de gelişebilir, bizde, bizim ülkemizde, proletarya diktatörlüğü altında olması gerektiği gibi sosyalizm yönünde de gelişebilir.” (Stalin, Sosyalist İnşanın Zaferi uğruna Mücadele / 4. Defter. / saf.29)

Devamla Stalin şu değerlendirmeyi yapar; “Köylü ekonomisinin bu istikrarsızlığı, bu bağımlılığı nereden gelir? Neyle açıklanır? Bu, köylü işletmelerinin dağınıklığıyla, örgütsüzlüğüyle, kente, sanayiye, kredi sistemine, ülkedeki devlet iktidarının karakterine bağımlılığıyla, son olarak herkesçe bilinen, köyün gerek maddi gerekse kültürel bakımdan kenti izlemesi ve izlemek zorunda olması olgusuyla açıklanır. Köylü ekonomisinin kapitalist gelişme yolu, köylülüğün bir kutupta büyük latifundialar ve diğer kutupta kitlesel sefaletle, derin bir farklılaşmayla bir gelişme anlamına gelir.”

Bu durum bize, kırla kent arasındaki gelişmelerde diyalektik bir bağın kurulması veya başka bir deyişle, köylülerle işçiler arasındaki ittifakın hangi yol ve yöntemlerle, hangi araçlarla oluşturulmasının ip uçlarını verir. Köylülük, sınıf karakterinden kaynaklı, burjuvazinin limanına demir atacağı gibi, proletaryanın öncülüğünde de saf tutabilir. Bu tamamen proletarya partisinin izleyeceği stratejik ve taktik politikalarla doğrudan ilintilidir. Doğru temelde ele alındığında, kooperatifleşme, örgütlenme araçlarından biri olarak önemli araçlardan biridir. Dağınık aile ve küçük köylü işletmelerinin kooperatiflerde birleştirilmesi, kolektif bir üretimin örgütlenmesi önemlidir. Bunun sınıf mücadelesindeki önemini de birinci olarak üretimin ve bölüşümün kolektifleştirilmesidir. İkincisi; Köylülüğün, ekonomik olarak kısmen de olsa iyileştirilmesi, refahının arttırılmasıdır. Üçüncüsü; bunlardan kaynaklı olarak, proletaryaya ve onun önderliğine güven ortamının yaratılmasıdır. Ve dördüncü olarak da kültürel anlamda mevcut olandan daha ileri bir kültürel şekillenişe zemin sunmasıdır. Doğal olarak bu gelişmeler, köylülüğün, burjuvazinin limanına demir atmasını değil, proletarya öncülüğünde saf tutmasını beraberinde getirecektir. Stalin’in dediği gibi, “köylülük sosyalist olmamasına rağmen”, bu doğru politikalarla köylülük, proletaryanın izini izleyecektir. Kooperatifleri tam da bu bağlamda ele alıp değerlendirmek gerekir.

Kooperatifler, objektif olarak birer işletme konumundadırlar. Onları özel, kapitalist işletmelerden ayıran yan, birinin kolektif olması, diğerininse özel olmasıdır. Yani, kooperatif adı altında kurulan kapitalist şirketlerin merkezinde sermaye ve sermayeye dayalı faaliyetler söz konusudur. Bunların temel amaçları hiç kuşku yok ki kâr elde etmektir. Kooperatiflerde ise, ortak amaçlarını gerçekleştirmek isteyen üyelerin sahip olduğu ve bu üyeler tarafından işletilen, kâr amacı gütmekten ziyade emeğinin karşılığını bir ölçüde de olsa almayı hedefleyen ve merkezine ortaklaşmayı ve insanı, insan emeğini koyan girişimlerdir. Bundan ötürüdür ki, kooperatifler sosyalizm mücadelesinde önemli bir örgütlenme aracı olarak düşünülmeli ve ele alınmalıdırlar. Çünkü onun temelinde kolektif mülkiyet, kolektif üretim ve tüketim, kapitalist sistem içinde üretim araçlarının giderek toplumsal mülkiyet biçimine dönüşümünü kendi içinde barındırması, kar için değil, insan ihtiyaçlarının makul bir biçimde karşılanması gibi önemli unsurlar vardır. Sosyalist toplumda ise, kooperatifler zaten kolektif üretimin, proletarya önderliğindeki kolektif sanayileşmenin en önemli unsurlarındandırlar. Bunu tartışmaya bile gerek yok. Sosyalizm altında bunlar denenip ıspatlanmış şeylerdir. Ayrıca sosyalistlerin anladığı anlamda kooperatifler, demokratik denetim ilkeleriyle hareket ederler. Yani, şeffaf, üyelerin denetimine açık, her konuda söz sahibi olma ortamının yaratılmış olması anlamına gelir. Bütün bunlar, sosyalist toplumun vizyonu veya ekonomik, sosyal ve kültürel ilkeleriyle uyuşur durumlardır. Bu yüzden kooperatifleri önemsemek gerekiyor.

