
Emperyalist dünyanın bir bölümünün Amerika ve İsrail öncülüğünde, İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşının, gerekçesi ne olursa olsun, savunulacak hiçbir yanı yoktur. Bu saldırıya karşı İran, haklı bir savunma savaşı vermektedir.
Saldırının gerekçesi zaten saldırganlar tarafından defalarca tekrarlanmıştır: Benim ürettiğim ve halkların tepesinde Nemrut ateşi gibi salladığım silahları sen üretemezsin. Gerçek gerekçenin bu olmadığı da açıktır. Rakip emperyalist güçlere karşı yeni enerji kaynakları ve stratejik mevkiler elde etmek, muhtemel bir dünya egemenliği savaşına hazırlıklı girmektir gerçek gerekçe.
Emperyalist sistemin şu veya bu şekilde tahakkümü altında olan irili ufaklı tüm devletler, kendi halklarına karşı suçlu konumundadırlar. On bin yıllık mülk sisteminin biçimlendirdiği insan tipolojisi de zaten tarihin yarattığı, vahim bir tarih sorunudur. Bu insan tipolojisinin oluşturduğu, katmanlı kitlesel gerçek, mevcut resmi devletlerin güç aldığı, yıkılınca başka bir biçimde yeniden hayat bulduğu bir sivil devlet gerçeğidir. Bu sivil devlet, her tipin düşünsel ve duygusal varlığında, inancında, tarih bilincinde ve yaşamında hiyerarşik olarak kuruludur. Bu ayrı bir konudur. Gelelim meselemize.
Sağlam bir devrim kendisini, haksız ve saldırgan bir emperyalist hareketin yedek gücü haline getirerek var edemez. Böyle bir “devrim”, siyasetini ister istemez yedeklendiği gücün siyasetine bağlı olarak yürütür. Bu da onun kendi gücüne güvenme ve dayanma yeteneğini yitirmesine, güvenilmeyen, itibarsız bir güç haline gelmesine yol açar. “Ben kendi gücüme dayanarak yapamıyorum, hazır bir güce dayanarak yapabilirim ancak,” felsefesinin bir sonucudur bu. Mülk sisteminin biçimlendirdiği, kültürsüz, cahil İnsanın tanrı karşısındaki konumuna oldukça uygun bir durumdur bu.
Orta yerde, dünyanın en büyük emperyalist gücünün İran’a karşı sürdürdüğü haksız ve saldırgan bir savaş var. Bu haksız saldırı savaşı, Gazze yöntemiyle İran’ı yıkıp teslim almayı amaçlıyor. Ne diyor Tramp: “Rejim yıkıldıktan sonra bana soracaklar, kimi başa getirelim, diye..” Bu, tipik bir emperyalist anlayıştır. Venezuela devlet başkanını kaçırdıktan sonra, “ …oraya hangi petrol şirketlerinin öncelikle gireceğine ben karar vereceğim,” diyordu. Öyle de oldu.
Soykırım ve yıkım hareketinden yeni çıkan emperyalist devletler, ellerinin kanıyla İran’ı yıkıntı haline getirmeye çalışıyorlar bu kez. Gazze ve Suriye’yi uysallaştırıp uyruk hale getirdiler. Sıra şimdi İran’dadır.
Bu gidişatın, yakın vadede emperyalistler arası bir çatışmaya yol açmayacağı açıktır. Çünkü hiçbiri savaşa hazır değil. İran’ın bu savaştan galip çıkması, sadece İran’ın ve ezilen halkların değil, dünya barışının da lehine olacaktır.
Devrim, halkların işidir. Ücretli kölelik başta olmak üzere, tüm kölelik biçimlerinin prangalarını daha ne kadar bir süre taşıyacaklarına halklar karar vereceklerdir. Devrimci güçlerin görevi bu kararı teşvik etmek, örgütlemek ve tarihin böğrüne dayamaktır. İrili ufaklı çelişmeler, ilerde emperyalistler arası bir savaşa evrilirse, malum görevin kendisini daha çok dayatacağı açıktır. Nedir o? Savaşı lanetleyen herkesi, her yapıyı, tüm emperyalist güçlere karşı, gerçek barışın biricik şiarı olan devrim yolunda birleştirmek, seferber etmek.







