Connect with us

Analiz

Deniz Zan yazdı | Sayısal Zihin Yönetimi: Yapay Zekâ Temelli Savaş Stratejilerinin Yükselişi- 3

Kapitalistler dün güçlerini fiziksel işgallerle ortaya koydukları zorbalıktan alırken, bugün güçlerini veri ağlarından almaktadır. Tanrı olgusu yerini algoritma dünyasına bırakırken, sınıfsal iradeyi felç etmek istemektedir. Oysa algoritmanın çizdiği olasılıklar evrenine hapsedilen insan, Marx’a göre koşulları değiştirebilen tek öznedir. SIGINT ve diğer büyük veri sağlayıcı yapay zekâ programları “her şeyi gören” yetkinliğini dijital düzlemde taklit eder. Bu durum ezilen sınıflarda “Sistem her şeyi biliyor, karşı koymak imkânsız” algısı yaratarak devrimci iradeyi kırmayı hedefler. Algoritma böylece düzenin bekçiliğini yapan, cezalandıran ve yok eden bir tanrı mertebesine yükseltilir.

Yazar/Deniz Zan

Emperyalizmin egemenliğindeki dünya düzeninin yeniden şekillendiği, algısal ve zihinsel sömürünün derinleştiği günümüzde, sermaye düzeninin halklara dayattığı işgal sistematiklerinin en yoğun testlerini yaşıyor. Derinleşen sınıfsal çelişkilere paralel seyreden yöntemlerdeki evrimsel süreç, emperyalist güçleri savaş stratejilerinde de yeni yöntemlere zorluyor. Sayısal zihin yönetimi ve yapay zekâ tabanlı askerî stratejiler bunun en somut örneği durumundadır. Bu strateji 2026 yılının ilk çeyreğinde teorik bir yaklaşımın ötesine geçerek laboratuvar ortamından gerçek hayatın içine girmiş bulunmaktadır. Yakın zamanda Venezuela’da yapılan askerî operasyon ve devam etmekte olan İran operasyonları bunun merkezine yerleşmiştir. Daha somutlamak gerekirse, Ocak 2026’da ABD tarafından gerçekleştirilen “Mutlak Kararlılık Operasyonu” adlı saldırı sürecinde ortaya çıkan ve bizzat ABD Başkanı Donald Trump’ın dillendirdiği “yüksek teknoloji” vurgusunun arkasında Anthropic şirketinin geliştirdiği Claude yapay zekâ modeli yer almaktadır.

Nicolás Maduro’ya doğrudan yapılan bu operasyonda kullanılan tekniği açmak gerekirse: Claude, Maduro’nun yerini tespit etmek amacıyla devasa miktardaki sinyal istihbaratını ve uydu görüntülerini analiz etmek için kullanıldı. Bu süreç eskiden fiziksel olarak yapıldığında haftalar süren bir zaman alıyordu. Analiz süreci noktasal olmaktan çok bölgesel ilerler ve sonuçları bakımından da yarı oranında sapmalara neden olurdu. Yapay zekâ modeli ise operasyonun risk analizlerini yaparak kaçırma eyleminin en uygun zamanlamasını ve sızma rotalarını belirledi. Olasılıkları en düşük risk seviyesine indiren sistematik bir algoritma modeli oluşturuldu. Operasyon sürecinde “halk desteği” yanılsaması yaratmak amacıyla yapay zekâ tarafından üretilen deepfakevideoların servis edildiği ve algı yönetiminin dijital olarak yürütüldüğü görülmüştür. Bir diğer sistem ise Pentagon tarafından geliştirilen Project Maven adlı yapay zekâ sistemidir. SIGINT (Sinyal İstihbaratı) adı verilen uydu modüllerinin karşılaştırmalı, psiko-analiz kuramı ile oluşturulan özel askerî yapay zekâ birimidir. Bu askerî birim, normalde haftalar süren süreci; antenler, uydular, özel donanımlı uçaklar veya yer istasyonları aracılığıyla sinyalleri havadan veya kablodan yakalayarak gerçekleştirir. Gürültü ve karışık sinyaller ayrıştırılarak dijital veriye dönüştürülür. Kriptanaliz yöntemleri ile verinin trafik akışı belirlenir ve fiziksel noktalamaya çevrilir. COMINT (İletişim İstihbaratı) ise fiziksel telefon izlerini, telsiz konuşmalarını, e-posta ve anlık mesajlaşmaları yakalayarak noktasal operasyon süreçlerinin olgusal tahminlerini yönetir. İran operasyonlarının merkezinde ise Palantir (yazılım bütünü) ve AWS (bulut sistemi) yer almaktadır. Palantir uygulaması ile AIP (Yapay Zekâ Platformu), Maven Akıllı Sistem, Foundry ve Gotham (veri algoritma sistemleri) tarafından sağlanan askerî, psikolojik ve konumsal veriler saniyeler içinde analiz edilerek noktasal operasyonel istihbarata dönüştürülür. AWS sistemi ise dijital ağlardaki bütün verileri çekerek noktasal operasyonel karar mekanizmasını yönetir. Diğer bir ifade ile bu çalışma stratejisi dijital ortamdaki bütün bilgileri çekerek askerî formata dönüştürür ve operasyonel bir güce çevirir. Bu noktada İran operasyonu hem askerî hem de sosyo-psikolojik cepheden derinleştirilerek ilerlemektedir. ABD ve İsrail, İran savaşını salt askerî operasyonel güce destek için değil, bilişsel savaş araçlarını kullanarak yürütmektedir. Bu durum, emperyalizmin fiziksel işgalden algoritmik rıza üretimine evrildiğini gösterir; ancak bu tek yönlü bir süreç olmayıp halk kitlelerinin özek direniş pratikleriyle diyalektik bir çelişme içindedir.

ABD-İsrail Yapay Zekâ Mimarisi: Merkez ve Sistem

ABD ve İsrail, yeni yüzyılda savaş yöntemlerinde ve işgalci perspektiflerinde köklü ve ciddi değişikliklere gitmiştir. Bu değişim özellikle gelişen teknolojik yapılanmalar ile merkezi bir ortaklığa dönüşmüştür. Bu bağlamda İran’a yönelik operasyonlarda kullanılan teknolojik yapı, iki ülkenin askerî-sınai kompleksinin tam entegrasyonudur. Ortak çıkar ilişkisi üzerinden şekillenen Birleşik Hedefleme Merkezi yapılanması, Unit 8200 (İsrail) ve Project Maven (ABD/Pentagon) merkezli yönetilmektedir. İsrail’in Tel Aviv’de bulunan Unit 8200 merkezi ile istihbarat ve psikolojik harp algoritmaları adeta “öldürücü meta üretim üssü” hâline getirilmektedir. Palantir ise gelen verileri birleştirerek algoritmaların bütünleşmesini sağlar. CENTCOM merkezine aktarılan ana veriler dijital dataya dönüştürülür. Daha somut ifade etmek gerekirse İran’la yürütülen savaşta güdülen strateji, askerî hedeflerin yanı sıra, toplumsal algıyı ve dünya kamuoyunun yönlendirilmesini sağlamak için kullanılmaktadır. Bu yöntem İsrail tarafından ilk önce Filistin topraklarında yürütülen soykırım savaşında test edildi. Teknik uygulaması ise Lübnan’da Hizbullah militanlarının cep telefonlarına ve çağrı cihazlarına gönderilen saldırı modülleri ile gerçekleştirildi.

İsrail özellikle Filistin işgalinde; cep telefonu sinyallerinden sosyal medya paylaşımlarına, fiziksel hareketliliğin analiz edilmesinden sebep-sonuç verilerine kadar geniş bir operasyonel hat kurmuştur. Bu durum kitlesel imha, kamuoyu algısı ve her saniyenin denetlenmesi olgusunu dijital verilere dönüştürmüştür. Daha önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi bu durum toplumları açık cezaevi niteliğinde 7/24 kontrollü yaşam modülüne sokmaktadır. Yakın zamanda kamuoyuna sızan bilgiler bu resmi daha da netleştirmiş durumdadır. İsrail’in kullandığı Lavender sisteminin çalışma yapısı halklar açısından ciddi sonuçlara gebedir. Lavender sistemi, belirlenen hedeflerin doğruluk payını yüzde 10 hata payına kadar indirirken, bunu operasyonel sürece sevk edecek insan faktörünün karar ve sorgulama süresini 20 saniye ile sınırlandırmaktadır.

İsrail tarafından uygulanan bir diğer örnek ise “Where’s Daddy?” (Babam Nerede?) sistemidir. Bu sistem, hedefi askerî sığınakta değil, evine girdiği anda (ailesiyle birlikteyken) vurmak üzere tasarlanmıştır. Bu teknolojik yaklaşım, etik ve ahlaki değerlerin nasıl tasfiye edildiğinin somut bir örneğidir. İsrail, Filistin topraklarında kullandığı Blue Wolf (Mavi Kurt) yüz tanıma sistemi ile sahada somut sonuçlar elde ettikten sonra aynı yöntemi bugün İran’daki sızma operasyonlarında kentsel alanlardaki direnişçileri teşhis etmek için kullanmaktadır.

Dijital Fetişizm: Bir “Tanrı” Olarak Algoritma

İsrail tarafından açıklanan 20 saniyelik algoritmik karar mekanizması, bir yönüyle Marx’ın “insanın makinanın bir parçası haline gelişi” uyarısının güncel tezahürüdür. Ancak bu algoritmayı insandan bağımsız bir “tanrı yüceliği” ne getirmez, getirilemez. Ancak insanın bir parçası haline getirilen makinanın emperyalizmin egemenliği ve mülkiyetinde insana ölüm getirmek üzere kullanıldığı bütün çıplaklığıyla bir gerçektir. Diğer bir ifade ile sayısal zihin yönetimi, halklar üzerinde uygulanan yeni bir silaha dönüşmüştür. Yine Marx’ın meta fetişizmi kavramıyla eleştirdiği; kapitalist toplumda insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri sanki metaların metalarla ilişkisiymiş gibi gösteren anlayış, günümüzde de dijital metaları fetiş hâline getirme biçiminde devam etmektedir. Bunlara göre “tanrı” artık kapitalizm tarafından yeniden yazılmış ve “insandan bağımsız” bir iradeye dönüşerek yeni algoritma paradigmasını dünyanın yöneteni haline getirmiştir. Bu anlayışı “Meta Fetişizmi” kavramıyla eleştirirken Marx’ın tutumu ne kadar doğru ise bugün de yapay zekâ ve benzer teknolojileri insandan bağımsız bir güçmüş gibi gösteren anlayışlara karşı tekrarlamak da aynı derecede doğrudur. Zira bu anlayış veri toplayıcı emekçiler, ücretli yazılımcılar, itaatsiz saha personeli…gibi toplumsal ilişki temelli faktörleri göz ardı etmekle kalmayıp insan emeği ile yaratılan bu teknolojiden, insanın ondaki bu varlığını silikleştiren ve insanı yarattıkları bu teknoloji karşısında çaresizmiş gibi gösteren anlayıştır. Bir yanılsamadan ibaret olan bu anlayışı doğru kabul etmek, makinaları ellerinde tutan emperyalist gerici güçlerin, onları sadece yıkıcı vasıflarıyla kullanılması gibi zihinsel çöküş yaratır. Gerçek olan şu ki hiçbir teknoloji ve onunla elde edilen araç kaynaksız değildir. Bu gücün temel kaynağı ise hiç tartışmasız, insanın emek ve yaratımıdır.

Kapitalistler şiddet ve savaş kararlarını (ülkelerin işgali, toplu katliamlar, üretim ilişkileri ve bireysel yaşam faaliyetleri) nesnel ve genel bir veri analizi kılıfı ile halklara sunarlar. Yürüttükleri operasyonların tümü sınıfsal çelişkilerin gizlenmesi üzerinden emperyalist çıkarlarını korumaya yöneliktir. Yarattıkları “algoritma tanrısı”, sömürgeci şiddetin teknik bir zorunluluk olarak maskelenmesidir. Sınıflar üzerindeki zor aygıtı yeni bir “tanrı” ile makyaj değiştirmiştir. Sınıflar veri kaynağına dönüşürken, algoritma bu veriyi işleyerek halkların nasıl manipüle edileceğini hesaplayan yabancı bir güce dönüşmektedir. Kapitalistler dün güçlerini fiziksel işgallerle ortaya koydukları zorbalıktan alırken, bugün güçlerini veri ağlarından almaktadır. Tanrı olgusu yerini algoritma dünyasına bırakırken, sınıfsal iradeyi felç etmek istemektedir. Oysa algoritmanın çizdiği olasılıklar evrenine hapsedilen insan, Marx’a göre koşulları değiştirebilen tek öznedir. SIGINT ve diğer büyük veri sağlayıcı yapay zekâ programları “her şeyi gören” yetkinliğini dijital düzlemde taklit eder. Bu durum ezilen sınıflarda “Sistem her şeyi biliyor, karşı koymak imkânsız” algısı yaratarak devrimci iradeyi kırmayı hedefler. Algoritma böylece düzenin bekçiliğini yapan, cezalandıran ve yok eden bir tanrı mertebesine yükseltilir.

Algoritmik Kıyamet ve Sınıfsal Bilinç

ABD tarafından 2026 yılı başlarından itibaren başlatılan ve İsrail-ABD ittifakının İran operasyonları ile daha da yoğunlaşan yapay zekâ kuşatması, kapitalistlerin kirli savaşlarının yalnızca fiziksel askerî müdahalelerden ibaret olmadığını göstermektedir. Sayısal zihin yönetimi sistemi, sermayenin sınıflar üzerindeki tahakkümünü derinleştirmiştir. İnsan bedenlerinin karar alma süreçleri ve toplumsal algıları da kodlanarak mülksüzleştirilmeye çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki ortaya çıkan teknolojik kuşatma, çözüm içinde çözümsüzlüğü yaratarak diyalektik çelişkiyi de ortaya çıkarır. “Yapay zekâ bir kaderdir” diyen algı hükümlerialgoritmik determinizminta kendisidir. Bu büyük bir sınıfsal yalandır. Yapay zekâ teknolojik hızlanma ile makine hızını geçmiş olsa bile, onu yaratanın ve yönetenin insan bilinci olduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz. Bu ise sınıfların yarattığı örgütlü bilincin tarihsel yükselişini engelleyemez. Kapitalizm bugün İran’da yürüttüğü savaşta veya Venezuela’da gerçekleştirdiği dijital operasyonlarda kullandığı yapay zekânın, mülkiyet el değiştirdiği anda kendi efendilerinin sonunu hazırlayacak en büyük silaha dönüşebileceğini de bilmektedir.

Sayısal zihin yönetimi ile kurulan bu dijital pranga, bu teknolojilerin üretim ve işletim araçlarının kamulaştırılmasıyla kırılabilir. Savaşın makineleşmesi insanlığı ya algoritmaların kölesi yapacak ya da bu algoritmaları toplumsal kurtuluşun planlama araçlarına dönüştürecektir. Unutulmamalıdır ki tarihin araçları hiçbir zaman kodlar olmamıştır; o araçları her zaman sınıf mücadeleleri ve insan iradesi ateşlemiştir. Algoritmalar doğrusal bir yapı ile çalışır ve komutlanmış bir sistemle ilerler. Ancak sınıf bilinci sıçramalı (diyalektik) bir yapıya sahiptir. Bugün İran’da gelişen savaşın merkezi yapılanmadan bağımsız şekillenmesi, direniş hatları ya da askerî personelin “algoritmik emre” itaatsizliği, determinizmin en büyük kırılma noktasıdır. Bu durum yalnızca politik bir başkaldırı olarak okunmamalıdır; sınıfsal mücadelenin yeniden şekillenmesi açısından değerlendirilmelidir. Kapitalist çatışma içerisinde şekillenen bu yapı, nihai çözüm açısından irade yaratma potansiyeli taşımaktadır. Başka bir ifadeyle algoritmaların üretim araçları gibi sınıfın eline geçmesi olasılığıdır. Sınıfsal bilinç üzerinden yaratılan örgütlü mücadele zeminleri, yok etme fabrikasına dönen kapitalist yapıları toplumsal ihtiyaçları planlayan araçlara dönüştürmeyi hedefler.

Algoritmik determinizm, teknolojik gelişim üzerinden “tarihin sonu” algısını güçlendirmeye çalışmaktadır. Sınıfsal bilinç ise bunun karşısında verilerin arkasındaki sömürü ilişkisini ifşa ederek, kapitalistlerin yarattığı kaderi reddeden eylemdir. Sayısal zihin yönetimi sermayenin son sığınağıdır. Ancak sınıfsal bilinç bu deterministik zinciri kırdığı anda ileri teknolojiyi efendilerin silahı olmaktan çıkarıp, insanlığın ortak mirası hâline getirecektir. Buna karar verecek olan sınıfsal bilinçtir. Bunu örgütlemek ise devrimci iradenin temel görevidir. Yapay zekâ sistemleri yalnızca bir baskı aracı değil, aynı zamanda kamulaştırılması gereken üretim araçlarıdır. Bunu örgütlü ve sınıfsal bir bilinç motivasyonuna dönüştürecek olan ise devrimci iradedir.

Devam edecek…

Algoritmik İktidar Siyaseti: Dijital Dünyada Teknolojik Tahakküm, Veri, Güç ve İtaat- 1” başlıklı yazının birinci bölümü ile “Dijital Çağda Devrimci Örgütlenme: Üretici Güçlerin Gelişimi ve Dijital Altyapı- 2” başlıklı ikinci bölümünü okumak için başlıklara tıklayın.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Analiz