Üretim kooperatifleri

Kooperatiflerin iki biçiminden (üretim ve tüketim kooperatifleri) biraz söz etmek gerekir. Kapitalist-emperyalist sistem içinde, hele de sermayenin uluslararası boyuta ulaştığı bu dönemde üretim kooperatifleri kurmanın ve yaşatmanın hiç mümkün olamayacağı iddiasında değiliz ama, epeyce zor olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü, sanayi alanında işçilerin, tarımda köylülerin kuracakları üretim kooperatifleri ne sermaye olarak ne de üretim yapacak makine ekipmanı olarak tekelci sermaye ile rekabet edebilecek, pazar edinebilecek durumda değildir. Ya da ileri sürüldüğü gibi, “işçilerin kendi kendilerinin kapitalisti olma”larının olanakları da bu sistem içinde yok gibidir. Çünkü, maddi üretici güçler ve onlara karşılık gelen toplumsal üretim biçimi böyle bir oluşumun yaratılması ve sürdürülebilmesine olanak tanımıyor.

Daha da önemlisi, işçi sınıfı “kendi kendisinin kapitalisti” olmayı değil, sınıf olarak kendi niteliğini de ortadan kaldırmakla mükelleftir. Ayrıca, kooperatifleri bir kolektif olarak düşündüğümüzde, özel mülkiyetin böylesine barışçıl yollarla kaldırılamayacağı da ayrı bir gerçek. Kırsal kesimdeki köylülerin arazilerini birleştirerek veya kamu arazileri işgal edilerek ortak üretime dayalı bir kooperatifleşmenin yolu tutulabilir, ama bunlar bile istisna olmanın ötesine geçemezler. Mevcut devletin çıkarlarına hizmet etmeyen üretim kooperatiflerinin ayakta kalma şansı tartışmalı bir durumdur. Sadece zorluk ve olanaksızlıklardan kaynaklı değil, sistemle temelden çelişkili bir durumu ihtiva etmesinden de ileri gelen bir durumdur.

Kapitalist sistem içerisinde, “mülksüzleştirenleri, mülksüzleştirme”nin mümkün olamayacağı aşikârdır. Daha net söylemek gerekirse, mevcut sistem içerisinde bu türden barışçıl yollarla özel mülkiyeti ortadan kaldıracak ve kolektif mülkiyet üzerinden şekillenecek üretim kooperatifleri yaratmak, hele de işçi sınıfının, sınıfsız toplum yaratma ideolojisiyle hareket edecek bir oluşumun yaratılması olanaksızdır. Bu ancak, proletarya diktatörlüğü koşullarında mümkün olabilecek bir durumdur. Kapitalistlerin ya da genel olarak burjuva hâkim sınıfların iktidarda olduğu bir toplumda, işçi sınıfının mülksüzleştirenleri mülksüzleştirme çabalarının sonuçsuz kalacağını Marks ’da Engels’te tereddütsüz olarak belirtmişlerdir.

Lenin, “Kooperatifçilik Üzerine” kaleme aldığı yazılarında, “politik iktidarın ve üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçmesinden sonra en önemli işin” halkı kooperatif kolektiflerinde örgütlemek olarak tanımlamıştır. Kooperatifler, “sosyalist toplumun kuruluşunun bizzat kendisi değildir, ama bunun için gerekli ve yeterli olandır” der. Yani, Lenin’in de işçi sınıfı iktidarı öncesi üretim kooperatiflerine sıcak bakmadığını görürüz. Eduard Bernstein ile girdiği tartışmada, Rosa Luxemburg’da mesele çok daha açık bir dille ifade edilmiştir. Şöyle diyor Luxemburg; “kooperatifler ve özellikle üretim kooperatifleri kapitalizmin ortasında melez bir form oluşturur ve kapitalist mübadele içindeki küçük sosyalistleşmiş üretim birimleri olarak tanımlanabilirler. Ona göre kapitalist ekonomi içinde yoğun sömürü koşullarında üretim yapan işletmelerle rekabet etmek işçi kooperatiflerini birtakım çelişkilere iter. İşçiler hem kendi çalışma koşullarını iyileştirmek hem de kapitalist girişimci rolünü oynamak zorunda kalır. Bu çelişki de işçi kooperatiflerinin sonu olur, bu kooperatifler ya yeniden kapitalist gelişime dönüşürler ya da işçi çıkarları ağır geldiği durumlarda dağılırlar.” (Reform mu Devrim mi / R. L.)

Tüketim kooperatifleri

Tüketim kooperatifleri denildiğinde ilk akla gelen şey işin ekonomik boyutları olmaktadır. Yani, ortakların temel ihtiyaçlarının daha uygun fiyata sağlanması, ürünlerin insan sağlığına yararlı ve güvenilir olması amacı baz alınır. Bu kooperatiflerin yönetimleri ise üyelerin kendi aralarında ve demokratik bir ortamda seçtikleri kişilerden oluşur. Ancak sosyalistler, meseleye sadece ekonomik boyutlarıyla değil, daha kapsamlı bir bakış açısıyla bakarlar. Bu araçlar, sosyalist devrimin örgütlendirilmesinin bir aracı olarak ele alınmak durumundadırlar. Haklarının bilincinde olmayan, bu hakları için örgütlenmemiş, oldukça yoğun bir tüketiciler kitlesinin olduğu gerçeğinden hareketle tüketim konuları ve hakları üzerinden örgütlenme yolunun seçilmesi biz sosyalistlerin temel amaçlarından biri olmalıdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, kooperatifler kolektif üretimin, tüketimin ve yönetimin araçları olmalarından kaynaklı, sosyalist bilincin kitlelere taşınmasının en uygun araçlarından biridirler. Bu yüzden kooperatifleşmeye önem vermek gerekiyor. Mesele sadece kısmi ekonomik refahın sağlanması, iş olanaklarının yaratılması değildir. Toplumu geleceğe hazırlamanın, mücadeleye seferber etmenin ve örgütlemenin aracı olarak ele alınma meselesidir. Bunun yol ve yöntemlerini bulup yaratmak, sosyalistlerin görevi ve sorumluluğudur.

Tüketim kooperatiflerinin bir diğer önemli yanı, üreticinin, esas olarak da küçük ve orta ölçekli üreticinin kronikleşmiş sorunlarının kısmen de olsa giderilmesine destek olmaktır. Bu kesim üreticiler, özellikle günümüz koşullarında emeklerinin karşılığını birazcık da olsun almalarını bir kenara bırakalım, zararına üretmektedirler. Ürünleri ya tarlada kalıyor ya da yok pahasına satılıyor. Çünkü, ürünün tüketiciye ulaştırılması için devreye giren tefeci- tüccarlar kendi azami karları için, hem ürünü düşük fiyata satın almakta ve hem de tüketiciye aşırı karla satmaktadırlar. Tüketim kooperatifleri bu asalakları devreden çıkartarak hem üreticinin hem de tüketicinin yararına bir iş görmektedirler. Bununla birlikte, kooperatifler önemli bir iş daha yapmış oluyorlar. Devletin, “tohumdan sofraya” politikaları azami kar üzerine kurulu politikalardır. Buna karşılık kooperatifler, “tohumdan sofraya” dair politikalar oluştururken, bir yandan “aracısız” ve “sağlıklı” gıda erişimine göre faaliyet yürütürken, diğer yandan, tarım alanlarının korunması, üreticiye destek, ekolojiyi önemseyen bir alternatif yol da ortaya koymuş oluyor.

Dolaysıyla hem üretici hem de tüketici açısından “adaletli” ve halkın sağlığını dikkate alan alternatif bir sistem oluşturmuş olunuyor. Bunlar hiç kuşku yok ki önemli şeylerdir. Ancak bunlar yetmez bir başka şey daha yapmak gerekiyor. Halka kamu olma, yani kendi sorunlarına karşı duyarlı olma ve haklarını savunma bilincini kazandırmak gerekiyor. Bunun da örgütlenmekten geçtiğini açıktır. Buna dair bir dizi yol ve yöntemler devreye sokulabilir. Mesela kendi çalışma alanı üzerinden başta üyeler olmak üzere kitlelerin politikaya katılımını sağlayacak kanallar açmak, sosyal medya üzerinden propaganda yapmak, özellikle kooperatifin bulunduğu mahalle halkıyla yüz yüze görüşmelerde bulunmak gibi çalışmalar yapılabilir, yapılmalıdır.

Kooperatifler elbet de ki sistemi tümden değiştirme, ortadan kaldırma gücüne ve kudretine sahip değiller, ama halka hizmet de önemli rol oynarlar. Bu anlamıyla kooperatifler sadece ekonomik değil, politik ve sınıfsal bir karaktere de sahipler. Belirli aralıklarla başta üyeleri olmak üzere halka açık bilgilendirme ve bilinçlendirme toplantıları, seminerleri, panelleri organize etmeyi görev edinmek durumundadırlar. Kooperatif çalışanları sıradan bir satış elemanları olarak değil, üyeleri ile alış- verişe gelenlerle ilişkilenmeyi, amaç ve gayelerini onlarla paylaşmayı ve onları örgütlemeyi görev edinmek zorundadırlar. Aksisi, kooperatiflerin kâr amaçlı kapitalist bir ticari işletmeden farkları kalmaz.

Sosyalistler açısından hangi araç olursa olsun (görev ve sorumlulukları farklı da olsa) kitlelerin ihtiyaçlarına, çıkar ve menfaatlerine hizmet etmek durumundadır. Lokal olarak ele alınan her faaliyet, genelin bir parçası olarak değerlendirilmeli. Konuları nasıl ele alırsak alalım, neresinden bakarsak bakalım bütün her şeyin gelip çıktığı yol, sınıflar mücadelesi ve mücadelenin kendi koşulları içerisinde örgütlenmesidir. Her şeyin temelinde mücadele ve mücadeleyi yürütecek örgütlülük ve örgüt araçları yatar. Kooperatiflere bu anlayışla bakmayan bir anlayış, sınıf mücadelesinden kopuk bir anlayıştır. Ne abartalım ne de “hiç” yerine koyalım. Bu barbar sistem içinde, geleceği örgütlemek için küçük- büyük demeden, ama gerçekten sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya adına herkesin, her bir aracın yapacağı şeyler olmalıdır, vardır da.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Aralık-2025 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri